EDEB YÂ HÛ!

Prof. Dr. Hüseyin Muşmal

Ramazan ayı öncesinde bir vesile ile ziyaretimize gelen üniversiteli dostlarımızla birlikte Konya’nın tarihi mekânları ve Mevlana Müzesi’ni ziyaret etmeyi planladık. Cumartesi sabah erkenden Konya’nın belli başlı tarihi mekânlarını ziyaret ettikten sonra, öğle üzeri Hz. Mevlana’nın dergâhına ulaştık. Ancak gördüğümüz manzara karşısında büyük bir şaşkınlık yaşamış ve dergâha girip girmemek hususunda tereddüt etmiştik. Zira daha müzenin Üçler Mezarlığı tarafında yer alan ana giriş kapısının önünde kaldırım boyunca saf tutmuş olan büyük kalabalık beni bu konuda epey tereddüde sürüklemişti.

Kaldırımda insanların geliş geçiş yapması zaten mümkün değildi. Mevsimin getirdiği sıcaklık ve kalabalığın ortaya çıkardığı keşmekeşe rağmen, giriş kapısının önündeki turnikelere kadar 20 dakikadan daha fazla süren bir bekleyiş ile kan ter içinde bahçeye dâhil olabildik. Ancak bundan sonrasındaki manzara bana tam bir hayal kırıklığı ve derin bir üzüntü yaşatmıştı. Bahçe içerisinde “iğne atsanız yere düşmeyecek” cinsinden kalabalığı yararak ilerlemeye çalışmış olmaktan bahsetmiyorum. Yahut her köşe başında bir ağaç gölgesi arayarak çimlerin üzerlerine basmak zorunda kalanların durumunu da kastetmiyorum. O kalabalık ve keşmekeşte annesini babasını veya çocuğunu ya da tur arkadaşını kaybetmiş olan meraklı ve telaşlı gözlerin sağa sola koşturmasından da dem vurmuyorum. Sadece yaşadığım bu şaşkınlık içerisinde bir Konya ve Mevlana aşığı olarak Mevlana Müzesi’ne fütursuzca dolan bu kalabalıktan memnun olmalı mıyım?  Ya da birazdan ifade edeceğim manzaralar karşısında üzülmeli miyim? Bilemediğim duygu karmaşası içerisinde sessizce ilerlemeye devam ettim.

Bu sırada bir sürü yabancı ya da yerli turistin şaşkın bakışları arasında ilerlemeyi başarabilen bazı kadınlar, dergâhın duvarlarına sağa sola el ve yüz sürerek kendi çaplarında bir ritüeli yerine getiriyor, bazıları ise itiş kakış arasında, kapıdan bir an önce girmek hususunda ağız münakaşasına girişiyorlardı. Bu nasıl bir haldi ki insanların bir kısmı henüz, nereyi ve neden ziyaret ettiklerini ve burada nasıl bir tavır-hareket içerisinde olmak gerektiğini bilmiyorlar. Fal taşı gibi açtıkları gözlerle öylesine ve ziyaretin maksadı ve idrakinden yoksun bir şekilde sağa sola el-yüz sürüyor bağrışıp çağrışıyorlardı. Bu süre zarfında kendi kendime bu kadar fazla ziyaretçinin, aynı anda ziyaretine izin verilmesinin doğruluğunu sorgulamıştım. Üstelik elden ele dolaşan yarım yamalak eşarplarla, kaval ve şişhane örneğindeki gibi ziyaret adabından yoksun bazı insanlarımızın nereye ve neden girip çıktıkları hususunda hala neden uyarılmadıklarını düşünerek hayıflandım. Ve bunları düşünürken zihnime iyice yer etmiş bir levhayı sessizce okudum: EDEB YÂ HÛ!

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.