1. HABERLER

  2. TÜRKİYE

  3. CELLÂT MEZADINDAKİ LANETLİ SAAT
CELLÂT MEZADINDAKİ LANETLİ SAAT

CELLÂT MEZADINDAKİ LANETLİ SAAT

Yeryüzünden alacağı keder de zevk de bitmişti, işte bu son soğuk şerbeti içecek, ardından başını kesilmesi için Cellat’ın ayakları önüne uzatacaktı…

A+A-

Şair Nef’inin dili uzundu ve kıvraktı. Ölümü bile hicvederdi. Bir gün Sihâm-ı Kazâ (Kaza Okları) kitabını takdim için Sultan 4. Murat’ın makamına çıktı. Huzurdayken sarayın çatısına yıldırım düştü. Sultan Murat sinirlendi “Bu uğursuz adam, al kitabını uzaklaş buradan da kaza oklarından (Sihâm-ı Kazâ)emin olalım.” Bu sultan öfkesi sonrasında Nef’i’nin idamına giden süreci de açacaktı.  Dârüssaâde Ağası, Nef’i’nin affı için Saray’a girdi çıktı, Sadrazam ile görüştü olmadı, mektup yazdı. Nef’i, Dârüssaâde ağası mektup yazarken bu zenci ağanın ayaklarını seyrediyor. Bu sırada bembeyaz kâğıda simsiyah mürekkep damlamıştı. Nef’i bu durabilir mi, kendisini tutamadı, zenci ağaya dönerek katline sebep o latifeyi yaptı: Efendimiz teriniz damladı. Ağa öfkelenip mektubu yırtar, Nef’i cellâdın hükmüne havale edilir. Nef’i idam edilirken bile ölümü cesurca hicveder ve cellâdına “Yürü bre nâbekâr! (işe yaramaz, serseri)” der. Odunluktaki Nef’inin boğazına kement geçer ve cellat bu kemeri sıkar, şiirleri sonsuza kadar yaşayacak şair Nef’i ölür. Cesedi denize atılır. Nef’i artık suya yazar.

 

Haliç’in, Boğaz’ın dili olsa da konuşsa cellâtlar ile katlettikleri insanlar arasındaki o ölüm anında paylaşılanları bir bir anlatsa. Zaman gibi su da sessizdir. Osmanlı döneminde Hırvatlar ile Çingene’lerden seçilirmiş cellâtlar, kayıtlara göre. Cellâtların insan öldürmeye başlamaları 15. Yüzyılda başlamış. Bir yüzyıl sonra cellâtlar padişahların özel koruması olan dilsizler üstlenmiş bu işi. Dilsizler padişahın en küçük hareketinin bile ne anlama geldiğini bilirlermiş. Sağır ve dilsizlere bu işin havale edilmesi, yani insan katletmeleri, cellâtlık, mahkûmun çığlıklarına, yalvarmalarına karşı merhamet göstermesinin önlenmesi. Bence bir diğer sebebi ise haklı haksız öldürülen/katledilen insanların suçsuz olduklarının anlatılmaması olsa gerek.

 

BOSTANCIBAŞI! GÖTÜRÜN ŞU MENDEBURU BALIKHANE KASRI’NA

 

            Osmanlı İmparatorluğu’nda kayıtlara göre Bostancı Ocağı 16. Yüzyılda kuruldu. Cellât Ocağı ise bu ocağın bir şubesi olarak teşkilatlandırıldı. Cellât Ocağı ilk kurulduğunda 5 cellât vardı. Sonra sayıları 70’e kadar çıktı. Cellâtbaşı Cellâtların idare amiri gibiydi. Cellâtbaşı ise Bostancı Ocağına bağlı çalışırdı.

            Sıradan insanların infazlarını cellâtlar gerçekleştiriyordu. Mühim insanların yani devlet adamlarının, önemli şahsiyetlerin infazını ise cellâtbaşı yapıyordu. Bostancıbaşı, mühin insanların başı kesileceğinde gelir, idam fermanını okur, mahkûmu teselli ederdi. Sonrasında infaz gerçekleştirildi. 

            İnfaz emri saraydan çıkardı. Eğer idam sarayda gerçekleştirilecekse Bostancıbaşı’na, Saray dışında, hatta İstanbul dışında ifa edilecek ise iş Kapıcıbaşına havale edilirdi.  

