Prof. Dr. Hüseyin Muşmal

Prof. Dr. Hüseyin Muşmal

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir Mezar Başında

A+A-

 

 

 Küçük bir çocuktum daha, 1980’lerin başıydı. Belki gördüğüm her şeyi tam olarak anlayamıyor, ancak etrafı meraklı bakışlarla süzüyor ve hemen hemen her ayrıntıyı inceliyordum. Bu dönemlerde aklıma gelen her şeyi sorabilme özgürlüğüne sahiptim biliyorum. Ancak bazı zamanlarda Rahmetli’nin tahammül sınırlarını zorladığımın farkındaydım. Bu farkındalık bazen öfkeyle karşılık bulabilirdi. Ancak şimdi anlıyorum ki, peş peşe sıraladığım onlarca soru karşısında yine de iyi tahammül gösterebilmişti.

Bir arife günü, belki de münasebetsiz dakikalarda arka arkaya sorular sorduğum bir yolculuktu. Özellikle bazı ayrıntıları hafızamın bir köşesinde arşivlediğim fotoğraf karelerinden çözümleyebiliyorum şimdi. Sabahın erken saatinde düştüğümüz köy yolculuğunu kazasız belasız tamamlayabilmiş olmanın verdiği huzura rağmen, neredeyse iki saat süren 50 km’lik bir ralliden çıkmışçasına yorgun düşmüş, üstelik Kaşaklı’da, Harım’da veya istifra etmeye yakın herhangi bir noktada verilen tüm molalara rağmen tuhaf bir baş döngüsü ve mide bulantısı içerisine hapsolmuştuk. Her moladan sonra rahmetli, anahtar tutmaktan nasırlaşmış ellerini sıkıca kavradığı direksiyonda, saatlerce güneş altında çalışmaktan olsa gerek kavruk kavruk olmuş yüzünü ekşitmeden, o vakur duruşuyla yoluna devam etmişti. Burası öylesine bir yoldu ki; Kaşaklı ile Kurucuova arasında uzanan tarifi imkânsız güzelliklere rağmen verilen molaların dışında ormanın ve mavi gölün güzelliğini fark etmeye izin vermeyecek ölçüde sersemletirdi insanı.

Yolculuğun sonuna doğru alabildiğine sersemlemiş olmama rağmen, son yokuşun başında köyün girişini gördüğümde haklı bir rahatlama yaşıyordum. Ancak yine de henüz kendisine gelememiş bir çocuk olarak köy meydanındaki kahvehanede gördüğüm herkesin elini öperek eve ulaşmaya çalışmak da hafifçe sarsardı beni. Yanaklarımın sıkılmasına katlanıverirdim o dakikalar, Hüsnüniyet Bakkaliyesinden aldığım her akide şeker hürmetine. Çiçek dedenin evinin önünden geçerken aklıma akşama yaşayacağımız merasim takılıverirdi. Oysa önce babamın annesini ziyaret etmeliydik. Zira dört bir yanda Murat otomobillerin, Ştayer kamyonların ve Rus yapımı motorların sardığı caddeyi bir mezar ziyareti telaşı kaplamıştı. Bizde ise bir abdest telaşı başlardı. Tatlı bir koşturmanın arasında elinden sıkı sıkıya yapıştığım rahmetli ile bağ arasından uzun bir caddeye çıkardık. Öyle bir cadde ki bu sağlı sollu sıralanmış kerpiç evlerin arasında bahçelerden sarkan meyve ağaçlarına nazlanarak orta mahalledeki mezar durağına ulaşırdık. Ve hep aslında ürpertili gelirdi bu yolculuk. Bir o kadarda huzur doluydu. Her ne zaman yürürsem bu güzergâhta Kadılar’ın evine merakla bakar merakım galip gelir ürpertimi mağlup ederdim.

Her mezar yolculuğumda annesini anlatırdı rahmetli babam, daha doğrusu annesizliğini. Çok erken ayrılmış olması ona çok dokunmuştu. Bazen boğazı düğümlenirdi biliyorum, ağlamaklı olurdu, yutkunurdu hissettirmeden ve birden adımlarını sıklaştırıverirdi. Aceleciydi hep, muhtemelen bir an önce annesine kavuşmak istemiş ve hayatı annesi gibi erkenden terk etmişti. Ama ben hala baba-annemin mezarında fatiha okumakla meşgul küçük bir çocuğum. 1977 yılının 15 Kasım’ında, gariban bir ananın kucağına, dağ gibi bir babanın ocağına doğduğumu hiç unutmadan…

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT