1. YAZARLAR

  2. Dr. Fatih Uslu

  3. Toroslorın İpar Gülü, Tahtacı Fatma (2)
Dr. Fatih Uslu

Dr. Fatih Uslu

Yazarın Tüm Yazıları >

Toroslorın İpar Gülü, Tahtacı Fatma (2)

A+A-

Geçen haftaki yazımda Tahtacı Fatma’nın çocukluğu ve şehir hayatına duyduğu özlemi anlatmıştım, bu haftaki yazımda ise artık orta yaştan, yaşlılık yıllarına doğru ilerleyen ve tahtacılığı bırakmış bir Tahtacı Fatma var karşımızda.

34 yıl sonra Tahtacı Fatma…

12 yaşında çekilen belgeselden tam 34 sene sonra özel bir televizyon, güzel bir habercilik örneği göstermiş, Tahtacı Fatma ve hayatta kalan ailesi ile bir röportaj gerçekleştirmiştir. O röportajda, gerek Tahtacı Fatma gerekse lise çağındaki kızı Sedef, o eski yılları ve orman işçiliği yaptıkları zamanları büyük bir övgüyle yâd ediyorlar. O televizyon programına verdiği röportajda ilk belgesel çekiminden günümüze geçen hayatını şu şekilde özetlemiştir;

“Yönetmen Süha Bey, bize rastlantı üzerine gelmiş. Biz böyle çalışıyorduk. Ben 12 yaşındaydım. Beni küçük halimle çalışırken, boyumdan büyük işleri yaparken görünce bunların dikkatini çekmiş. Geldiler, “film çekeceğiz” filan dediler. Tanıştık. Ben küçük çocuktum, büyüklerimizle konuştular. Ne yapabilirdim ki? Ne söylerlerse onu yapardım. Sonunda film çekmeye karar verdiler. Bize eğitim vermediler. Nasıl yaşıyorsak öyle, olduğumuz gibi göründük. Bizi öyle kabul ettiler, çok da hoşlarına gitti. İki buçuk ay kadar bir çalışmamız oldu. Suluçukur ve Dokuzgöller arasında iki Tahtacı obasında çekildi film. Biz Suluçukur obasındaydık.

İlkokul bittikten sonra okula devam etmedim. Hep Tahtacılık yaparak devam etti hayatım. Sonra eşimle tanıştık ve evlendik. Evlendikten sonra Tahtacılık yapmadım artık. Babam 1994 yılında öldü. Kardeşimin yanında kalıyordu, Antalya'da. Orada öldü. Sonra götürüp köye (Akçaeniş) gömdük. Yani ondan sonra Tahtacılık bitti bizim için.

Obada geçen yaşamım daha özgürdü. Zordu ama özgür bir hayattı. Nane, kekik kokusu dolu, mis gibi doğada yaşıyorduk. O an içinde olduğumuz için değerini bilmiyorduk. Sorumluluğumuz da çok büyüktü. Ağır işler yapıyorduk. O zaman şehri gözünde büyütüyorsun. Şehre özlem duyuyorsun. Oraya gidince her şey daha iyi olacakmış gibi geliyor. Şehir şimdi bir hiç benim için. Şehri sevmiyorum.

Obada geçen yılları özlüyor musunuz derseniz; Ay o yılları çok özlüyorum gerçekten. Mantar toplamaya giderdik. Kır çiçekleri toplardık. Top oynardık, saklambaç oynardık. Ağaçların arkasına saklanırdık. İp atlardık, salıncak kurardık. O günlerimi çok özlüyorum. 1981 yılında bir kış boyunca ailemle Kaş'ta hem ağaç diktik hem de orman işinde çalıştık. Şöyle yamaçta bir yerdeydi, deniz görünüyordu uzaktan. Babam nereye götürürse oraya gidiyorduk. Bir kış kaldık. Bahar olunca köye geldik. O yıllar çok güzeldi ama yüküm de çok ağırdı. Annem benim çocukluğumdan beri hasta. Babamın maddi durumu da iyi değildi. Küçük yaşlardan beri hep kardeşimle ikimiz çalıştık. Bu yüzden çocukluğumu doya doya yaşayamadım.

Tahtacılık yaptığım yıllar neden iyiydi derseniz; Çünkü dünyaya doğduğunda; mal, mülk ve para içinde gelmiyorsun. Yokluk içinden mücadele ederek geliyorsun bu duruma. Bu duruma gelene kadar her şeyini kazanıyorsun ama sonunda sen tükeniyorsun. Şimdi benim her yerim ağrıyor. Bedeli çok ağır oluyor yani. Yaşamda bir şeyleri kazanmak için sağlığını feda etmek önemli değil. Çulla çaputla yaşa ama sağlığın yerinde olsun, en önemlisi bu benim için. Şimdi benim her şeyim olup da sağlığım yerinde olmayınca ben ne edeyim o parayı. Kazandığını sağlığın için, hastane, doktor, ilaç parasıyla gene kaybediyorsun. Yediğinin tadı olmuyor. Zevki yok. O dağlardan içtiğim suları arıyorum şimdi. Hem de nasıl arıyorum. Şimdi dolapta soğutup içiyorum, hiç...

O zaman eline bir ekmek al ye, bir su iç oyna gez, süperdi… O yılları özlüyorum.”

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT