Çoban Hikayesi

Erol Sunat

Uzun uzun zaman önce, memleketin birinde, hayvancılıkla uğraşan ve bu işi oldukça ileri götüren bir şehir varmış. Büyükbaş hayvancılıktan ziyade küçükbaş hayvan yetiştirilmesiyle de ünlüymüş bu şehir. Milyonlarca koyun varmış. Şehrin biraz dışında koyunların kaldığı ağıllar, her birinin başında görevli çobanlar bulunurmuş.

Yüzbinlerce koyunu olan, Koyun ağaları varmış. Bu ağalar, ülkenin koyun pazarını ellerinde tutarlarmış. Hatta koyun fiyatının ne olacağı konusunda son söz bu ağalara aitmiş.

Koyun çok olunca, koyunları güden, koyunları otlak yerlere götüren bir tanesini bile zayi etmeden geri getiren çok meşhur çobanlar varmış. Şehir çobanlarıyla da meşhurmuş.

Bir şehre çoban lazım olduğunda, ağalara baş vurulur, ağalarda, iyi çobanlarından birini o şehre gönderirler, hatta çoban yetiştirmesi için icazet verirlermiş.

O şehirde en çok akçe kazanılacak iş çobanlıkmış.

En uzak diyarlardan dahi çobanlığın inceliğini öğrenmeye gençler gelir, birkaç yıl bu şehirde tecrübeli çobanların yanında bu işi öğrendikten sonra, ağalardan icazetlerini alıp, kendi memleketlerinde bu işi icra ederlermiş.

Tanınmış koyun ağalarından birinin oldukça tecrübeli olan yaşlı çobanı vefat etmiş. Çok güzel kaval çalarmış o çoban…

Sürü ona öyle alışmış ki, çaldığı havayla suya gitse, su içmeden geri dönermiş.  Sürüsünü defalarca fırtınalardan, tipiden, uçurum kıyısından ve kurtların saldırısından, zayiatsız olarak kurtarmasıyla ünlüymüş.

Koyun ağası çok üzülmüş amma, dostları mukadderat demişler. İyi insandı, hile bilmez, yalan söylemez, koyunları sever, adeta onlarla konuşurdu. Onu görünce bizi sevsin diye yanına gelirdi kuzular, koyunlar. En aksi koçlar bile, onu görünce sessizleşir, sakinleşir, kavga ediyorlarsa kavgayı bırakırdı demişler. Nasıl olacak böyle birinin yerini kim dolduracak?

Eski bir dostu gelmiş koyun ağasının yanına…

Benim demiş bir tanıdığım var. O tanıdığım geçen ay vefat etti. Onun yanında çok iyi bir çoban varmış, adamın oğluyla her gün kavga ederlermiş. Bırak beni dediğinde, oğlu, hiçbir yere gidemezsin diye tehdit ediyormuş. İstersen o çobanı o delikanlının elinden kurtarıp getireyim.

Bu çobanda çok güzel kaval çalıyormuş. Aynen rahmetliye benzer diye aklımdan geçmişti.

Ne dersin?

Koyun Ağası peki olur demiş, delikanlıyı ikna edebilirsen al gel o çobanı…

Ağanın dostu, o diyara gitmiş, bir ay kadar sonra yanında çobanla beraber ağanın yanına gelmiş.

Ağa çobana birkaç soru sormuş, sonra güzel kaval çalarmışsın demiş, çal şöyle memleket havalarından da, efkarımız dağılsın!

Çoban çıkarmış kavalını yanık bir memleket havası çalmaya başlamış.

Koyun Ağası, berhudar ol çoban demiş, beni aldın ta…nerelere götürdün. Seni sevdim. Kıymetli bir sürüm var. Çok sevdiğim eski çobanımın sürüsü. O sürü bundan böyle sana emanet. Haydi Allah işini gücünü rast getirsin demiş. Çoban müsaade isteyip varmış sürünün başına…

Birkaç ay, sürü zayiat vermeden, ağılına geri dönmüş. İşini sağlam tutan ağa, belli etmeden yeni çobanı takip ettirmiş.

Adamları, ağam demişler, aynı ölen rahmetli gibi, kavalla sürüyü idare ediyor. Çaldığı havalarla, koyunlar gidiyor, geliyor, anlayacağınız vaziyet gayet iyi…İki ay oldu, tek bir zayiatı yok!

Ağa durun bakalım demiş, mevsim yaz…

Daha yağmur görmedi, çamur görmedi, kar görmedi, tipi görmedi, boran görmedi, canavar saldırmadı. Hele birde o günlerden sağ salim çıksın, o zaman konuşacağım demiş.

Adamları pek bir anlam verememişler!

Çobanı ve sürüyü bırakmışlar kendi haline, lakin, koyun ağası onlarında bilmedikleri birilerini daha takmış çobanın ve sürünün peşine!

Kışa doğru, öyle bir fırtına esmiş ki, çobanı ve sürüsü bir dağın eteğinde yakalanmışlar fırtınaya. Ne kaçacak bir yer varmış, ne de saklanacak.

Koca sürü bir hayli zayiat vermiş…

Kalan hayvanları ağıla getiren çoban felaket acıkmış!

Korku mu acıktırmış, başına gelenler mi, yoksa şaşkınlık hali mi, kendi dahi bilemiyormuş!

Kurmuş sofrayı önüne, geçmiş başına…

Sini üzerinde bir çanak bal, bir çanakta yoğurt varmış!

Çoban bir kaşık bal alırken, ardından da iki kaşık yoğurdu götürüyormuş mideye…

Sofraya öyle bir dalmış ki…

Koyun ağasının içeriye girdiğini fark edememiş!

Koyun Ağası heyecan içerinden sormuş;

Çoban demiş, ne oldu sürüme, zayiat az olsaydı bari…

Çoban umursamaz bir halde;

Valla ağam demiş, sekiz-on kadarına yıldırım isabet etti!

Ya sonra!

Beş-altı kadarını da kurt kaptı!

Ya sonra!

15-20 kadarı uçurumdan atladı!

Ya sonra!

50-60 kadarı fırtınada kayboldu!

Ya sonra!

Geriye kalanı aldım ağıla kapattım, geriye ne kaldıysa hepsi o ağam demiş. Müsaaden olursa yoğurt pek bir güzelmiş, bir iki kaşık daha alayım.

Koyun ağası; Yazıklar olsun demiş, sen emanete böyle mi bakarsın, seni bu sürünün başına getirdiğim güne lanet olsun!

Çoban, aman beyim demiş, lanet okuma, dur, sakin ol, gel sürüme bak dedin, çıktım geldim. Fırtına bu koyunu kaybeder mi kaybeder. Kurt bu kapar mı kapar. Yıldırım bu isabet edecekse eder. Bırakmadın ki demiş, iki kaşık daha yoğurt yiyeyim!

Koyun ağası almış yoğurt çanağını, çarpmış çobanın yüzüne çıkmış gitmiş dışarı…

Çoban hiçbir şey olmamış, gibi, o işten o mesul değilmiş gibi…

Yüzünden akan yoğurtlara bulamış ellerini.

Hadi çoban demiş, yine alnının akıyla sıyrıldın bu işten de, helal olsun sana!

Ertesi gün koyun ağasının adamları gelmişler. Çoban demişler, ağamız işine son verdi, gözüme gözükmesin, ilk kervana katılıp çeksin gitsin bu şehirden dedi demişler.

Çoban ne yapmış dersiniz? Doğruca Kadı Efendiye varmış. Ağayı şikayet etmiş. Kadı Efendi çağırmış Ağayı…Koskoca Ağasın demiş, seni bu şehir tanır, bilir, sever, ne istedin bu garip Çobandan?

Ağa durumu bir bir anlatmış. Kadı Efendi, Çoban demiş, olay Ağanın anlattığı gibi mi cereyan etmiştir.

Çoban Kadı Efendi demiş, fırtınaya benim hükmüm nasıl geçsin, ya yıldırıma?  Koca bir kurt sürüsü saldırdı, mani olmaya kalksam beni de parçalamaları işten değildi. Ağam diyor ki, kurtaraydın sürüyü. Ben canımı zor kurtardım. Varsa bir suçum takdir senindir demiş.

O sırada içeriye üç adam girmiş. İçlerinden biri yalan söylüyor Kadı Efendi demiş. Bizi ağamız onu izlemekle görevlendirmişti. Anlattığı gibi bir fırtına yoktu. Kaybettim dediği koyunları bulduk.  Zayiat on kadar. Geri kalanları bir kuytuya saklamış. Belli ki, alıp gidecekmiş. Çoban yok demiş, yalan demiş, iftira demiş. Kadı Efendi alın götürün şunu atın zindana hükmümü yarın vereceğim demiş. Sonra ne mi olmuş?

Şehir şehire, Kadı Kadıya, Dost dosta, Koyun Ağası Koyun Ağasına, Fırtına fırtınaya, Yıldırım yıldırıma, Kurt kurda, uçurum uçuruma benzer…

Bir kıssadır anlatılan. Her kıssadan bir hisse alına denmiştir. Bu hikayede, anlatılanlarla bir benzerlik var ise, tamamen tesadüften ibarettir. Ne kimse gönül koya, ne de alınganlık göstere…

Sürçü lisan eylediysek affola…

Bir daha ki sefere daha güzel bir hikaye anlatırız inşallah…

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.