EKONOMİ, EKONOMİ, EKONOMİ…

Ziya Uysal
Dünyayı kuşatmış olan aşırı rekabet, insanları kalite ve fiyatta yarıştırırken, her geçen gün biraz daha küçülen kâr oranlarıyla da tanıştırdı. Bunun doğal sonucu olarak bütün firmalar daha çok üretip, sürümden kazanmak mecburiyetinde kaldılar. Aşırı üretim; ucuzluğun yanında ödeme kolaylıklarını, kışkırtıcı kampanyaları, çok etkili tanıtım ve reklamları, göz alıcı sürüm- satış hediyelerini, mal ve hizmet sunumundaki çekici yenilikleri de beraberinde getirdi. Her gün daha yenileri keşfedilen bu tür satış taktikleri dünyayı istila etti. Bütün bunlar insanlığı aşırı tüketime ve alışveriş çılgınlığına itti. Hatta insanların çoğunu aşırı tüketim ve alışveriş bağımlısı yaptı. Bunun mimarı olan ekonomistler, ekonomilerin canlanmasını bile piyasadaki alışverişin artmasına bağladı. İsraf derecesinde bile olsa piyasada satışlar canlı olmalıydı.
Bütün bunlar, bizim firmaları da sürekli büyümeye, kendini yenilemeye mecbur bıraktı. Dünyanın içine düştüğü bu amansız yarıştan kopmak, her alanda geri kalmak demektir. Yarıştan kopmama azmi, kendi firmalarımız için de sürekli büyümeyi, sürekli teknoloji yenilemeyi, sürekli ar-ge yapmayı, velhasıl sürekli yatırım yapmayı zorunlu hale getirdi. Dünya, “Ölçek Ekonomisi” denilen, “İsraf Ekonomisi” bataklığına bizi de çekti.  
Kredi desteği olmazsa sürekli olarak ülkemizde bunları kaç firma yapabilir? İlerleyebilmek için, hatta ayakta kalabilmek için bizim, her alanda ve her an dünyayla rekabet edecek durumda olmamız gerekiyor. Güçlü bir ekonomiye sahip olmak, caydırıcılığı bakımından da bizim için önemlidir. Zayıf ağaçları bile hastalık ve haşereler kolayca alt eder.  
Düşmanlarımız taşeron bir terör örgütü peydahlayıp, üstümüze salabilir. Ya da mevcut terör örgütlerinden biriyle anlaşıp, her zaman ülkemize musallat olabilir. Siber saldırılarla ülkemize zarar vermeye kalkabilir. Güçlü devletlerin her an oyuncak gibi oynayabileceği zayıf bir ekonomiyle de başımız dertten kurtulmaz. Bütün bunların üstesinden gelebilmek için ekonomik güce ihtiyaç var. Atalarımız, ” Hafifi yel alır, ağır yerinde kalır,” diye ne güzel söylemişler. Halkı zengin olmayan devlet zengin olmaz.  
Kendi milli imkânlarımızı sonuna kadar ve çok iyi kullanmalıyız. İşsizlik oranımızı sıfıra yaklaştıracak kadar, hatta Almanya gibi dışardan da işçi ve eleman getirecek kadar iş potansiyelimiz var bizim. Bunu ortaya çıkarmak için krediye ulaşmayı daha da kolaylaştırmalıyız.
Böylelikle sermaye sahiplerinin yanında vizyon sahibi, bilgili, akıllı, çalışkan ve yetenekli fakat yeterli sermayesi olmayan insanlarımıza da fırsat verilmiş olacaktır. Ülkeyi sıradan başarıların ötesine taşıyacak olanlar da asıl bunlardır. Verilen kredileri daha fazla büyütebilmeliyiz. Bunun için de dünyada dolaşan sermayeyi ülkemize çekmeyi mutlaka başarmalıyız.
Faizleri düşürmeye de elbette uğraşalım. Sayın Cumhur Başkanımız sağ olsun, bu konuda çok çaba sarf ediyor. Ama biz önce parayı bir bulalım parayı!  %7 Civarında enflasyon varken, % 9-10 civarında bir faiz oranı normaldir zaten. Bu oranın bir eksik, bir fazla olması da çok önemli değildir. En kötüsü kredi olarak verilecek paranın olmamasıdır. Son zamanlarda bankaların, gelen kredi talepleri karşısında sürekli “İpe un sermesi” de bu yüzdendir deniyor. Kredi konusunda, ülke olarak para bolluğu yaşadığımız yılları şimdi mumla arar hale gelmişiz. 
Daha birkaç yıl öncesine kadar kredi vermek için firmaların kapısını her gün en az 2-3 banka temsilcisi çalardı. Şimdi hiç arayıp soran yok, hatta“kredi vermemek için kırk dereden kırk su getirdiklerine göre bankalarda da para yok, “ deniyor.  Allah’a emanet olunuz.    
 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.