Mevlânâ, insanımıza yanlış tanıtıldı

Mustafa Balkan (Tarih Yazıları)
  • Mevlânâ; seküler dünyevî bir hayat duruşu sergileyen Hümanizmin, Cemil Meriç’in deyimiyle “İmanını kaybetmiş bir çağın dini”nin temel direği ve Türkiye’deki temsilcisiymiş gibi yanlış, yanlış olduğu kadar da sapık bir biçimde ele alınarak tanıtıldı.

 

 

Gazeteci gözüyle Mevlânâ’nın hayatını ve eserlerini incelerken, beni manevî açıdan ve ruhen daha çok tesiri altına alan Mesnevî-i Şerîf’deki “haber” kelimesi dikkatimi çekmişti.

Farsça bir kelime olan “peyamber”, Türkçeye “peygamber” olarak geçmiş. Aslında “yalvaç” kelimesi de peygamberin karşılığıdır. Araplar ise “resûl” ve “nebî” kelimelerini kullanırlar. Peyam(ber), Farsçada “haber veren” anlamına gelmektedir. Arapçadaki “nebî” kelimesi de, köken olarak “haber” mânâsını taşıyan “nebe”den türemiştir. Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa göre bizim peygamberimiz, Resûlü Ekrem Efendimiz “Muhammed” Sallâlahû Aleyhi Vessellem “peygamber” değil, ‘din büyüğü’dür. İslâm’da 124 bin peygamberden söz edilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de ise 25 peygamberin adı geçmektedir. Biz Müslümanlar ise: “Resûlüm! O, sana Kitab’ı hak ve önceki kitapları tasdik edici olarak indirdi, Tevrat ve İncil’i ve Furkan’ı indirmişti” (Âl-i İmrân/3) âyetine inananlardanız.

Peygamberler, Yüce Yaradan’dan vahiy yoluyla aldıkları emir ve yasakları, kendi ümmetlerine bildiren ve onlardan haberdar eden seçilmiş insanlardır. Yüce Mevlâ, onları olağanüstü güçlerle de donatmıştır. Biz onlara “mucize” diyoruz.

Daha önce indirilen bütün kutsal kitapları da tasdik eden ve onaylayan bir münderecata sahip olan ve bütün insanlığa gönderilen, Cenab-ı Hakk katında tek Hak Din olarak kabul edilecek olan İslâm’ın umdeleri de Resûlü Ekrem Efendimiz vasıtasıyla indirildi. Allah’ın yeryüzündeki elçisi olan Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâm’ın hadisleri ile Cenab-ı Hakk’ın âyetlerini, Yüce Mevlâ’dan aldığı manevî feyz ve ilhamla tefsir ederek yorumlayan ve bunları edebî bir lisan ve kurallar çerçevesinde yapan Mevlânâ, gerek hayatı ve gerekse gönlünden cuşa gelen iniltileri Çelebi Hüsameddîn vasıtasıyla kaleme aldığı Mesnevî-i Şerîf ve diğer ölümsüz eserleriyle de bütün dikkatleri üzerine çekmesini bilmiş bir mutasavvıf ve mütefekkir olarak benim de ilgi alanımın baş köşesinde yerini almıştır.

“Bir tarikat olmaktan öte bir kültür, bir san’at, bir aşk ve mânevî neş’e ekolü” olan Mevlevîlik’in usûl ve âdâbı da, bu cihet itibariyle ilgimi çekmişti. Semâ’a ilgi alâkam ise, Almanya’da bir zikir esnasında, semâ’a duran ve tennuresiyle bu zikre bir başka lâtif esintilerle birlikte değişik lezzet ve zevkler katan semâzenin raksedişindeki incelik ve zerafetine olan hayranlığımın bir tezahüründen ibarettir. Ya değilse öyle uluorta, karışık ortamlarda yapılan semâdan hiç haz duyduğum söylenemez..

