1. HABERLER

  2. SİYASET

  3. GÖRÜŞ - Zürcher'in güncel Türkiye sınavı
GÖRÜŞ - Zürcher'in güncel Türkiye sınavı

GÖRÜŞ - Zürcher'in güncel Türkiye sınavı

Modernleşen Türkiye'nin tarihini yazan Hollandalı oryantalistin, güncel Türkiye konusundaki “çarpıcı” performansını, iade ettiği ödül vesilesiyle Yasin Özdemir AA için değerlendirdi

A+A-

İSTANBUL (AA) - YASİN ÖZDEMİR - Modern dönem Türkiye tarihi uzmanlığıyla tanınan Hollandalı Profesör Dr. Erik-Jan Zürcher, 10 Mayıs 2016 günü yayımladığı bir makaleyle, 2005 yılında almış olduğu T.C. Dışişleri Bakanlığı Üstün Hizmet Ödülü’nü iade edeceğini açıkladı. Seçkinci imajı ve liberal eğilimleriyle bilinen Hollanda’nın önde gelen gazetelerinden NRC’de yayımlanan makalesinde Zürcher, ödülü iade edişinin gerekçesini açıklarken, Türkiye’nin “de facto” bir diktatörlükle yönetildiğini, “artık” bir Avrupa ülkesi olmadığını, tam tersine Çin, Rusya, Mısır gibi ülkeler kategorisinde olduğunu iddia etti.

“İmamlar” mı, “namaz kılınan yerler” mi?

Yalnızca Avrupa’nın değil, dünyanın en iyi üniversitelerinden biri kabul edilen Leiden Üniversitesi'nin hocalarından Zürcher’in belki de en dikkat çekici iddiası, Türkçede “Türkiye’de artık çok yerde imam bulmak, içki satış noktası bulmaktan daha kolay” şeklinde haberleştirildi. Türkiye uzmanı Zürcher daha sonra Birgün’de yayımlanan açıklamasında “imamlardan bahsetmediğini”, alışveriş merkezleri dâhil olmak üzere umumi kullanılan tüm binalarda “namaz yerlerinin” yer almasını içeren hukuki düzenlemelere atıfta bulunduğunu, bu sürecin de, “namaz kılınan yerlerin” çevresinde içki satışının yasaklanmasıyla aynı zamana rastladığını kastettiğini söyledi; fakat nedense “bu konuda uzman olmadığını” da ekleyerek. Ledien Üniversitesi’nin resmi internet sitesinde yer alan haberdeki açıklamasında ise şu an Padova’da misafir hoca olarak bulunduğunu öğrendiğimiz Zürcher, Türkiye’deki güncel gelişmeler üzerine devam eden bilimsel araştırmalar yapmadığını, araştırma sahasının kabaca 1900-1950 dönemi üzerine olduğunu belirtti

Zürcher, NRC’deki makalesinde iktidar partisinin “gücünü toplumda İslami norm ve değerleri gitgide belirleyici kılmak için kullandığını” ve “şimdilerde bir mescit bulmanın, içki satış noktası bulmaktan çok daha kolay olduğunu” ifade etmekte. Buradan kendisinin Türkiye’de içki satış noktalarını ve mescitleri bulunabilirlik açısından aynı kefeye koyduğu ve mescit sayısının içki satış noktası sayısını geçmesini istemediği anlaşılıyor.

Mescitler ve içki satış noktaları

Birgün'deki düzeltme açıklamasından anlaşıldığı kadarıyla Hollandalı Profesör, Türkiye’de tüm kamusal binalarda mescit bulunmasını zorunlu kılan, ayrıca mescitlerin yakınında içki satışını yasaklayan yeni bir hukuki düzenleme yapıldığını iddia etmekte ve bunu olumsuz bir gelişme olarak değerlendirmekte. Hakikat şu ki bu konu, 26 Şubat 2016 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan Alışveriş Merkezleri Hakkında Yönetmelik'in ortak kullanım alanlarını belirleyen üçüncü bölümünün altıncı maddesinde “Alışveriş merkezinde kullanımı ücretsiz olacak şekilde; sosyal ve kültürel etkinlik alanı, acil tıbbi müdahale ünitesi, ibadet yeri, bebek bakım odası, çocuk oyun alanı ve dinlenme alanları ile ortaklaşa kullanma, korunma veya faydalanma için zorunlu olan diğer alanlar oluşturulur” şeklinde düzenlenmiş. Yönetmeliğin medyada gündeme geldiği ilk günlerde, sektör temsilcileri ortaya konulduğu haliyle yasalaştığında AVM'lerde içki satışının imkansız hale geleceği endişelerini bildirmiş, bu uyarı dikkate alınarak, AVM'lerdeki içki satış noktalarının “Alkollü içkilerin perakende veya açık olarak satışının yapıldığı yerler ile örgün eğitim kurumları ve dershaneler, öğrenci yurtları ve ibadethaneler arasında kapıdan kapıya en az yüz metre mesafenin bulunması”nı zorunlu kılan Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik'ten muaf olacakları açıklanmıştı. Nitekim yönetmeliğin uygulanmaya başlamasından bu güne kadar, böyle bir yasaklamayla karşılaşılmadı.

Belki de sorulması gereken asıl soru şudur: Türk kamuoyunun belli kesimlerinin son derece hassas olduğu böylesi bir meselede hiçbir tartışma yaşanmamışken ve kendi ifadesiyle Zürcher de güncel Türkiye hakkında bilimsel araştırma yapmadığı halde, hangi kaynağa dayanarak ve neden böyle bir iddiayı ortaya attı. Acaba Zürcher de, daha önceki Batılı akademisyenlerin Türkiye hakkındaki iddialarında şahit olduğumuz gibi, “Türkiyeli arkadaşlar”ının “azizliğine” mi uğradı?

Zürcher neden ödüllendirilmişti?

“Ülkemizin uluslararası alanda tanıtılmasında, dış politikasının başarıyla uygulanmasında ve menfaatlerinin korunmasında, geliştirilmesinde, tarihinin, dilinin, kültürünün ve sanatının tanıtılmasında, fedakarlık, üstün başarı ve yararlılık gösteren yerli ve yabancı gerçek ve tüzel kişiler” ile dışişleri bakanlığının “görev ve sorumluluk alanına giren diğer konularda takdire şayan hizmetleri görülen gerçek ya da tüzel kişilere” verilen ödülün Erik-Jan Zürcher’e tevdi edilmesindeki sebep, bilebildiğimiz kadarıyla -Türk tarihi ve dili alanlarındaki akademik çalışmaları dışında- Hollanda’da siyasileri ve halkı, Türkiye hakkında bilhassa Avrupa Birliği üyeliği bağlamında bilgilendirme faaliyetleriydi. Zürcher bu süreçte Türkiye’nin Osmanlı geçmişi sayesinde Avrupa ile ortak bir tarihi paylaştığı, nüfusunun tamamına yakını Müslüman bir ülke olmasının hiçbir olumsuzluk teşkil etmediği gibi argümanları ortaya koymuştu. Fakat şimdi üyelik sürecinin Türkiye’yi demokratlaştıracağı yönündeki beklentisinin yanlış çıktığını, ülkenin Avrupa yönünde yol kat etmediğini söylüyor. Türkiye’nin AB üyeliği konusunda artık son derece olumsuz bir tablo çizen Zürcher, ödülü almış olduğu Türkiye Cumhuriyeti Lahey Büyükelçiliği’ne iade etme kararını verirken başlıca çekincesinin, şahsına ve yanında doktora ya da yüksek lisans yapıp Türkiye’ye dönmüş talebelerine bir zarar gelmesi olduğunu ifade ediyor.

Türk tezleri ve Zürcher

Leiden Üniversitesi’nde hocalık dışında idarecilik görevlerinde de bulunmuş olan Zürcher’in akademik nitelikli çok sayıda makalesi ve kitabı bulunmakta. Bu külliyat ve yaptığı konuşmalar göstermekte ki Hollandalı akademisyen, örneğin Ermeni tehciri gibi son derece kritik bir konuda, bir soykırımın söz konusu olduğunu çok net olarak savunuyor. 1995 yılından beri Türkçesi otuzdan fazla baskı yapmış, çok sayıda Türk üniversitesinde muhtelif derslerde zorunlu olarak okutulan veya tavsiye edilen, aynı zamanda modern dönem Türkiye tarihi konusunda tüm dünyada İngilizce okur için az sayıdaki çalışmalardan biri olan Modernleşen Türkiye’nin Tarihi isimli kitap, eser sahibinin tercihleriyle ile ilgili dikkat çekici unsurlar içeriyor. Örneğin Abdullah Çatlı için “terörist” sözcüğünü uygun gören Zürcher, aynı kelimeyi kitabında defalarca zikrettiği Abdullah Öcalan için kullanmaktan imtina etmekte. PKK ise “parti”, “Kürt hareketi”, “siyasal örgüt”, “örgüt” gibi kelimelerle nitelenmekte. Kronolojik olarak başlangıç noktası 18. asır sonu olan akademik nitelikli bir tarih kitabının, tarihçi için şimdiki zaman olan 2000’li yılların başını dahi kapsıyor oluşu, hatta bunun da ötesinde “Sonsöz: Türkiye için senaryolar” başlıklı kısımda gelecek zamana kadar uzanıyor oluşu ise tarihyazımı kriterleri göz önünde bulundurulduğunda oldukça düşündürücü. Tarihyazımının hem eski hem de güncel usullerine göre, tarihçinin ele aldığı olaylar ve kişilerle arasında muhafaza etmesi gereken kronolojik mesafenin, “modern-dışı” toplumlar mevzubahis olduğunda dikkate alınmadığı bir örnekle karşı karşıyayız. Bu örnek, “Avrupalı” tarihçinin konu “Şark” olduğunda ne kadar cüretkâr olabildiğinin de bir tezahürü.

Zürcher etkisi

Zürcher'e önemli bir devlet ödülünün verilmesini, dönemin konjonktürünün bir gereği olarak izah etmek mümkünse de, yalnızca birkaç küçük misalle işaret edildiği üzere, Türkiye Cumhuriyeti’nin yaklaşımlarının aşikâr olduğu belli başlı meselelerde neredeyse zıt tutumları olan Zürcher’in, ülkemizin önemli kamu kuruluşları, üniversiteleri ve sivil toplum kuruluşları tarafından birçok defa konuşmacı olarak misafir edilmiş olması izaha muhtaçtır. Ayrıca sıkça atıf yapılan çalışmaları ve danışmanlığını yaptığı tezler ve öğrencileri vasıtasıyla sahip olduğu etkinin, Türk fikir hayatında uzunca bir süre daha devam etmesi muhtemeldir.

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT