1. YAZARLAR

  2. Abdullah Sadık

  3. ASANSÖR VAR MIYDI AMCA?
Abdullah Sadık

Abdullah Sadık

Yazarın Tüm Yazıları >

ASANSÖR VAR MIYDI AMCA?

A+A-

Beklenmedik anda biri çıkar karşına. Kendisini tanıtır kibarca. Ziyarete geldiğini söyler ama görüşmek istediği sen değilsin aslında. Ulaşmak istediği kişi sen olmadığına göre “şu an burada değil, bir notunuz varsa ileteyim” demek en sıradan cevaptır. Alırsınız ismini, selamını ileteceğinizi söylersiniz ve bu insan sizin hayatınızdan bir dakika sürmeden çıkar gider. Hani cep telefonunuzdan aradığınız aboneye ulaşılamadığı zaman, devreye giren “aradığınız kişiye şu an ……” gibi desek yanlış olmaz.

Otuzlu yaşlarımın sonunda bende bir alışkanlık başladı. Yolda yürürken bir adres sormak için de olsa bana bir şeyler soranlarla fazladan üç beş laf etme gereği duyuyorum. Adres sorana “hayırdır buraların yabancısı mısınız” diye başlayan cümle kalıpları yerleşti dilime. Yaşanmış bir örnek de anlatayım sizlere. Bir işhanının asansörüne binerken bir çocuk koşup geldi, asansörü yakaladığına sevinen bir yüz ifadesi ile bindi asansöre. Kaçıncı kata çıkacağını sordum, üçüncü kat olduğunu söyledi. Düğmeye bastım ve “ sen kaç yaşındasın genç arkadaş” diye sordum; on dört olduğunu söyledi. Zamane çocuklarının kıvrak zekasını hesap etmeden “ben senin yaşındayken üçüncü kata gitmek için asansöre binmezdim” deyince çocuk “sen benim yaşımdayken asansör var mıydı amca” dedi ve güldü. Neyse ki üçüncü kata gelmişiz çocuk iyi günler dileyerek indi gitti. Ben de güldüm ama cevabına değil, kendi halime. Bu çocuklarla laf falan yarıştırılmaz. Aldığınız cevaplardan sonra yüzünüzün kızarmasının cildinizi gençleştirdiğini düşünüyorsanız gençlerle muhabbet edin.

Dün işyerinin kapısı çaldı ve yetmiş yaşının üzerinde olduğunu tahmin ettiğim bir beyefendi geldi. Takım elbiseli, kravatlı, sakal traşını sabah olduğu belli ve saçlarını geriye taramış. Görüşmek istediği kişi yerinde olmayınca ne yapacaktık? Gelen misafirin adını alıp not edecek ve selamını ileteceğimizi söyleyip bu insanı hayatımızdan çıkaracaktık. Böyle yapsak sıradan olurdu. Misafiri içeriye buyur ettim, ziyarete geldiği kişinin makam odasına aldım. Karşılıklı misafir koltuklarına oturduk. Önce tanışma, arkasından sohbet; ama ne sohbet. Aklınızda bulunsun altmış yaş üzeri öğretmenlikten emekli olmuş birisi ile tanışırsanız en az on, onbeş dakika sohbet edin. Bizim sohbet bir saati aştı o ayrı mesele. Mustafa bey emekli öğretmen, yurt dışına eğitim yöntemlerini araştırmak üzere görevlendirilmiş, araştırmacı yazar ve şairliği de var. Bir süre dinledim kendisini. Anladım ki toplumun gidişatından şikayetçi. Kendisinin mesleki olgunluğunun üst düzeyde olduğunu görünce cesaretim geldi ve “hocam 36 yıl eğitimcilik geçmişiniz var, bu gün şikayetçi olduğunuz kişilerin pek çoğunu sizin nesil yetiştirdi, bu olumsuz gidişattan kendinizi de sorumlu tutuyor musunuz” sorusunu sorma cesaretini gösterdim. Evet, Mustafa bey bu soruyu kendi kendine daha önce sormuş belli. Kendisini de bu sorunun sorumluları arasında görüyor. Bunu dili ile söylemedi sadece.; yüz ifadeleri de söylediklerinde samimi olduğunu gösteriyordu. Örnekler verdi. Her bir örnek son derece tutarlıydı. Mustafa beye bu gün, bu fikirleri ile bir ömür daha öğretmenlik yapması imkanı tanınsa en az on tane topluma önderlik edebilecek insan yetiştirir. Mustafa bey, açıklamalarını ve tespitlerini ard arda sıraladı. Keşke bir videoya çekme imkanı olsaydı. Söyledikleri kadar, yüz ifadeleri de özeldi. Yani yazı yazsa altını çizeceği kelimelere yüz ifadeleri ile vurgu yapıyordu.

Misafirimiz cümlenin bir yerinde “….sizce …” deyince, ben de uzun zamandır birileri ile paylaşmak istediğimiz fikirlerimi dile getirdim. Bence toplum hayatımıza saran sorunların temelinde “idare etmek” kavramı var. BİZ İDARE ETMİYORUZ, İDARE EDİYORUZ. Yapmamız gereken tek şey var. İdarecilerin kendilerine tanınan yetki çerçevesinde kelimesi kelimesine yasayı, yönetmeliği, tüzüğü ve bunlara aykırı olmamak şartıyla özel sektördeki idarecilerin patronlarının talimatlarını uygulamalarından başka çare yok. Biz kime “idare et” desek; küçük şeyleri görmezden gel, bunu da böyle kabul ediver, bazı eksikler sonuca etki etmezse varsın olsun, o adam bizim dostumuzdur varsın o da böyle yapıversin manasında algılıyor. Böyle olunca da geri gelmeyecek zamanı ve boşa giden paraları harca harcayabildiğin kadar. Hiçbirimiz yaptığımız işte ne kadar başarılı olduğumuzu gösterecek olan performans değerlendirme testine tabi tutulmak istemiyoruz. Var olanla yetinip idare etmeye alışmışız nasıl olsa. Aklımız başımıza gelince de iş işten geçmiş oluyor. Hayatımız “keşke”ler ile dolup taşıyor. Bunları yazıyorum da sizden farklı mıyım? Hayır. Kendimizi kasmaya gerek yok, nasıl olsa idare edip gidiyoruz. Bu yazımı beğenmedinizse de idare edin artık.

 

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT