Korkut Ata ne söyledi?

Yusuf Alpaslan Özdemir

Oğuzların, yani biz Türklerin ataları olan asil milletin yaşam biçimlerinden, ekonomisine, inançlarından, giyinişlerine, beslenmelerinden içinde yaşadıkları tabiata kadar pek çok konuda bilgi sağlayan kadim bir kaynak olan Dede Korkut Hikâyeleri; Fuat Köprülü’nün ‘terazinin bir kefesine bütün bir Türk edebiyatını, diğer kefesine Dede Korkut’u koyun; Dede Korkut ağır basar’ dediği temel klâsiklerimizdendir ve dahi; “Sır Derya kıyısında atlarını dinlendiren, yalçın kara dağların bağrında yurt tutan, kardeşini yitirince uğrun uğrun aramaya çıkan, havadaki kuşu yerdeki mahlukatı kovalayan, aslan yüreğiyle yeryüzünde dolaşan, hiç yorulmadan harp eden, ad kazanan, yiğitlik gösteren, göz yaşı döken, şiir söyleyen; kara elbiseli altmış kafirle bir başına vuruşan, on iki gözü gözleyen, on iki suyu izleyen, on iki hikâyeyi dillendiren Oğuzlar’ın duyulsun diye zaman rüzgarına bıraktığı hikayelerdir.” Gereksiz ve ağdalı edebiyat süsleri bulunmayan, kısa, yalın ifadelerle örülmüş, yapmacıksız, tesirli bir üslûbun hâkim olduğu Dede Korkut Hikâyeleri yer yer dünya mitoloji ve folklor metinleri ile de benzerlikler taşır.

İşte bu kıymetli kitabı günümüz hikâyecilerinden bazıları yeniden yorumladılar, kendi fıtratlarınca tekrar yazdılar. Bu cihetle proje, kolektif çalışmalar içinde apayrı bir şekilde anılmayı hak ediyor. “Davet töredir, icabet Oğuz'a göredir. Gök yıkılsa, yedi düvel pusat sallasa, kan kızıl yollara dursa da davete icabet edilir” şiarından hareketle bize de davete icabet etmek gerekir ve ben de bunu yapıyorum.

24 KALEMDEN 24 HİKÂYE

Dede Korkut Hikâyelerinin tekrar ve farklı bakış açılarıyla yeniden uyarlanması ve yazımı projesinin fikir babası, ilham kaynağı usta hikâyeci Aykut Ertuğrul. Projeden ilk olarak Güray Süngü’ye bahseder ve birlikte işe koyulurlar. On iki hikâyeciye Dede Korkut Hikâyeleri’ni paylaştırıp, onlardan kendilerine düşen hikâyeyi kendi fıtratlarınca yeniden yorumlamalarını isterler. Elbette dil, üslûp, zaman, mekân, form… her şeyin değişebileceği; hikâyenin aslına ne kadar sadık kalacağı ve neresinden tutunacağı tamamen öykücünün kendisine kaldığı notunu vurgulayarak. Kitap vücut bulur, ilgi görür ve iki baskı yapar. Altı yıl sonra (kitabın ilk baskısı Kasım-2016’da Ketebe etiketli) yani 2022’nin şubat ayındaki yeni baskıda hikâyeci sayısı 24’e çıkar.

On asır önceki hayatların ve erdemlerin bugüne ne şekilde taşınacağı, değişimin hangi veçheleriyle yansıtılacağı ziyadesiyle büyük merak uyandırıyor. Elimde tuttuğum 340 sayfalık kitabı bu düşüncelerle yani büyük bir merakla ve dikkatle okudum; hikâyelerin orijinallerini her daim hafızamın bir köşesinde tuttum. Genel olarak ‘Korkut Ata Ne Söyledi?’ye dair intibam; dil ve üslûbun korunmaya çalışıldığı, inandırıcılığın ve samimiyetin her bir hikâyede yazarı tarafından önemsendiği yönünde oldu. En azından Dede Korkut’un odağa alındığı bir çalışmada bari ‘öykü’ tabirini kullanmaktan imtina edilseydi çok daha iyi olurdu, işin ruhuna daha anlamlı bir dokunuş olurdu ama yapacak bir şey yok!..

KİMLER YOK Kİ?

