KUYUMCU

Hasan Durucan

Zaman dediğimiz kavram su misali akıp gidiyor. İyisiyle, kötüsüyle bir günü daha devirip diğer bir güne çoğunlukla umutla başlamanın heyecanını yaşıyoruz. Yaklaşık iki yıl önce yazmaya başladığım Pusula Yayın Grubu’nda yüzün üzerinde köşe yazısının altına imzamı atmanın mutluluğunu yaşıyorum. İlerleyen yaşına rağmen hâlâ gençlere taş çıkaracak heyecanıyla; bilgisine, tecrübelerine her daim ihtiyaç duyduğum ve gerçekten yürekten çok sevdiğim Genel Yayın Yönetmenimiz Uğur Özteke abime  desteklerinden ötürü teşekkür borç bilirim. Gecesini gündüzüne katan, doğru ve dürüst haberciliğin peşinde koşan tüm Pusula Yayın Grubu’na da sizlerin adına şükranlarımızı sunalım. 
İçinde bulunduğumuz gün Cumhuriyet Bayramı’dır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyetin onuncu yılı kutlamalarının yapıldığı 29 Ekim 1933 tarihinde verdiği 10.Yıl Nutku’nda bugünü en büyük bayram olarak nitelendirmiştir. Belki de her zamankinden daha fazla birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz bugün de hepimizin Cumhuriyet Bayramı şen ve kutlu olsun. Hani satırlarımıza başlarken Uğur abimizden bahsettik ya, kulağıma küpe olan kuyumcu hikayesini anlatmadan da geçemeyeceğim. 
Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip: “Oğlum” der, “Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.” Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar. İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve “Şunu kaça alırsınız?” diye sorar. Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir; sonra: “Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın” der. İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği nesneye ancak bir beş lira vermeye razı olur. Üçüncü defa bir semerciye gider. Semerci nesneye şöyle bir bakar, “Bu benim semerlere iyi süs olur. Bundan kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm.” der. En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar. “Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. “Buna kaç lira istiyorsun?” Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?” “Ne istiyorsan veririm.” Öğrenci, “Hayır veremem” diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar. “Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim.” Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker. Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak bir lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler. Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır. Bilge sorar: “Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?” Öğrenci: “Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, kafam karmakarışık” diye cevap verir. Bilge hoca çok kısa cevap verir: “Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bilen anlar ve onun değeri bilenin yanında kıymetlidir.” Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden kuyumcular mutlaka vardır. Mesele kuyumcuyu bulmaktır. Vesselam…
 

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.