Kan Dökücü Taçsız Kral

Serap Taştekin

Gazetemizin dünkü sayısında biri manşetten olmak üzere Suriye’den haberler dikkatimi çekti. Suriye’ye kaçırıldığından şüphelenen bir çocuk ve Suriyeliler’in karıştığı hırsızlık olayları. Oysa biz Suriyelilere’ kapımızı açmış, onlara kendi vatandaşlarımıza sunulmayan pek çok imkanı seferber etmiştik. Esad rejiminden muzdarip olan Suriyeliler, Türkiye’ye rahatça geliyor, çalışıyor ve hatta bizim çocuklarımızın yıllarca hazırlanmak için büyük emek sarf ettiği üniversitelerimizin istedikleri bölümlerine kayıt oluyorlar.

Suriyeliler geldiğinden beri öyle haberlere konu oluyorlar ki, merak edip bizim orada nasıl haber olduğumuza bakmak istedim ve yabancı ajanslara bir göz attım. Haberlere sondan başlayıp iki hafta kadar geriye gidince, Esad’ın Şehitler Günü anmalarındaki çıkışına takıldım.  Ajanstaki  haber, Suriye Cumhurbaşkanı Esad’ın, Şehitler Günü’nde şehit çocuklarını ziyaret etmesiydi.  Esad, çocuklara hitabına “Bir sonraki şehitler gününde zaferi kutlamak için bir araya geleceğiz. Suriye halkına karşı en vahşi cinayetleri işleyenler cezasını bulacak” diyordu. Günün anlam ve önemi açısından bu tehdidi bir Türk olarak bir miktar üzerime alındım. 6 Mayıs, Suriye ve Lübnan için önemli bir gün olduğu kadar, bizi de yakından ilgilendirir. Bu gün, Suriye ve Lübnan’da “şehitler günü” olarak kabul edilir, Türkler’in kendilerini nasıl zorla savaşa sokmaya çalıştığı, ülkelerini kurmak isterken Arap milliyetçilerinin nasıl katledildiği hafızalarda tazelenir.

Aslında tarihte belleği yok etmeye yönelik çalışmalar kadar, bellek dirilmelerini tetikleyecek yayınlar da tehlikeli olabilir,  milliyetçi tarihlerin ortaya çıkması sonucunu doğurabilir. Tarihçilerin yapması gereken ne toplumsal belleği karartmak, ne de özellikle iki ayrı toplum arasında geçmişe dayalı bir karşıtlık konusunu bugüne taşıyacak derecede bellek dirilmesine zemin hazırlamaktır. Biz tarihçiler, ait olduğumuz kültürün ürünü olarak her ne kadar tamamen nesnelliği başaramasak da en azından tarihi, belgeler ışığında ele aldığımızda öznellikten uzaklaştığımızı düşünürüz.

Araplar ile münasebetlerimiz Osmanlı Devleti’nin güçten düşmesiyle aynı ölçüde zayıflamaya başlamıştır. I Dünya savaşında  bölgede açılan Kanal Cephesi daha çok Almanlar’ın isteklerine hizmet etmekteydi. Bu cephe için  bölgeye IV. Ordu Komutanı olarak görevlendirilen ve  orada bir sultanın yetkileriyle davranan Cemal Paşa’nın icraatları, ardından savaşın kaybedilmesi ve Araplar’ın Türkler’den kendi deyimleriyle “kurtulup” bağımsız ülkelerini kurma mücadelelerinin sonu, büyük hızla yaşanmıştır.

“TARİH KAFANDA PARALANSIN”

Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşına girdikten bir müddet sonra -1915 yazında Mutasarrıflık düzenini lağvetti ve bölgeyi doğrudan askeri mercilerin yönetimine bağladı. Hemen ardından bölgede Fransa İngiltere ya da İngiliz destekli Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in Arap milliyetçisi hareketi ile temas kurulması yasaklandı. Bu yasağa uymadıkları gerekçesiyle bazı Arap milliyetçileri, ihanet suçlaması ile asıldılar. İdam kararlarının gerekçesi; devlete ihanet, Osmanlı halifeliğinin yerine bir Arap halifeliği tesis etmek, Fransa ve İngiltere’nin himayesinde bir Arap devleti kurmaktı. Burada geniş yetkilerle kurulan mahkeme kararları çok çabuk verdi ve hemen infaza geçildi. Mahkeme Başkanı Şükrü bey, idam cezalarında esas alınan belgelerin eski olduğunu iddia ettiyse de Cemal Paşa’dan “Tarih kafanda paralansın” cevabını aldı ve infazlar yapıldı.

TAÇSIZ KRALDAN ES-SAFFAH’A

Oysa bölgede önceleri “taçsız kral” olarak adlandırılan Cemal Paşa, Araplar tarafından Suriye’de kasidelerle karşılanmıştı:

Celal-i Cemal’in önünde müluk ve hükümdaran titrer

(Cemal’in şiddeti karşısında melikler ve hükümdarlar titrer)

Ve cemal-i Cemal’in önünde şemsü kamer iğtirap eder

(Cemal’in yüzü önünde güneş ve ay gözden kaybolur)

Bölgede taçsız kral olarak karşılanıp es-Saffah (kan dökücü) olarak gönderilen Cemal Paşa’nın penceresinden bakarsak, “Hatıralar” adlı kitabında o günlerden açıkça bahseder. Paşa, idam kararlarıyla ilgili pişman olmadığını hatıratında çok kat’i bir ifadeyle dile getirir: “İhtilalciler hakkında en merhametsiz tarzda hareket edeceğimi fiilen ispat eden bu icraat her tarafta iyi tesir yaratmış ve ihtilalcileri cidden korkutmuştu.”

Cemal Paşa’nın aldığı bu sert tedbirler işe yaradı mı sorusunun cevabı günümüzde ortadadır. Tabii ki iki Kanal Cephesi’ni de kaybettik, bölgeden hezimetle döndük. Olaylar, Araplar’ın kopmasını hızlandırdı. Osmanlı Devleti’nden kopmak isteyen Araplar’ı daha fazla bağlı tutamadık. İngilizler’e karşı Süveyş Kanalı’nı kontrol etmek isteyen Almanlar’ın isteğiyle açılan Kanal Cephesi başarısız oldu.

ARAPLAR’A SOĞUK DUŞ

Kendilerine verilen “bağımsızlık” sözüyle Türkler’e sırtını dönen Araplar, daha savaş bitmeden 2 Kasım 1917’de yayınlanan ve Yahudiler’e Arap topraklarında kurulacak devletin garantisini veren Balfour Deklarasyonu ile tam bir şok yaşamış, milliyetçilik rüzgarları yerini Kudüs’teki ABD temsilcisine gönderilen şu pişmanlık mektubuna bırakmıştı:

“Zayıf Arap milletinin parçalanması için çalışan en büyük düşman sanılan Türkiye, bizi bu yavaş ölüme mahkum edecek kadar zalimleşmemişti. O halde, Müttefikler nasıl olur da böyle bir cezaya mahkum edilmemize göz yumarlar?”

Sorası malum, dört bağımlı Arap devletinin kurulması, oluşturulan uydu devletlerden Lübnan ve Suriye’nin Fransa’ya, Irak ve Filistin’in de İngiltere’nin mandasına bırakılması, ardından Filistin devletlerinden beşinci devlet; Ürdün’ün oluşturulması...

NE İSA’YA, NE MUSA’YA

Şehitler Günü ile ilgili bir ajans haberlerini okuduktan sonra, Arap gençlerinde Türk algısının nasıl oluşturulduğunu merak ettim. Şanslıyım ki; bunu en iyi öğreneceğim okul tarih kitaplarıyla ilgili bir tez buldum. Arap ülkelerinde okutulan lise tarih kitaplarında bizden nasıl bahsedildiğiyle ilgili merakımı giderirken, Araplar’ın Osmanlı yönetimi altındayken Osmanlı Devleti’nin kendileri için Türkleştirme politikası uyguladığı görüşünü hayret ederek okudum.

Cemal Paşa (onların deyimiyle es-Seffah’ın) Suriye’de takip ettiği; korku ve zulüm siyaseti olarak tanımlanmış ve şöyle yazılmış: Zirai mahsulâtın müsaderesi ,  Arap ailelerin sürgün edilmesi , Orduya yardım için “Tekalif-i Harbiye” adlı zorunluluklar,  Şam ve Beyrut’ta Arap ileri gelenlerinin pek çok kişiyi asarak idam etmesi ((Taravane, Cerradat, Abdullat)

Arap tarih kitapları, es-Saffah lakabını taktıkları Cemal Paşa’nın savaş döneminde bölgedeki yatırımlarından bahsetmemiş. Zira Cemal Paşa’nın Suriye ve Lübnan’da 650 kilometre yeni yol yaptığı, 450 kilometre eski yol tamir ettiği, İsviçre’li bir şehir planlamacısı getirerek Kudüs, Şam, Beyrut, Halep’te başta tarihi binaların restorasyonu olmak üzere pek çok çalışma yaptığı, Halide Edip’le birlikte Suriye ve Lübnan’da birçok okul açtığı bilinir. Halide Edip, bölgede Arap kızlarının düzenli eğitim alması için yatılı okullar kurulması için çalışmıştı.

Devletin meteliğe kurşun attığı bir dönemde, başarısız Kanal cephesine rağmen Cemal Paşa’nın devletin ve ordunun tüm imkanlarını kullanarak sürdürdüğü imar faaliyetleri hakkında Falih Rıfkı şu yorumu yapmıştı: “İhtisası onun kadar iyi kullanan ve verimleştiren devlet adamına pek az rast geldim. Yazık ki bütün eseri, bizim olmayan topraklar üstünde kaybolup gitmiştir.”

Buradan da anlaşılıyor ki; bölgede büyük yatırımlar yaparak imar faaliyetlerine girişen Cemal Paşa, Türkler tarafından şiddetle eleştirilmiş, yaptıklarının Araplar nazarında da bir kıymeti olmamış…

 

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.