Aykut Ertuğrul ve Güray Süngü’nün editörlüğündeki çalışmaya omuz veren kalemlerin yaşça en büyükleri İsmail Özen, 1971 doğumlu; en genci ise 2000 doğumlu Mustafa Aplay. ‘Korkut Ata Ne Söyledi?’de kimler yok ki; Arda Arel, Emin Gürdamur, Güven Adıgüzel, Kadir Daniş, Mustafa Çiftci, Osman Cihangir... Ne güzel, ne denli mühim, asil bir bir araya geliş, çaba; takdir etmemek ne mümkün, alkışlıyorum hepsini.

Böyle kıymetli bir çalışma beraberinde bazı sorular da getirmiyor değil; Dede Korkut Hikâyeleri’ne bir şekilde yeniden yaklaşmak bugünden o güne bir köprü atmak mümkün mü? Yeni bir yorum mümkün mü? Mümkünse nasıl? Neyi değiştirip neye sadık kalmakla mümkün bu? Önemli olan hikâyenin meselesinin güncellenmesi mi, formun güncellenmesi mi? Ya da hiçbir şeyi bozmadan hikâyeleri esas haliyle yeniden dolaşıma sokarak hikâyenin bizi değiştirmesini mi ummalıyız? Bu hikâyeleri söyleten ruhla hâlâ bir akrabalık bağımız var mı? Varsa veya yoksa bu durum hikâyeye nasıl yansımalıdır?.. gibi. Cevap alabilmek namına iyi bir okuma yapmak zaruri. Bu minvalde bir nebze de olsa fikir edinebilmeniz için merak unsurlarına zarar vermeden, detaya girmeden birkaç hikâye üzerinden örnek vermeyi faydalı buluyorum.

Orijinalindeki hikâye sıralamasının gözetildiği kitapta ilk hikâye olan ’Dirse Han Oğlu Boğaç Han’ı Güven Adıgüzel yeniden kaleme almış. Önce hikâyenin aslını kısaca bir hatırlayalım, sonra da Adıgüzel’in yorumuna dair düşüncelerimi zikredeyim; “Toy edilirken Karatağ’a oturtulan ve çocuğu olmayan Dirse Han’ın bir oğlu olur ve Bayındır Han’ın boğasını öldürdüğü için Dede Korkut tarafından “Boğaç Han” olarak adlandırılır, bey olur. Biliyorsunuz eski Türkler’de bir isminin olması, kişinin bir kahramanlık göstermesine bağlıydı. Dirse Han’ın 40 yiğidi, oğlanı babasına kötüler. Babası avda oğlunu oklar. Annesinin sütü ve kır çiçeği oğlanın yarasına derman olur. Oğlan, kırk yiğit tarafından kaçırılan babasını kurtarır. Dirse Han oğluna taht verir.”

Güven Adıgüzel’in başlığı; ‘Ben Boğaç Han, Dirse Han Oğlu! En Uzun Yaşayan Adalettir!’ Adıgüzel’in yaklaşımı, dili ve üslûbu görkemli ve kadim kurucu bir metnin şanına yakışır mahiyette bana göre. Kelime seçimleri, mekân ve kişi adları o dönemin ruhuna sadık. Dolayısıyla okur benzer bir atmosferi hissedebiliyor, hadi mübalağa etmiş olmayayım en azından bir bağ kurabiliyor diyeyim.

İkinci hikâye Salur Kazan’ın Evinin Yağmalanması; Arel’in başlığı ise ‘Dedem Korkut’u Çelik Çulluk’tan Kurtardığım Boyu.

Orijinal hikâyeyle mukayese ettiğimizde Arel’in yorumunun özü itibarıyla aynı kaldığını ama motif ve kavramların bugünün dünyasına intibak ettirildiğini söyleyebilirim. Neden bahsediyordu asıl hikâye? Kısaca bir hatırlayalım yine; “Salur Kazanoğlu Uruz Han’ın uyarısına rağmen, Oğuz beyleriyle ava çıktığı sırada, evine üç yüz yiğidi ve Uruz’u bırakmasına rağmen düşman gelir. Eşini, gelinini ve oğlunu esir alır. Gördüğü rüya üzerine avdan dönen Salur Kazan, düşman ellerine gider. On bin koyununu düşmana vermeyen çoban da (o istemese de) kendisiyle gelir. Oğuz beyleriyle birlikte düşmanı yener ve yurtlarına dönerler.”

Arda Arel’in mekân, zaman ve meşgaleleri değiştirdiğini söylemiştim. Torpil ve kızkaçıran patlatan, mısır yiyen, okula giden çocuklar girmiştir kadraja. Hal böyle olunca konuya da Arel’in küçük fırça darbeleri attığını görüyoruz.

DELİ DUMRUL VE TEPEGÖZ

Belki de birçok Türk’ün daha bir bildiği ve hatırladığı ‘Deli Dumrul’ ile ‘Tepegöz’den örnek vermem çalışma hakkında daha çok fikir edinmenizi sağlayabilir.

“Duha Koca oğlu Deli Dumrul, bir kuru çayın üstüne köprü diker, geçenden de geçmeyenden de akçe alır. Bunun sebebini de erliğinin, yiğitliğinin yayılması olarak açıklar. Köprü üstünde birinin ölmesi üzerine Deli Dumrul, bu yiğidin canını alan Azrail’in gelip kendisiyle savaşmasını ister. Bu başkaldırı üzerine Allah, Azrail’i Deli Dumrul’un canını alması için yollar. Deli Dumrul, Azrail’i bir türlü yakalayamaz ve Allah’ın birliğine iman eder. Bir can getirmesi şartıyla canı bağışlanacak olur. Annesi de babası da can vermeyi kabul etmez. Artık öleceğine inanan Deli Dumrul, karısıyla helalleşmeye gider. Karısının kendisine canını vermesini istemesi üzerine Allah’a “Ya ikimizin canını de canını al ya ikimizi de yaşat.” der. Allah ikisine de 140’ar yıl ömür verir. Annesi ve babasının da canını alır.”

Deli Dumrul’u kitapta İsmail Özen yeniden yorumlayarak yazmış. Özen’in hikâyesinde ölüm döşeğinde olan ninesinin biraz daha yaşaması için yalvaran fedakâr bir kadının dualarına cevap veren meleklerin; “kaderi ancak duanın değiştirebileceğini, ölüm vakti geldiğinde kendilerinin verilen emri yerine getirdiklerini söylemeleri odağa alınır. Yani İsmail Özen asıl hikâyedeki ölüm anı ve ölümden kurtuluş temasına odaklanmıştır. Zaten Dede Korkut Hikâyelerinin hemen hemen tamamında ölüm sıkça anılan bir konudur. Rüyalarla ve hayallerle iç içe verilen diğer Dede Korkut hikâyeleri gibi İsmail Özen de bu minvalde bir çizgi benimser.

Son olarak Tepegöz’e değineyim… Hikâyenin orijinalindeki konuyu biliyoruz; “Basat, Uruz Bey’in Oğuzlar’ın göçü sırasında düşürülüp bir aslan tarafından büyütülen oğludur. Uruz’un çobanı Oğuzlar’ın yaylaya göç ettikleri sırada bir peri kızıyla çiftleşir. Peri kızı, bunun acısını Tepegöz’ü (çobandan olan çocuğu) Oğuzlar’ın içine salarak çıkarır. Tepegöz, çocukların kulaklarını, burunlarını yer; adamları yiyerek öldürür. Basat’ın kardeşi Kıyan Selçuk da Tepegöz yüzünden ölmüştür. Basat gider ve kardeşi uğruna Tepegöz ile savaşır. Önce gözünü yok eder; sonra da öldürür.”

‘Korkut Ata Ne Söyledi?’deki hikâye yorumları uzunlu kısalı; dört sayfa ile on beş yirmi sayfa arasında değişiyor. Kitabın fikir babası Aykut Ertuğrul’un imzası taşıması açısından da önemli ‘Tepegöz’le ilgili bölüm ve kitapta yer verilen uzun hikâyelerden biri.

Ertuğrul genel olarak hikâyenin konusuna ve şekil yapısına, ara bölümlerin isimlendiriliş ilkelerine bağlı kalmıştır fakat ‘ismi hak edince alma’ detayında belirsizlikler, ismi hak etme kuralına uymama dikkatimden kaçmadı.

Fantastiğe ve büyülü gerçekçiliğe düşkün ve bunu eserlerine yansıtmada hüner sahibi olan yazar ileri ve geri dönüşlerle, zaman akışındaki ustalıklı atlamalarıyla güzel bir iş kotarıyor bence.

&&&

Korkut Ata’nın hikâyelerinin yeniden yazılması çağrısına kayıtsız kalamayan yirmi dört günümüz hikâyecisi, yirmi dört hikâyeyle Korkut Ata’nın kelimelerini, sesini ve kimi zaman da sözlerini muhafaza ederek, hikâyeler aracılığıyla kendini, varlığını, zamanını ve yaşam serüvenini arayan insanları ve biz okurları başka başka yollara çağırıyor. Dedik ya davete icabet etmek gerekir, biz de bunu yapıyoruz, yapmalıyız…

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.