1. YAZARLAR

  2. Ziya Uysal

  3. Süleymanlar Çoğalırsa!
Ziya Uysal

Ziya Uysal

Yazarın Tüm Yazıları >

Süleymanlar Çoğalırsa!

A+A-

Genç Süleyman askerlikten sonra borçlanarak aldığı ikinci el makinayla kendi dükkanını açmıştı. İşini çok hızlı ilerletmiş, Almanya’daki ünlü bir otomobil fabrikasına da yedek parça üretir olmuştu. Talep arttıkça işletmeye bir makine daha, bir usta daha ekleniyordu. Süleyman usta diğer çalışanlarıyla birlikte bir çalışan gibi tezgahların başına geçer, her zaman kendisi de çalışırdı. En çok çalışan yine oydu. Elleri hep nasırlıydı.

2002 yılının bir kış günüydü. Yeni bir makine alımı için o seyahatte iken genç ustalardan biri dikkatsizlik sonucu elini makineye kaptırdı. Süleyman, sanki yaralıdan daha çok üzülmüştü. Seyahati yarıda kesip, hemen geri döndü ve çok çabaladı. Ama her türlü tıbbi müdahaleye rağmen o elde özür kalmıştı. Yine de o usta zorlanmadan işini yapabiliyordu. Süleyman’ı, diğer çalışanlar gibi o usta da çok severdi.  Onu diğer ustalardan hiç ayırt etmedi Süleyman. O da diğer ustalarla aynı maaşı alarak, işine devam ediyordu. 6 yıl kadar daha çalıştı. Bir gün kendi isteğiyle işten ayrılmak istedi. Süleyman usta, ondan memnun olduğunu ve maaşının emekli olana kadar diğer ustalarla aynı olacağını söyledi. Ama o ayrılmaya kesin kararlıydı. O gün buna kimse bir anlam verememişti. Çünkü oradaki herkes maaşından da, işinden de memnundu. 

Bir süre sonra sebebi anlaşıldı. SGK kayıtlarına ulaşan bir avukat ona da ulaşmış, Süleyman’a tazminat davası açması için onu ikna etmişti. Süleyman 3 yıl hapis ve çok ağır bir tazminat cezasına çarptırıldı. Tek tesellisi hapis cezasının ertelenmesiydi. Hapis cezasını, aynı suçu tekrar işlerse yatacaktı.  

Bu durum çok zoruna gitmişti. Hiçbir suçu yoktu. Ama tuttuğu avukat da böyle bir ihtimali daha en baştan söylemişti. Avukat, “Eğer işverenler bu yasaların, bu derece işveren aleyhine olduğunu baştan bilseydi büyük ekseriyeti işveren falan olmazdı” demişti. Haklı çıktı. Deme ki devlet, böyle bir durumda işvereni eziyordu!  

İçlerinden çok azı hariç, iş yerini incelemeye gelen bilirkişiden, soruşturma yapan bakanlık görevlilerine, iş hakimine kadar sanki herkes Süleyman’a, zavallı emekçileri sömüren, ezen, iş güvenliğini hiç düşünmeyen,  kötü koşullarda insanları çalıştıran, hep çıkarını gözeten, bir eli yağda bir eli balda biriymiş gibi bakıyor ve davranıyordu. Yeni iş güvenliği danışmanlarının bile bir sorumluluğu yoktu. Öyle ya, sorumluluk hep işverende olmalıydı.

Hatta o görevlilerle görüştükçe, onların rapor ve tutanaklarını okudukça,  eli sakatlanan usta ve yakınları da Süleyman’a, kendilerine haksızlık yapmış, kasten mağdur etmiş biri gibi, düşman gibi davranmaya başlamıştı.

Bilirkişi de dahil, görevliler, Süleyman’ın işinden hiç anlamıyordu. Hiçbiri işveren de olmamıştı. Çok sayıda eksik ve yanlış bulmuşlardı ama hepsi de formalite türünden şeylerdi. İşyerinin durumu nasıl olursa olsun, istenirse bir işyerinde bu türden daha yüzlerce eksik ve yanlış bulmak, her işyeri için, her zaman mümkündü.

Çalışanın dikkatsizliğinden bahseden hiç yoktu. Belli ki görevliler sadece işverenin eksiğini, yanlışını bulmaya şartlandırılmıştı. Oysa o makinede yıllardır kendisi de çalışıyordu. Aynı olay onun başına da gelebilirdi. Ama o işverendi, onun canı hiç önemli değildi. İçinden,” Allah’ım, işverenler ne kadar kötü biliniyormuş!” dedi.

Hızlı ilerleyen teknoloji karşısında elindeki tezgahlar henüz eskimeden hurdaya çıkıyordu. Almanya’ya da satış başlayınca cesaretlenmiş, taksitle son model makineler almıştı. Henüz taksitlerin çok azı ödenmişti. 

Süleyman günlerce düşündü. Doluya koydu almadı, boşa koydu dolmadı. Bir çıkış yolu bulamadı. İşten iyice soğumuş, ne heyecanı, ne hevesi kalmıştı. Kendi dükkan düzeni ve tezgahları birçoğundan daha iyiydi. Ama iş kazası piyangosu ona çıkmıştı. Çok üzüldü, adeta yıkıldı ama üzülmenin bir faydası yoktu.

Sonunda dükkanı sattı. Ucuza gitti ama bedelini peşin almıştı. Zaten tazminatları ödeyebilmek için öyle de yapmalıydı. Hapis cezasının ertelenmiş olmasına şükrediyordu. Tazminatları ödedikten sonra biraz da kendisine kalmıştı. Emekliliğine 2 yıl vardı. Tanıdık bir işyeri onu çalışan gibi gösterdi ve genç yaşta emekli oldu. Yıllar sonra Süleyman ustanın geldiğini duyan eski komşuları Nazif Ustanın dükkanında, onun çevresinde toplandılar. Nazif Usta bu sokağın en yaşlısıydı. Aklı başında, gün görmüş, otoriter ve saygın bir adamdı. Hoş-beşten sonra komşuları onu soru yağmuruna tuttular. O da olanları bir bir anlattı. Hepsi hayretler içindeydi. Ama “Şimdi ne yapıyorsun, ne alemdesin”, sorusuna verdiği cevap en düşündürücü olanıydı: “Şimdi çok iyiyim, artık vergi-algı yok! Ceza-meza da yok! Alacak toplama derdi de, ödeme stresi de yok! İş yetiştirmek için dükkanda sabahlamak yok! Eleman derdi yok! Sabahın köründe, her gün dükkan açma telaşı yok! İş kazası korkusu yok! Elektrik kesintisi, piyasa krizi, uykusuzluk, yorgunluk yok. YOK! YOK! YOK! 

Devlete de, hiç kimseye de yaranılmıyor! Bizler bütün bu zorluklara sadece ekmek parası için katlanıyor olsaydık, benim şimdi aç kalmam gerekirdi. Ama Allah’a şükür ki hiçbir iş yapmadan da karnımız doyuyor. 

İş yerimde bir kaza daha olursa, ertelenen 3 yıl hapis cezasını yatmak zorunda kalacaktım. Ya da hep böyle bir ihtimalin korkusuyla yaşayacaktım. Çünkü işveren suçsuz bile olsa, illa ki bir kusuru bulunuyormuş, gördüm.  Uzun zamandır evin çatısı akıyordu. Ama ben, çatıyı tamir edecek olanlar düşerse o da üzerimde kalır, o üç yıl hapis cezasını yatmak zorunda kalırım diye yıllardır çatıyı tamir edecek bir adam bile çağıramadım! 

Belki benden bilinir diye, yolda düşenin elinden tutmaya bile çekinir oldum. Taşın altında kimin eli ezilirse ezilsin Nazif Usta! Artık ben yokum! Çocuklarıma da “Sakın işveren olmayın” diye vasiyet ettim, onlar da olmadı.

Herkes donup kalmıştı. Nazif Usta’nın da sesi çıkmıyordu. Neden sonra Nazif Usta biraz kendine geldi ve “Ey güzel Allah’ım! SÜLEYMANLAR ÇOĞALIRSA bu memleketin hali nice olur!” diye mırıldandı.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT