EDEBİYAT ORTAMIMIZ

Yusuf Alpaslan Özdemir

Edebiyatımızı ileriye taşıyacak adımları ideolojilerden, adaletsizliklerden, çıkar hesaplarından kendini arındırmış nitelikli ve donanımlı eleştirmenlerin öncülüğünde atacağız

Öykünün geliştiğini düşünüyoruz değil mi? Bu yargıya bizi götüren algı ne? Birçok öykü dergisi, kitabı çıkıyor çünkü değil mi? Peki bu gelişme mi, yığılma mı?!

İtibar örneği; Onca desteğe ve yazar kadrosuna rağmen maddi gerekçelerle kapanan bir mektep… İtibar gibi bir dergi bu gerekçelerle kapanıyorsa, onca edebiyat dergisi nasıl çıkıyor, ve de nelere katlanarak!

Birilerinin yüksek sesle dillendirmesi, gerçekleri gün yüzüne çıkarması, kimin ne hesaplarla edebiyatımızı kuşattığını, ipotek altına aldığını isimler vererek haykırması elzem

Kültür ve sanat, yaşamımıza anlam ve renk katan en önemli edimlerimizden, belki de en başta gelenidir. Günümüzde ekonomik koşullar başta olmak üzere neden pek çok dünyevi meşgaleyle zihinlerimiz allak bullak, kayda değer bir şeyler yapmadan birer yorgun savaşçıyız, günler geçivermiş avuçlarımızın arasından! Neden yeterince huzurlu değiliz, hiçbir şeyde doyuma ulaşamıyoruz, hazzın yakınından, kıyısından köşesinden geçemiyoruz tam anlamıyla? Şöyle adamakıllı düşündük mü acaba tüm bunları?

Bu girişten ve derin düşüncelerden sonra tevekkül etme, yüce yaradanı anarak kalbi mutmain etme gibi soylu fikirlere getirebilirim sözü, ki sorularımıza nokta atışı çareler de elbette ki buralardadır. Ben ruhlardaki açlığı dindirme yollarından birine, edebiyata getirmek isterim sözü, ve dahi edebiyattan kültürden bahsetmek isterim bir derman yolu olarak.

Yaşça benden büyük olanlar eskinin hararetli ve renkli kültür ortamlarına şahitlik etmişlerdir, ya da duymuşlardır. Benim neslimse, bu ulvi hatıraları okuyarak ya da dinleyerek iç geçirme, imrenmeyle idare ediyor. Yargıları heyecanla ve merakla beklenen, önemsenen Nurullah Ataçlar Peyami Safalar, Fethi Naciler, Hüseyin Cöntürkler, Nazım Hikmetler nerede…

Dergilerden başlayayım izninizle ve sondan… Geçenlerde Hakan Şarkdemir, Osman Özbahçe ve arkadaşlarının çıkardığı Karagöz dergisinin eski sayıları geçti elime. Dopdolu içerik, cesur çıkışlar, kaynayan fokurdayan kıpırdayan canlı mı canlı bir dergi. Bir Karagöz’e baktım, bir şimdiki dergilerin pek çoğuna baktım ve kendi kendime sordum; ‘ Nasıl kapanır böyle bir dergi?’ Özbahçe’nin direkt, çekinmesiz ve iddialı yargıları şimdiki eleştirmenlerce neden söylenmez? Etliye sütlüye dokunmadan, övgüye boğarak yapılan eleştirinin edebiyatımızı getirdiği nokta da bu. Bir misal daha vereyim; Öykünün geliştiğini düşünüyoruz değil mi? Bu yargıya bizi götüren algı ne? Birçok öykü dergisi, kitabı çıkıyor çünkü değil mi? Peki soruyorum bu gelişme mi yığılma mı!!! Bir Ömer Lekesiz öykü eleştirisini neden bıraktı, bir Ömer Türkeş neden Batı romanlarını değerlendirir oldu? Öyküyle tanışalı birkaç asır olmuş edebiyatımızda halen neden öyküyle deneme, anlatı ya da gezi yazısı karıştırlır, bize öykü diye yutturulmaya çalışılır? Neden diyaloglar samimiyetsizdir, kurgu yoktur, karakterlerle tiplerle özdeşlik kuramama sorunu tebelleş olur öykü okuyucusuna? Aklımda deli sorular, konuyu dağıtmayalım, dergiler diyorduk, öykü beklesin sırasını…

Sonra birçok sevdalının belki de harçlıklarını katarak çıkardıkları dergiler, fanzinler. Günümüzde ise İtibar örneği, tahmin yürütülen, konuşulan onca desteğe ve yazar kadrosuna rağmen maddi gerekçelerle kapanan bir mektep. İtibar gibi bir dergi bu gerekçelerle kapanıyorsa, onca edebiyat dergisi nasıl çıkıyor, ve de nelere katlanarak!..

Velinimetlerinden olan amatör veya  az bilinen yazarlarca gönderilen ürünler için olumlu ya da olumsuz dönüş yapmaya tenezzül etmeyen, hep aynı isimlerin hep aynı türden metinlerinden mürekkep, belli başlı birkaç yazarın hemen hemen tüm dergilerde yazdığı, pek çoğu suya sabuna dokunmayan, yeni şeyler söylemeyen yazılarla dolu, abartılı övgülerin havada uçuştuğu pek çok dergi.  

Dergilerin yanında eskilerin etkili eleştirmenlerinin ve canlı tartışma ortamlarının olmayışı da günümüz edebiyat ortamını çoraklaştırdı. Nurullah Ataç’ın beğenileri, Memet Fuat’ın hakkaniyetli olmaya çalışan yargıları, Hüseyin Cöntürk’ün nesnelliği, Fethi Naci’nin metin odaklı olmaya çalışan değerlendirmeleri… ve daha birçok eleştirmenin bu dünyayı terk edişi, yeni eleştirmenlerin yetişmeyişi ya da eskiler kadar etkili olamamaları edebiyatımızın kültür hayatımızdaki yerini ve önemini son derece azalttı. Etkinliğini ve yetkinliğini ispatlamış eleştirmenlerin takındığı tutumlar karşısında duyulan saygı, olumsuz eleştirileri dikkate alarak sanatını geliştirmeye çalışma bir zamanların edebiyat mahfillerinin şiarıydı. Tabi diyeceksiniz hiç mi yanlış yapamadılar, elbette yaptılar. Mesela ilk aklıma geliveren Fethi Naci’nin ideolojik yaklaşımları nedeniyle okuyucuyu da bu ideolojiye uygun beğenilere sürükleme çabası gibi birçok hata. Ama bir ağırlıkları, dikkate alınışları vardı herkesin kabul ettiği. Ya şimdi! Gerek şair, öykücü vd. kaç tanesine yön veren ve değer verilen eleştirmenler var? Bunca senedir hangi dergi kaç eleştirmen, yazar, şair çıkardı? İsmet Özel, Sezai Karakoç gibi abide şahsiyetlerin ürünlerinden apartarak, esinlenerek yazılan metinleri hangi editörler tespit ederek yayınlamadı ? Bir zamanların Memet Fuat’ı, Hüseyin, Cöntürk’ü, Mehmet H. Doğan’ı şiirde, Fethi Naci’si romanda…ne söyleyeceği merak edilen isimlerdi. Şimdi bana kaç şiir, öykü, roman eleştirmeni adı sayabilirsiniz, kaçını güvenilir bulduğunuzu, objektif tavır takındıklarını söyleyebilirsiniz? Çeteleşmeler, kanonlar, maddi muktedirleri arkalarına alarak edebiyata ipotek koymalar, adam kayırmalar gırla giderken nasıl bir nitelikten, nitelikli ortamdan bahsedebiliriz!

Herkes övülmek, ilgi görmek ister, kötü eleştiriden birçoğumuz hoşlanmaz. Lutfen söyleyin, eleştiri ya da tanıtım yazılarında çoğunlukla övgü yok mu, incelenen tüm metinler dört dörtlük mü, eğer böyleyse edebiyatımız, kitap dergi satışlarımız neden yerlerde sürünmekte? Sakın ola ki bana modern çağın dayattıklarını falan mazeret olarak ileri sürmeyin. Toplum olarak tarihimiz boyunca okumayla, araştırmayla aramız pek iyi olmadı, ama ön plana çıkanlar, kendini ispatlayanlar oldu, ya şimdi var mı hepimizin baş tacı ettiği, ortak noktada buluştuğu bir isim, eser?

Amellerin niyete göre olduğuna, hiçbir salih emeğin karşılıksız kalmayacağına iman etmiş bir Müslüman olarak, eser ortaya koyarkenki niyetimizden, tarzımıza, seçimlerimize pek çok noktada defoların patladığını, bu kartopunun büyüyerek genele sirayet ettiğini düşünüyorum. Eleştiri, ilgilenmeyi değer vermeyi samimiyetle düşünmeyi ve yaklaşmayı gösterir, sanatçının gelişim sürecini sağlamlaştırır ama şimdi ‘ aman ayıp olmasın, kalbi kırılmasın, bir gün lazım olur, şimdi ben sana, yarın sen bana ya da nemelazımcılık’ sonucunda geldiğimiz nokta ortada. Herkes yazıyor, okuyor, pek çok kıymetli metin ıskalanıyor, hak edenlerle etmeyenler birbirine karışıyor. Edebi türlerde gelişim göstereceğimiz yerde ya yerimizde sayıyor, ya da yeni teknikler deniyoruz ayağıyla geriye gidiyoruz.

İyi yaptığımızı sandığımız adam kayırma ya da haddinden fazla yüceltmeler neticesinde mevzuya konu yazar ya da şair ‘ vay anasına ben neymişim’ diyerek yerinde saymaya, kendini kandırmaya, kitlesinin de vizyonunu ayaklar altına almaya devam ediyor. İsimler vererek, medeni sınırlar içinde düşüncemizi söylemeli, eleştirimizi yapabilmeliyiz, doğru olan bu. Ama belli bir noktadan sonra sanatçının ayakları öyle havada kalıyor ki, yere indirmeniz mümkün olmuyor. Ya da eleştirdiğiniz kişi dersler çıkarıp kendini geliştireceği yerde ya intikamcılığa soyunuyor, ya da tanınmış usta bir isimse, beni kullanarak adını duyurmaya çalışıyor şeklinde düşüncelerle suçluyor sizi. Bu ortamda birkaç isim müstesna, kimsenin kimseyi de okuduğu yok aslında. Dergileri, yayınevlerini neden yaşatamıyoruz? Okuyan, yazan bir avuç insan dahi eserin kendsiine gönderilmesini, hediye gelmesini bekliyor. Para verip de ne dergi alıyor, ne kitap okuyor. Onlarca eser yazmış birilerine çeşitli isimler sorduğunuzda ya ‘ görmedim’ ya da ‘etkilenmemek için diğerlerini pek takip etmiyorum’ ya da ‘bizimkilerde iş yok, ben Batıyı takip ediyorum’ diyor. Bir başka mazeret de vakit mevzuu, yazmaktan okumaya, yazılanları takip etmeye fırsat bulamadıklarını söyleyenler ki, bunlara zaten fazla söylenecek bir söz yok, en güzeli kalemlerini bırakıversinler.

Birilerinin yüksek sesle dillendirmesi, gerçekleri gün yüzüne çıkarması, kimin ne hesaplarla edebiyatımızı kuşattığını, ipotek altına aldığını isimler vererek haykırması elzem. Öyleyse bu konu, bu defter burada kapanmaz değil mi! Bir diğer yazıyla devam edelim o halde…

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.