Serap Taştekin

Serap Taştekin

Yazarın Tüm Yazıları >

Man o To

A+A-

Müzik dinlemeden olmuyor. Çalışırken, okurken, tabii ki trafikte… Kafamız neyle meşgul olursa olsun, bir yerlerden müzik sesinin gelmesi insana arkadaşlık eder. Türkçe müzik dinlemekten, hatıraların acısına teslim olmamak adına kendimce bir tedbirle kaçınıyorum. Gençlik yıllarımdan bu yana her gün aynı dakikada hava durumu mu sunacak, haberleri mi verecek, reklam mı koyacağını bilirim, hatta saat gibi kullanarak “hava durumu başladı, saat 06.58 olmalı” derim, hülasa sabah akşam Power FM dinlerim. Bu radyo  belki yüzde 98 İngilizce, kalanında da Fransızca, bazı dönemlerde İtalyanca şarkılara yer verir. İnsanı kendine esir etmeyen, işinden alı koymayan, duygu durumunu değiştirmeye kalkışmayan, bir yeri vardır benim için. Bu arada cumartesi pazar günleri de 70’lerin o çok sevdiğimiz şarkılarını, Abba’yı, Queen’i, Donna Summer’ı, Gloria Gaynor’u dinletip orta yaşın gönlünü alırlar.

Bu radyoyla ilişkim yıllardır böyle stabil gider, şarkılar dikkatimi çekmez, aynı gün aynı saatte aynı şeyleri dinliyor olmaktan, hayatımın akışıyla karışan bu beraberlik nötr ve stabil bir şekilde sürer gider..

DİVAN-I KEBİR’DEN

Son zamanlarda radyoda haftada bir, bazen iki defa bir şarkı çalıyor. Diğerlerinden farklı. İngilizce değil, Franszca, Almanca, İtalyanca değil... Şarkı Farsça… Şarkıyı önce Farsça’nın illüzyon etkisini düşünerek beğendim, radyoda çıkmasını beklemeye başladım. Baktım Power FM haftada ancak bir kez çalmakta ısrarlı, bir yerlerden bulup arabada çalmak için  USB’ye yükledim. Sık sık dinledikçe Farsça bildiğim birkaç kelime ile anlamını da öğrenmek için çabalamaya başladım. Şarkının sözlerini bulup çevirisine bakmakla Mevlana’nın Divan-ı Kebir’inden alınma olduğunu anladım. Evet, şarkı Divan-ı Kebir’den bir bölümle yapılmış ve her geçen gün listelerde üst sıralara çıkıyor. Bazılarınızın bileceği gibi; bu şarkı Nu’den Man o To…Sen ve ben…

Mutluluk veren zaman! Biz oturuyorken sen ve ben

Bir ruh ve iki şekille, sen ve ben

Her şeyi hızlandırır parfüm, kuşların şarkısı,

Biz bahçeye girerken sen ve ben

Acele eder göğün bütün yıldızları bizi görmeye

Ve biz gösteririz onlara kendi ayımızı sen ve ben

Sözler olmadan sen ve ben, olmadan biz sen ve ben

Sevinçte bitişiğiz, sen ve ben

Şeker çiğner cennetin papağanları o yerde

Biz otururken, tatlı tatlı gülerken, sen ve ben

Sen ve ben gariptir birlikte

Bu kuytu köşede, ayrıdırlar binlerce mil ötede

Birbirini görmeye, sen ve ben

Bir şekil bu tozun içinde, diğeri o ülkede

Orada hiç bitmeyen tatlı cennette, sen ve ben

Saadet zamanı; avluya oturmuşuz, sen ve ben

Endamımız çift, ruhumuz tek, sen ve ben

Bulandıran palavralardan âzâde, gamsız bir keyif, sen ve ben

Sen ve ben, ne sen varsın, ne de ben, bir olmuşuz aşk elinden…

 

Divan-ı Kebir, işte böyle güzelliklerle doludur. Kimi zaman şarkılarda, kimi zaman filmlerle hatırlarız da elimizi atıp okuruz. Bir dönem Ezel dizisi ile ilgi artmıştı “Divan-ı Kebir”e. Özellikle dizinin sezon finalinde Ramiz Dayı   1957 Remzi Kitabevi basımından “Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi, bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme” dizelerini okuduktan sonra eserin satışında patlama yaşanmış, İş Bankası Yayınları’ndan çıkan 8 ciltlik “Divan-ı Kebir” büyük ilgi görmüştü.

Divan-ı Kebir’den böyle güzel bir şarkı yapmaksa gerçekten anlamlı. İşin ticarî tarafını hiç düşünmeden, kıskanmadan, eleştirmeden takdir etmek gerekir. Kıskanmadan diyorum; çünkü Mevlana’yı çoğu kez paylaşmak istemiyoruz. Başka kentlerde Mevlana ile ilgili işlerin “prim yapıyor” olması nedeniyle kızıyoruz bazen. Burada haklıyız. İş ticarete dönüştü, dönerci açılışında bile Sema töreni yapılıyor. Fakat Mevlana’yı önce anlamak, sonra anlatmak adına biz ne yapıyoruz? Mesnevi’yi marketlerde de görüyoruz şükür. Fakat ayrı bir dünya olan Divan-ı Kebir’i herkesin istediği zaman ulaşacağı kadar tanıtmamız gerekmez mi?

MEVLANA’NIN CENAZESİ

Mevlana Konya’nın, Müslümanların, hatta bütün dünya insanlarının değeridir. Bunu böyle kabul etmeliyiz, etmeyeceksek Menakıbü’l Arif’ten şunu hatırlamalıyız:

Mevlana İhtiyareddin şöyle anlatmıştı: Ben onun ipek gibi olan cesedini teneşire koyup, tam bir edep, terbiye, son derece büyük bir korku ve dehşet içerisinde yıkarken dostlar da bir yandan cesettin akan suları bir damla bile düşürmeden içiyorlardı…Sonra cenazeyi dışarı çıkardılar. Büyük küçük bütün insanlar başlarını açmışlardı. Kadınlar ve çocuklar da oradaydılar. Büyük kıyamete benzer bir kıyamet koptu. Herkes ağlıyordu. Erkekler çıplaktı. Feryat edip elbiselerini yırtarak gidiyorlardı. Hıristiyanlar, Yahudiler, Araplar, Türkler vesaireden bütün milletler, bütün din ve devlet sahipleri orada hazırdılar. Büyük bir karışıklık oldu. Bu haber büyük sultana, Sahibe ve Pervane’ye erişti. Bunun üzerine papaz ve kiliselerin büyüklerini çağırıp onlara “Bu olayın sizinle ne ilgisi vardır? Bu din padişahı bizim başbuğumuz, imamımız ve rehberimizdir” dediler.

Onlar da “Biz Musa’nın, İsa’nın ve bütün peygamberlerin gerçeklerini onun açık sözlerinden anladık ve kendi kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin doğa ve hareketlerini onda gördük. Siz Müslümanlar Mevlana’yı nasıl devrinin Muhammed’i olarak tanıyorsanız, biz de onu zamanın Musa’sı ve İsa’sı olarak biliyoruz. Siz nasıl onun muhibiyseniz, biz de bin misli daha çok onun kulu ve müridiyiz.”

Nitekim kendisi buyurmuştur:

Yetmiş iki millet sırrını bizden dinler,

Biz bir perdeden yüzlerce ses çıkaran bir neyiz.

“Mevlana ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Hiç ekmekten kaçan aç gördünüz mü? Siz onun kim olduğunu nereden bileceksiniz?” dedi bir Rum kişisi de.

Bunun üzerine büyükler bir şey söylemediler…Güneş doğarken mübarek medreseden tabutu alıp yola çıktılar. Tabut yolda altı defa parçalandı. Her defasında başka bir tabut yaptılar. Nur türbesinin bulunduğu mezarlığa geldiklerinde karanlık basmış, gece olmuştu…

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

3 Yorum