            Padişahın el kol hareketleri, mimikleri ve dahi her şeyi önemliydi zira söz ağızdan çıkardı ve “Bostancıbaşı! Götürün şu mendeburu Balıkhane Kasrına” şifresiyle hayat donar, Padişahın karşısındaki insan için artık o mukadder son belirlenmiş olurdu. Bu yüzden Balıkhane sözcüğü korkunçtur…

 

            ECEL ŞERBETİ İÇMEDEN 3 GÜN ÖNCE

 

            “Bostancıbaşı! Götürün şu mendeburu Balıkhane Kasrına?” sözü Saray’ın çinilerinde yankılanırken zaman ve mekânın akış yöne bu sözü işitmiş olan mahkûm için yepyeni bir çehreye bürünürdü. Bostancıbaşı cellâtların başıydı dedi ya, Balıkhane Kasrı ise idamlık siyasî mahkûmların idam edilmeden önce 3 gün bekletildikleri bir zindandı.

            Balıkhane Kasrı Gülhane Parkı’nın içinde, sahile yakındı. Aşı (Kızıl) boyalı, çok da büyük olmayan bir kasırdı. Bostacıbaşının kolunda bu kasra getirilen mahkumlar, haklarında Sultan tarafından verilen kararın Divan’ı Hümayun’da tekrar ele alınınıp, suçu sabit görüldüğünde, ölümü hak ettiği anlaşılır ise, mahkûm ile ilgili karar üç gün içinde ifa edilirdi. Böylelikle Osmanlı Sultanlarının anlık öfkeyle yanlış karar almalarının önüne geçilir, masumlar idam edilmezdi, kayıtlara göre.

 

            KADEHİN İÇİNDEKİ ŞERBETİN RENGİ MAHKÛMUN AKIBETİYDİ

 

            İdam mahkûmu akıbeti meçhul 3 gün boyunca buradan kurtulmak, eski hayatına dönmek için dua ederken, çaresizliğin sıçanları zamanını ve umudunu kemirirdi. Üç günün sonunda zindanın o demir kapısı aralanır, içeriye gün ışığı yerine elinde tepsisiyle insan azmanı Bostancıbaşı girerdi. Bu kabalığına rağmen Bostancıbaşı elindeki tepsi içindeki bir kadeh şerbeti mahkûma bütün nezaketiyle sunardı. Bu vakitler zamanın derin bir sessizliğe büründüğü zamanlardı. Konuşulacak ne var? Bostancıbaşı olmuş Azrail. Zira kadeh beyaz değil, kan kırmızısı. Ecel şerbeti iki ayrı renkte olurdu. Eğer mahkûm affedilmişse bu şerbet beyaz gelirdi, affedilmemiş ise kan kırmızısı. Kadehin rengi mahkûmun akıbetiydi.

            Kadehin içindeki şerbet beyaz ise mahkûmun rengine kan gelirdi, şerbetin rengi kan kırmızısıyla mahkûmun rengi kireç gibi bembeyaz olurdu. Beyaz kadehin içindeki şerbeti içen mahkûm anne sütü tatmış gibi derin bir nefes alırdı yeni hayatından, şerbetini içtikten sonra Bostancıbaşı nezaretinde kendisi için sahilde, yalı köşkünün önündeki kayıkhanede hazır çektiriye biner, sürgün edildiği mekâna, daha doğrusu yeni bir bilinmeze yola çıkardı. İdamdan affedilen sürgünden kaçamazdı.

            Kadehin içindeki şerbet kırmızı ise bu ölüm fermanı demekti. Mahkûm beti benzi atmış, titreyen elleriyle kadehe uzanır, kendi kanını içiyormuş gibi korkunç bir yalnızlık ve çaresizlikle buz gibi şerbeti içerdi. Bu mahkûm için dünyadaki son nasibi olurdu, boğazından geçen ve geçerken hayatı düğümleyen kırmızı renkli ecel şerbeti.      

            Bu şerbetin verdiği soğuklukla tir tir titreyen mahkûm duvarlarına kendisi gibi yüzlerce insanın ölüm korkusu sinmiş zindanın karanlık duvarları arasında son kez günışığına çıkardı.

            CELLÂT ÇEŞMESİ

 

            Cellât Çeşmesi, Topkapı Sarayı’nın 1. Kapısı Bab-ı Hümâyun ile   2. Kapısı Bâbusselâm arasındaydı. Mahkûm işte bu çeşme önüne getirilirdi. Sonra da başı çeşmenin önündeki yüzlerce başın konduğu o taşa yatırılırdı. Ardından Bostancıbaşı nezaretinde cellâtbaşının güçlü bir kılıç darbesiyle baş gövdeden ayrılırdı.

 

DENİZİN ÜZERİNDEKİ BAŞSIZ CESETLER

 

            İnfazın ardından adları Meydan-ı Siyaset Ustasına çıkan cellâtlar, kanlı palalarını, satırlarını bu çeşmede yıkarlardı. Musluğundan hayat suyu akan çeşmenin adı ise Cellât Çeşmesi olarak nam salmıştı. Siyaset Çeşmesi de denilen o çeşme önüne su doldurmaya değil, Azrail ile buluşmaya gidilirdi. O çeşmenin önüne gidenler bir daha geri dönmezlerdi. O çeşme…

            Ancak bazen mahkûmlar çeşme önüne getirilmeden, Balıkhane Kasrı’nda şerbetlerini içer içmez, o karanlık dehlizde emerle boğularak öldürülürlerdi. Öldürülenlerin kesik başı çeşmenin önünde ve karşısında bulunan            Seng-i İbret (İbret Taşı) ismindeki sütunun üzerinde ya da Bab-ı Hümâyun (Sarayın dış kapısı) nişlerine konulur, üç gün bekletilir, sonra da başsız cesedi gibi o baş da denize atılırdı. Yabancı seyyahların, Sarayburnu açıklarından gemiyle geçerken denizin üzerinde yüzen çok sayıda başsız cesede rastladıkları kayıtlardadır.

 

            KALLÂVÎ KAVUĞUN YAKIŞTIĞI BU BAŞA NASIL KIYILIR?    

 

            Mehmet Emin Rauf Paşa, Sultan 2. Mahmut’un Sadrazamıydı. O da Balıkhane Kasrı’na kapatılmaktan kurtulamamıştı. Hâlet Efendi’nin hışmına uğradığı söylenir ve 1818 yılında 3 gün o karanlık dehlizde kalmıştır. Ecel terleri döken ve şerbetini bekleyen Mehmet Emin Rauf, açılan kapının ardından ilk baktığı görmeye çalıştığı Bostancıbaşı’nın elindeki tepsinin üzerindeki Ecel Şerbeti’nin rengidir. Bu andaki korkudan erkekliğini kaybettiği söylencesi meşhurdur. Baş kalmıştır, erkeklik gitmiştir Mehmet Emin Rauf’ta ve Sultan Mahmut Sadrazamını affettikten sonra,

            “Kallâvî kavuğun böylesine yakıştığı bu başa nasıl kıyılır” dediği vakidir. Keramet Mehmet Emin Rauf Paşa’da değil kavuktadır.  

 

KORKUNÇ KELİMELER             

 

            Balıkhane kelimesi kadar korkunç olan diğer bir sözcük ise Bostancı Fırını idi. Topkapı Sarayı 1. avlunun ziyarete kapalı bölümünde bulunan fırının yanındaki küçük bir hapishanedir burası. Burada infaz öncesi konuşturulmak istenen mahkûmlara işkence de yapılır. İşkence yeri fırının hemen arkasında olduğu için buraya da fırın denirdi.

            “Fırına götürün” dendiğinde iş bitmiştir. Oraya götürülecek kişi ya işkence görece veya idam edilecektir. İdam edilecek kişiler, haklarındaki ferman çıkana kadar Bostancıbaşı tarafından tutuklanmış olarak fırında bekletilirlerdi. Zaten Bostancıbaşı hapsinden sağ kurtulan da pek olmazdı.

            Balıkhâne Kasrı ve Bostancı Fırınından başka, borçlular Baba Cafer Zindanına, siyasî suçlular, tutuklanan yabancı sefirler Yedikule Zindanlarına atılırdı. Fatih’ten beri birçok mahkûmun son nefeslerini verdiği bir diğer mekân da Yedikule Zindanlarıdır. Padişah Genç Osman’a kadar nice insanın kanını içen bu zindan, ilk idam edilen Osmanlı sadrazamı Çandarlı Halil Paşa, son idam edilen sadrazam Benderli Ali Paşa’dır.

            Osmanlı’da siyasî suçluların kellesi, sarayda cellât çeşmesi önünde kesilir ve seng-i ibrette sergilenirdi. Halktan ve sıradan şahıslar, genellikle suçu işledikleri ya da yakalandıkları yerde veyâhut Yavuz Selim Camii’nin Haliç’e inen kısmı Parmakkapı’da asılarak idam edilirlerdi. Yeniçerilerin idamı ise ocak içinden yetişen cellâtlar tarafından, Rumeli Hisarı’ndaki zindanda yapılırdı. Ve idam, hisarın burçlarından atılan tek parelik bir top sesiyle duyurulurdu. Top sesi, bir yeniçerinin daha ölümünün sesiydi.

            Yeniçerilerin kellesi, cellât satırıyla vurulurdu. Bu satır hâlen Topkapı Sarayı silah hazinesinde sergilenmekte. Vezirler, sadrazamlar, devlet adamları genellikle boğdurulur, sıradan şahısların kılıçla başları vurulurdu. Kementle boğularak idam edilenlerin, ibret ve inandırıcılık için ölümünden sonra ‘şifre’ denilen gayet keskin ve özel bir usturayla kafaları kesilirdi.

 

HANEDAN MENSUPLARININ KANI AKITILMAZ

 

            Hânedân mensuplarının ise asla kanı akıtılmaz, onlar mutlaka boğularak idam edilirdi. Osmanlı şehzâdeleri genelde yay kirişi ile boğulmuştur. Zira Osmanlı Hanedanı mukaddes sayıldığından kanı akıtılamazdı. Boğularak kansız bir ölüm, hanedanın ölümüydü. 

            Cellâtlar, Müslümanların kesik başlarını infazdan sonra, cesedi sırt üstü yatırarak koltuğunun altına koyarlardı. Bu yüzden devletin üst düzey görevlileri, “Kelle koltukta geziyoruz” ifadesini çok kullanırlardı. Müslüman olmayanlar ise yüzükoyun yatırılarak, kesilen başları kıçlarının üzerine konulurdu.

            İdam edilecek şahıs, İstanbul dışında uzak bir yerdeyse, kesilen başı bozulmaması için bal dolu bir torbaya konulur, sultanın huzuruna öyle getirilir, bir tepsi içinde padişaha gösterilip, “Emr-i ferman yerini bulmuştur Hünkârım” sözünden sonra ibret taşına konulur, üç gün teşhir edilirdi. Beden ise öldürüldüğü yere gömülürdü. Bu sebeple, başı başka yerde, bedeni başka yerde gömülü iki mezarı olan devlet adamları, sadrazamlar çoktur. Bunlardan en meşhuru Viyana kuşatmasındaki başarısızlığı sebebiyle başı kesilen ve bir bal torbası içinde payitahta gönderilen, sonra da denize atılan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’dır.

 

AH O CELLÂT KARA ALİ

 

            Osmanlı tarihindeki en meşhur ve en korkunç cellâtlardan biri Kara Ali’ydi. Sultan İbrahim’in de cellâdı olan Kara Ali, padişah cellâdı olarak tarihe geçmiştir. Evliyâ Çelebi, Kara Ali için “Eyyüp Basrî, katl edileceklere guslettirip siyaset meydanına çıkartır, türlü tesellilerle imanı yeniletip kelime-i şahadet getirtir, boynunu kıbleye çevirip sağ eliyle başını sığadığında adamcağız donakalınca, iki eliyle tuttuğu kılıcı besmeleyle indirip kellesini teninden ayırır; ruhuna Fatiha okurmuş. Sonra uzaktan bakanları çağırıp ibret alın diye nasihat edermiş. Bu kavmin üstad-ı kâmili Murad Han’ın cellâdı Kara Ali’dir ki, pazularını sığayıp ateş saçan kılıcını kemerine bağlayıp sair işkence ve karabend ve nakışbend ve kemendbend ve zünnarbend edeceği ucu aşık yağlı kemendleri kemerine asıp vesair işkence âletlerinden kelpedan ve burgu ve mismar ve buhur-ı fitil ve deri yüzecek tentraş ve polat tas ve türlü türlü zehirli göz milleri ve el ayak kırmağa mahsus baltaları iki yanına takıştırır. Omuzlarında servi ağacından altın bezekli kazıklar bulunan kalfaları da yedişer pare âlet ile kemerlerine ziynet verip yalın kılıç merdane cünbüş ederler. Amma ne'uzü-billah hiç birinin çehresinde nur kalmamış zehir gibi âdemlerdir” der.