Mevlevîliğin yasak, sadece âyininin serbest olduğu bir ülkede, elbette bu ekolün ve dolayısıyla semâ’ın cılkı çıkacak ve ticarî bir metâ haline dönüşmesi de kaçınılmaz olarak önümüze çıkacaktı. Resmî ideoloji tarafından senelerden beri kullanıla gelen din büyükleri arasında önemli bir yer tutan Mevlânâ; seküler (dünyevî) bir hayat duruşu sergileyen Hümanizm’in, Cemil Meriç’in deyimiyle “İmanını kaybetmiş bir çağın dini”nin temel direği ve Türkiye’deki temsilcisiymiş gibi yanlış, yanlış olduğu kadar da sapık bir biçimde ele alınarak tanıtıldı. Hâlâ da devlet televizyonu ekranlarında gösterilen Mevlânâ’yı tanıtıcı filmlerde; “Bu topraklarda Hümanizm’in temellerini atan bir kişi” olarak gösterilmekte ve milyonlarca insana o şekilde tanıtımda ısrar edilmeye devam edilmektedir.

 

***

Muhammed Celâledîn Rûmî, İslâm’a ve Peygamber Efendimiz’e olan bağlılığını şu rubaisinde ne de güzel ifade ediyor:

“Canım sağ kaldıkça Kur’ân’ın kölesiyim ben. Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım ben. Kim, bundan başka bir söz naklederse benden; ondan da bîzârım, o sözden de bîzârım ben.”

Maarif Vekilliği de yapan Mevlevî Hasan Ali Yücel’in Türkçe tercümesi de şöyle: “Can tende var oldukça kulum/ Yol toprağıyım Peygamber-i zişâna/ Hakkımda bunun zıddına söz etse biri/ Vay bu söze, vay böyle diyen insana.”

 

“Aşk Bizim Anamızdır!”

“Peygamberimizin yolu-yordamı aşktır. Biz aşktan doğmuşuz; aşk anamızdır bizim” buyuran Hz. Mevlâna’nın yukarıda aldığımız sözlerini Hüseyin Dede Efendi, şöyle yorumluyor:

“Bu sözler, Mevlânâ’nın en hâlis düşüncelerinin ifâdesidir. Mevlânâ, Kur’ân’ın kölesi, Hz. Muhammed (S.A.V)’in sevdâlısı, onulmaz yaralısıdır. Mevlânâ’nın inancı, inancının göstergesi budur. Onun murâdı Hz. Muhammed (S.A.V)’in yolunda gitmek, onun izini takip etmek ve Allah’a ulaşan yolda onunla yolculuk edip onunla bütünleşmekten ibârettir.

Mevlânâ, bütün ömrünce, elinde İslâmın gül bahçesinden derlediği Muhammedî gül buketi ile yaradanına doğru sefer eylerken ilâhî vuslatın heyecan dolu gayretini ve aşkını yaşamıştır.

Mevlânâ’nın hayâtı ve tüm inancı, tevhîd inancının son örneği olan Hz. Muhammed (S.A.V)’in hayâtından ve inancından başka bir şey değildir; bütün sözleri de bu inancın sevdâ dolu terennümleri olup âyet ve hadislerden ve onların izahından, yorumlarından ibarettir.

Mevlânâ, maddeyi-mânâyı, zühd ü aşkı ayrılmaz bir bütünlük hâlinde, tevhîd zevkinin büyülü güzelliği içerisinde izâh buyurmuş ve serinletici bir iksir halinde insanlığın yüksek anlayışına sunmuştur.

Mevlânâ’da ne görüyorsak, gördüklerimiz, o devâsâ İslâm aysberginden akseden zerreciklerden ibarettir.

Mevlânâ, ancak zahirdeki zerrelerini tanıyabildiğimiz, derinliği ise nihayetsizliklere uzanan erişilmez bir ummandır.”

 

YARIN: Semâ ve Mevlâna’nın Semâ’ı

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.