1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu

  3. Ramazanda mukabele hatıraları- II
Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu

Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu

Yazarın Tüm Yazıları >

Ramazanda mukabele hatıraları- II

A+A-

Mukabele, Müslümanların Kur’an-ı Kerimi karşılıklı okumaları veya birisinin okuduğunu ötekilerin bir Mushaf yüzünden veya hafız ise gönlünden, hafızasından dinlemeleri demektir. Trabzon gibi bazı illerimizde bu işin mutlaka ezber yapılması şartı da vardır. Bu sünnet peygamberimizin Hz. Cebrail ile her sene Ramazan ayında karşılıklı olarak bu işi yapmaları ile bize sünnet olarak yadigar kalmıştır. Vefat yılı bu karşılıklı okuma ve dinleme iki sefer olmuştur.

Biz geçen yazımızda taaa 1949’lu senelere gittik. Nüfusu çok çok az olan Konya’da yapılan Mukabele sünnetine birkaç cümle ile temas ettik. O yıllarda Bulgur Tekkesinde öğrenci idik ve bizi de o Ramazanda Aziziye camiine Mukabele hafızları arasına aldılar. Biz henüz hafızlığımızı tamam etmediğimiz için, birer sayfa okuduk. Büyük ağabeyler ikişer sayfa okudular. “Baş hafız”ımız ise, Dorlalı Şevket Yılmaz ağabey idi. Henüz sağdır, Allah sıhhat ve ömür versin.

Mukabele hatıraları bitmez tükenmez. Hatırladığımıza göre, bir ay içinde bir veya iki eve misafir olarak çağırıldığımız da olurdu. Bu evler şehirdeki büyük tüccar veya esnaf hemşehrilerin evleri idi. Bir de Ramazan boyu Kur’an-ı Kerim’i okuyan hafızlara küçük bir para hediye de verilirdi. Bu paranın toplanması da bir mesele idi. Esnaf ve tüccar arasından şehirde iyi tanınan birkaç kişi dükkanları gezer topladıkları miktarı, şehirde Mukabelede görev alanlara bölüştürürlerdi. Bizler şehir çocuğu idik. İlk seferinde şöyle bir olay ile karşılaştım; Ramazanın bitişine iki üç gün kala bizim grubu bir manifaturacı dükkanı önüne gördüler. Burası Seğmenoğlu diye tanınan bir amcanın dükkanı idi. Oğullarından Özcan, Mahmut Şevket Paşa ilkokulunda bizim arkadaşımız idi. Dükkan daracık bir yer, diğer ağabeyler gibi ben de girdim; Mehmet amca beni görünce “ülen senin baban zengin, sende mi alacan?” türünden konuştu, ben de üzüldüm. Ama dükkandan da çıkmadım. Ne ise bana da herkese verdiği 27 (Yirmi yedi) lirayı verdi. Tahmin ederim o günlerde bir altın lira yirmi beş lira kadardı veya daha az idi. Bugünün parası ile bu miktar yaklaşık beş yüz lira gibi gelmektedir bana. Ama bu paranın göreceği iş ne idi? Mesela bir ayakkabı on altı lira idi. Demek ki üç tek ayakkabı ederdi verilen miktar. Sade yağı üç yüz elli kuruş, etin kilosu ise yüz seksen kuruş gibi hatırıma gelmektedir. Yani on kilo kadar yağ ancak alınırdı o paraya. İşte edeceği et miktarı da belli idi.

Bugün bu kardeşlerimize bu işler nasıl gerçekleştirilir, doğrusu hiç bilmemekteyim. Ama bu tatlı hatıraları unutmak mümkün değildir. Bir de davet hatıramı anlatayım, Uluırmak yolunda, Burhandede camiini az geçince sağda hayadı olan bir eve davete gittik. Demek ki sıcak bir gün. Ben sofrada durmadan su içmekteyim. Allah bilir beş altı olunca, bana su veren amca: “Hafızım, sen hiç ekmek yemedin, hep su içtin” deyivermişti. Konya usulü yer sofrası, biz on kişi kadar olurduk, ev sahiplerinden de bir veya iki kişi olurdu, belki de bir yedek sofra mabeynde kurulurdu. Allah daha iyi Ramazanlarda buluştursun, öteki aleme gidenlerimize rahmet eylesin, amin.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT