1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Fikret Akınerdem

  3. Nazım Hikmet ve Necip Fazıl-3
Prof. Dr. Fikret Akınerdem

Prof. Dr. Fikret Akınerdem

Yazarın Tüm Yazıları >

Nazım Hikmet ve Necip Fazıl-3

A+A-

Necip Fazıl ile Nazım Hikmet arasındaki okul yıllarından başlayan dostlukları ve sanatı ile ilgili gerçeği yazmak ve bu konuyu şimdilik kapatmak istiyorum. Yeri gelir yeniden konu ele alınır o başka. Yazarken de Soner gibi sanata ve sanatçıya değil de sanatçının ideolojisine göre değerlendiren bu insanların satıhsallığını da açığa çıkarmış oluyoruz.

Nazım ile Üstad arasında esas olay şöyle başlar.

Nazım Hikmet ile Necip Fazıl birbirlerini her fırsatta hicveder, yazılarıyla birbirlerine dokundurmadan edemezlerdi. Nazım, dönemin başbakanı Adnan Menderes'e yazdığı mektupla gündeme gelen Necip Fazıl'a, Varlık dergisinde yayımlanan bir mektubunda şöyle der.

"Sevgili Necip, ismin temiz demek, necib temiz demektir benden iyi bilirsin. Necip'i necis yapma. Sen en cihanşümul eserlerini beş parasız Paris sokaklarında dolanırken vermiş bir şairsin, cebin para para olacak diye ruhun pare pare olmasın. Bilirim kalemin kıvraktır lisanın çeviktir, bilirim üç satırda ruh üflersin kâğıda, bilirim bir yazsan parçalarsın edebiyatın Çin Seddi'ni, o lisan-i mücerret dilinle Babıali yokuşunun yollarını yalaman beni kahrediyor, Necip.

Sevgili Necip, inandığın Allah'ın aşkına, o kudretli kalemini iktidara payanda yapacağım diye camii direğine çevirme, o kudretli kelimelerini üç kuruşa parselleme üç tanesi üç kuruş etmeyecek ciğersizlere. Sevgili necip, elinde Sur-u İsrafil var, onu borazana çevirme.

Eski dostun, Nazım.” diye bitirir mektubunu.

Nazım’ın şu üslubuna bakınız, siyasetini beğenmese de Üstat’ın kalemini ne kadar övüyor. Bir de yüreksiz ve ruhu çarpıkların (ilk iki yazımda değindiğim) Üstat’ın sanatını değerlendirmesine bakınız.

Neticede Nazım’ın yukarıdaki mektubuna Üstat 11 Nisan, 1936 da aşağıdaki mektubu kaleme alır.

Nâzım Hikmet! Nafile çabalıyorsun. Sana kızmıyorum, kızmıyacağım.
Hiç bir operatör, ameliyat masasından kendisini yumruklıyan kanserliye, hiç bir gardiyan, parmaklığı içinden kendisine deli diye bağıran çılgına, hiç bir hâkim darağacı önünde küfürler savuran mahkûma kızamaz.

Ben kendimi, ne kanser operatörü, ne deli gardiyanı, ne de ağır ceza hâkimi şeklinde görmüyorum. Fakat görüyorum ki her hareketim, seninle hiç de alâkadar olmadığı halde, ciğerine neşter gibi saplanıyor, seni delilerin parmaklığı gibi bir azap çerçevesine hapsediyor ve başının üstünde ip varmış gibi kudurtuyor. Beni, doktor, gardiyan ve hâkim şeklinde gören sensin! Senin bu halini sezer sezmez artık sana kızmıyorum. Merhamet ediyorum.

Sanma ki ben öfke kabiliyetini kaybetmiş bir adamım. İnsan başıyla fare kafasını birbirinden ayıran tek hassa, bence fikir öfkesidir. Bir hiç için ölçüsüz öfkeler duyacak kadar alıngan ve hassas bir mizaç taşıdığımı sen de bilirsin. Fakat bu öfke, iyi kötü bir kudreti, bir şahsiyeti, bir mesuliyeti kalmış insanlara ve hadiselere karşıdır. Sen mazursun. Çünkü iflâs nedir, onu bütün hacmiyle idrak ettin.

O kadar yalnızsın ki, etrafında bir sürü (namı müstear) dan başka kimse yok. O kadar konuşulmuyorsun ki, isminden ancak kendi (namı müstear) ların bahsediyor.

Eskiden herkesin dilinde bir problem gibi gezinmeyi tercih eder ve bir dedikoduya, bir ankete doğrudan doğruya iştirak etmeyi Greta Garbo esrarına aykırı bulurdun. Şimdi bir yerde anket oldu mu, kıymeti ve seviyesi nedir, hiç düşünmeden, kapısı önünde aç biilaç bekleşen yedi sekiz kişinin başına en evvel sen geçiyorsun ve sıranı kaybetmemek için kimbilir nelere başvuruyorsun? Fıkraların baş sahifelerden moda sahifelerine atılıyor, gene yazıyorsun. Hatırlanmak şartı ile ne hakaretlere razı değilsin? Tükürüğü bile uzun zaman gıda edindin. Şimdi o da yok. Bir zamanlar, şiirlerinde (kıllı ve kalın) olduğunu ilân ettiğin sarışın ve pembe ensenden şunun bunun tokat izleri bile uçmuş. Zaman seni değil, yüz karalarını bile götürmüş. Ne hazin bir manzaran var.

Akşamları, Beyoğlu sokaklarında, yüzlerinde kalın bir duvak, ayaklarında bir çift siyah bot, ellerinde köpek başlı bir şemsiye, ağır ağır geçen sabık Rum aşüfteleri bile senin kadar merhamete şayan değildir. Artık nefret vermiyorsun. Zamanın hainliği önünde insanları tefekkür ve merhamete çağırıyorsun (DEVAM EDECEK).

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT