“Kırık fincan”ın anlattıkları

Yusuf Alpaslan Özdemir

Okuma ve yazmayla iç içe bir hayat tarzı benimseyen, bu değerlere tutkuyla ve aşkla bağlanan insanlar tanımak ve onlarla tanışmak beni hep mutlu etmiştir. Bu nitelikleri haiz kişilerin öğretmen olması beni daha bir mesut kılar. Hakan Bahçeci tam da böyle biri benim için. Aynı zamanda öğretmen, ve dahi fotoğrafçı olan Bahçeci’nin iki yıl önce Eşik’ten çıkan ve iki uzun hikâyeden müteşekkil hikâyeler toplamı ‘Demircinin Çırağı’ nın ardından gelen ‘Kırık Fincan’ı 128 sayfada anlatılan on altı hikâye barındırıyor.

Şakir Kurtulmuş kaptanlığında güzel ve kalıcı işlere imza atan Çıra Yayınları etiketi taşıyan ‘Kırık Fincan’ bu haftaki yüksek lisans dersimizin merkezindeydi. Yeni Türk Edebiyatı alanındaki yüksek lisans dersimizde Sena Küçük hocamız ve arkadaşlarım Gülfidan Kılıç, Ayşe Karataş, Yiğit Can Şahin ile birlikte Hakan Bahçeci’yi ağırladık; kitabını, yazarlık serüvenini, günümüz Türk hikâyesini ve bu minvalde pek çok konuyu hasbihal ettiğimiz iki saat oldukça keyifli ve verimli geçti.

Fotoğrafçılık sanatıyla da ciddi mânâda alâkadar olan Bahçeci’nin hünerleri, kitaptaki hikâyelerde geçen mekânların ve kişilerin adeta fotoğrafı çekiliyormuşçasına gerçekçi bir şekilde anlatımından da anlaşılıyor.

‘Kırık Fincan’, 128 sayfada on altı hikâye içeriyor. Dolayısıyla kısa hikâyelerle karşı karşıyayız. Kısa yazmak ayrı bir hüner gerektirir, öte yandan riski çoktur. Bahçeci hocanın ‘Kırık Fincan’ıyla bu durumun üstesinden gelip gelemeyeceğini, önüne çıkacak tuzakları alt edip edemeyeceğini hep birlikte göreceğiz yazımın sonunda.

&&&

Kitabın isminden, kapağından yol alalım. Ön ve arka kapakta yer alan kırık kahve fincanı fotoğrafları bizzat Hakan Bahçe’nin kadrajından çıkmış. Fotoğrafların kompozisyonu başarılı. Kitaptaki hikâyeler arasındaki ‘Neresindeyim Bu Hikâyenin’ den mülhem kitabın isminin ‘Kırık Fincan’ değil de bu olmasını aklımdan geçirmedim değil doğrusu.

Hikâyelerde günlük hayatta karşımıza çıkabilecek kendi halinde insanlar ve durumlar anlatılıyor. Anlatılanlar üzerinden verilmek istenen tevekkül, kanaat etme, yardımseverlik gibi insanı insan yapan erdemler ve dersler adresine ulaşıyor; çünkü okur konuyla ve kahramanlarla gerçek anlamda bütünleşiyor, onlarla beraber derin bir hüzne, acılara ve özleme hapsoluyor, kader ortaklığı ediyor. Neyin hüznü ve özlemi derseniz, günümüzde örneklerini artık göremediğimiz temel insanî vasıflar, ilişkiler hatırımıza düşüyor ve bunların yakıcılığını iliklerimize kadar hissediyoruz.

Yazı hayatına şiirle başlayan ve şiir yazmayı sürdüren Bahçeci’nin hikâye dili şiirin inceliklerinden ve ahenginden nasibini alıyor. Misal; ‘Boyacı Sandığı’ adlı hikâyede ekmek teknesi olan sandığının zabıtalar tarafından paramparça edildiği kısım Bahçeci’nin şairliğinin de izdüşümü, tescilidir adeta; “Çocuk kalktı, sandığına baktı, tekmeyi atan adama baktı, adamın yüzündeki manasız ifadeyi alıp yere çarptı. Yumruklarını sıktı, çocukluğunu alıp olduğu gibi emri veren adamın sırtına yükledi, tekmeyi atana acıyarak gülümsedi.” Kitapta buna benzer başka cümleler de var, ben bununla iktifa etmiş olayım.

Kısa hikâyenin sahicilik, inandırıcılık ve mantıklılık gibi konularda barındırdığı risklerin yanında şaşırtıcı finallere yer vermek riskin dozajını artıran bir durum. Ancak Bahçeci’nin ustaca kurguladığı olaylar zinciri, okurun aşama aşama finale hazır hale getirilmesi bu riskleri bertaraf ediyor. Ara olaylarla okurun hikâyede kalması sağlanıyor, merak ve ilgi canlı tutuluyor; böylece okurun hikâyeden uzaklaşması tehlikesi de ortadan kalkıyor.

İdeolojik ve taklitçi saiklerle değil de yerli yerinde kullanılan devrik cümleler de dili ve üslûbu daha bir sağlam, ahenkli kılıyor.

&&&

Kitabın ilk hikâyesi olan ‘Topal Gelin’de fiziken özürlü genç bir kızın kendisine ‘topal gelin’ diye hitap edilmesine içerlemesi, iç muhasebeye takılıp kalması ön plâna çıkarılıyor. Çevresindekilerin duyarlı tutumlarına rağmen genç gelinin ruh hali etrafımızla ilgili olmamızın ne denli önemli olduğu mesajını barındırıyor. Görünmez bir kazayla plânları akim kalan gelinin yanındadır yazar da okur da.

‘Kırık Fincan’daki hikâyelerden bazılarında okuma yazma tutkusu önemli bir yer tutar. ‘Son Durak’ta kitabı ilgi gören ve aldığı telifi hasta olan yeğeninin tedavisine harcayan düşünceli ve yalnız bir yazarın mezarlıkta son bulan hayatı, ‘Ellerim Üşüyor’da çeşitli badireler atlatan ve başına gelenleri ‘ne olduysa yazılan oldu’ cümlesiyle çok güzel bir şekilde yazarlığına bağlayan kahramanın hikâyesi bunlardan bazıları.

Hakan Bahçeci’nin rahmetli babası da terzi olduğu için terzi esnafı hikâyelerde sıkça karşımıza çıkar. Tamire getirilen kıyafetlerin söylenen ve ücreti ödenen eksikleri dışında varsa diğer noksanlarını da gideren, paraya ihtiyacı olan bir müşterisinin getirdiği pantolonun cebine gizlice para koyarak kırmadan ve incelikli bir şekilde yardım eden, bir iş hanındaki çay ocağında çalışan ve özürlü kardeşine çok istediği tahta atı almak için daha bir gayretle çalışan küçük çocuğa yardım edenler hep terzilerdir.

Bize bizi anlatan bunca olay arasında zengin kız-fakir oğlan bahsinin işlenmemesi elbette düşünülemezdi. Bahçeci ‘Eskicinin Eskimez Sevdası’nda konağın güzeller güzeli zengin kızına büyük bir tutkuyla bağlanan bir eskiciyi okurlarıyla buluşturur. Bu hikâyenin sonu da diğer pek çok hikâyede olduğu gibi mutlu sonla nihayete ermez.

Yağmur duası, Ramazan orucu ve iftarlar, eskilerin başta dede ve ninenin olduğu geniş aile yaşantıları, torununu camiye götüren büyükler, muhabbet ortamlarımızın vazgeçilmezi kahve ve kahvehane kültürü vd. okurları mazinin güzel ve nezaket dolu naif günlerine taşır. Bu nev’iden hikâyeler adeta gönül telimizi titretir, hayatımızı dünden bugüne film şeridi gibi gözümüzün önüne getirir ve tüm her şeye karşı tevekkül imkânı sağlar.

On altı hikâye arasında tercih yapmak oldukça güç; lâkin ben kendi adıma en çok ‘Kunduracı Bahri’ adlı hikâyeyi beğendim. Evlâdı ve malıyla imtihan edilen bir kunduracının hisli ve ibret dolu hikâyesinde olaylar şehrimizin, Konya’nın temel direklerinden Bedesten, Aziziye Cami gibi gerçek mekânlarında hayat buluyor. Ayrıca ‘Kunduracı Bahri’de vaka örgüsünün diğer hikâyelere göre daha bir hareketli, merak dozajının daha yüksek olduğunu söyleyebilirim.

&&&

Cortazar’ın ‘Roman sayıyla, hikâye nakavtla kazanır’ diye akıllara kazınan bir sözü var, malûmunuz. Kısa yazmanın ve şaşırtıcı finallerin, diyalogların üstesinden gelmeye mukadder olan Hakan Bahçeci kanaatkâr olmayı, tevekkülü, samimiyeti, sahiciliği ve dürüstlüğü oldukça tesirli bir şekilde anlatmayı başarmış, vermek istediği mesajları yerli yerinde ilgilisine ulaştırmış.

Bahçeci’nin daha uzun metinler de yazabileceğinin ipuçlarını da taşıyan hikâyelerinin ardından novelle yahut bir romanla karşımıza çıkması şaşırtıcı olmayacaktır.

Hiçbir siyasi fikre, ideolojiye yahut etikete yüz vermeden kıymetli olanın elçiliğini yapan Hakan Bahçeci; Twitter çağında, yani kısa yazmanın tercih edildiği bir dönemde az ve öz yazarak etkili olmayı başarıyor. Yolu açık olsun…

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.