            Hayatta iken bile çok meşhur bir-ikisi hâriç, isimleri dahi bilinmeyen cellâtlar, ölümlerinden sonra da mezar taşlarına dahi ismi yazılmayan insanlardır. Halk onları ne kadar sevmezse sevmesin, onların da kendilerini haklı çıkaracak, mesleklerini ifâde eden sözleri vardır elbet. Derler ki: 

Hükmü sultân olmazsa, hatâ gelmez cellâttan? 

 

ÖLDÜRDÜĞÜ İNSANIN MALLARI CELLÂDIN

 

            Tarihi ayıtlara göre idam edilenlerin üzerindeki kıymetli eşya, para ve giyecekleri cellâdın malıdır. Cellât, cesedi isterse atar, isterse ölünün sahiplerine rütbe ve mevkiine göre satardı. İdam edilenlerin üzerinden çıkan şeyler de toplanır, senede bir veya iki defa mezat ile satılır, geliri cellâtlar arasında bahşiş gibi taksim edilirdi. Buna “Cellât Mezadı” denilirdi. Bu eşyaların uğursuzluğuna inanıldığından genelde değerinden ucuza satılırdı. Bazı idam mahkûmları, cellât yakalarına yapışmadan evvel, üzerlerinde bulunan kıymetli eşyaları çıkarıp yanındakilere “Beni anar, bir Fatiha okursunuz!” diye hediye ederlerdi.

 

LANETLİ SAAT

 

            Sultan Üçüncü Murat’ın Kapı ağası Gazanfer Ağa, Rüstem Ağa isminde bir sanatkâra elmaslarla süslü bir saat yaptırmıştı. Gazanfer Ağa idam edildiğinde, kıymetli saati koynundan çıktı. Cellâtlar çok değerli bu saat için mezat yaptılar. Saati Tırnakçı Hasan Paşa satın aldı. Tırnakçı Hasan Paşa da idam edildi. Saat yine cellât mezadındaki yerini aldı. Bu defa oldukça ucuz bir fiyata Kasım Paşa satın aldı. Bir iki ay geçmeden Kasım Paşa da idam edildi. Saati üçüncü kez idam mezadında Sadrazam Derviş Paşa’ya satıldı. Sadrazam Derviş Paşa, saati Eğriboz sancak beyliğine tayin edilen kardeşi Civan Bey’e hediye etti.

            Bir ara Peçevî İbrâhim Efendi, Civan Bey’e misafir olmuştu. Eğriboz’da sahildeki evinde sohbet ederken, söz saatte geldi. Civan bey koynundan saati çıkararak Peçevi’ye gösterdi. İbrahim Efendi “Ömrümde böyle güzel bir saat görmedim” deyince Civan Bey de saatin hikâyesini anlattı. Peçevî elindeki saati hemen bıraktı: Subhânâllâh! Böyle uğursuz saati insan düşmanına vermez? Paşa nasıl olmuşta size hediye etmiş! İbrahim Efendi’nin bu infiali karşısında Civan Bey’in korkudan yüzü sarardı. Ve hançeriyle saatin elmaslarını çıkarıp çarklarını da çekiçle kırarak denize attı.

            Civan Bey ile İbrahim Efendi denize nazır otururken, bir atlı çıkageldi. Civan Bey’e görevinden azledildiğini tebliğ etti. “Hayrola! Azlimi mucip ne ola” diyen Civan Bey’e, haberci: Beyim! Biraderiniz Derviş Paşa idam olundu. Sizin dahi idamınız için ferman çıkıp Bostancıbaşılarla gönderildiydi. Lâkin araya şefaatçiler girip himmet eylediler. İkinci bir ferman ile kulunuz gönderildim ve idamınıza memur olanlara yarım saat önce yetişebildim!”(Ali Urasbaba)

img_2027-001.jpgimg_9639.jpg

 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT