SELÇUKLU’NUN PAYİTAHTI OLMAK BİZE YETMEDİ!

Erol Sunat

Şehir, kadim bir şehir, Selçuklu’nun payitahtlığını yapma şerefine ulaşmış bir şehir.  Yıllardan beri diyor ki; benim adım size yeter, benim adımla yürüyün gidin, bütün kapılar size kendiliğinden açılacak!

Ne oldu? Kimse dinlemedi, üstelik duymadı da.

Çünkü; Selçuklu’nun payitahtı olmak bize yetmedi!

Devir değişti, dünya değişti, artık şehir kendini tanıtmayacak, onu biz tanıtacağız, adeta yok öyle, bundan sonra böyle dediler!

Şehrin adıyla gidilen her yerde kapılarda karşılandılar, bir anlam veremedilerse de, kendilerine toz kondurmadılar!

Sandılar ki, bu rağbet, bu izzeti ikram şehre değil, bizatihi bizedir, biz olmasak, şehri kim tanırdı, kim bilirdi, kim anlatırdı diye düşünmekten başları döndü.

Yeni dönemin yeni övücüleri, yeni çevre kuşatıcıları, “Aman efendim, siz olmasanız, siz buralara kadar gelmeseniz, kim bilirdi eski Konya şehrini, bu hoş karşılama, bu sitayişkar sözler elbette sizin için, sizin şahsınız için dediler, ileri gelenlerin, önde gidenlerin ayaklarını yerden kestiler.”

Değişim diye yola çıkılmıştı çünkü…

Böyle manzaralar da olunca, değişim tuttu, biz dedik, biz bulduk, biz demiştik, biz biliyorduk böyle olacağını diye başladılar, ardından “biz” kavramı, “ben” oluverdi birden.

Ben demiştim, ben dedim, ben işin böyle güzel sonuçlara ulaşacağını söylemiştim benzeri anlatımlara döndü.

Sonrasında, anlamlar, kavramlar, yaklaşımlar, açılımlar değişmeliydi.

Tarım şehri dediler az geldi!

KOBİ başkentiyiz dediler, KOBİ bu ağırlığı çekmedi…

Sanayi şehriyiz dediler, birkaç adım gidildi, arkası gelmedi!

Sonra kültür şehriyiz dediler, kültür yana yana kül oldu!

Turizm şehriyiz dediler, turizm höyüklerin ve saklı cennetlerin arasında kayboldu!

Tarih şehriyiz dediler, her kazılan yerden tarih çıktı diye kızdılar, durdular!

İşin tuhafı şehir yerli yerindeydi, hiçbir şeye ihtiyacı da yoktu, bir şeyler aramaya niyeti de…

İleri gelenlerimiz, önde gidenlerimiz biz bu şehrin tanıtımına az daha değer katalım dediler. Şehrin önüne kelimelerden, kavramlardan takılar eklediler.

Ekleme yapanları da pek sevdiler.

Şehir, önce birden fazla, sonra ondan fazla unvana sahip oldu.

Kötü mü oldu?

Birkaç tane olması münasipti!

Abartınca, işler şirazeden çıktı!

Yeni unvan takıları, kürsülerin vazgeçilmezi, sohbetlerin rengi, havalı konuşmaların ahengiydi.

Hiçbir şey olmasa da, hiçbir adım atılmasa da, şu şehri olduk, bu şehri olduk demek güzeldi!

Sonra işin cılkı çıktı.

Yeni bir şey keşfediyormuşçasına ne bulunsa, ne söylense, ne ortaya dökülse, hemen mal bulmuş mağribi gibi kapılıyor, gazetelerimiz aynı manşetleri atmaktan, pişti olmaktan, başka ifadeler bulamama endişesi taşımadan, kelime ve kavram kıtlığına kıran girmiş gibi kestirmeden manşet atıp, yeni haberlerle şehre, yepyeni bir unvan daha kazandırmanın kerevetine oturuyorlardı.

 

MEVLANA ŞEHRİ DEMİŞLERDİ!

Diyarı Mevlana diye anılmak, Mevlana Şehri diye kabul görmek, kürsülerde, gittiğimiz, karşılandığımız yerlerde iyiydi amma bu isimde bizi kesmedi!

Ne kadar çok unvanımız olursa, o kadar çok dikkat çekeriz, gündemden düşmeyiz gibi düşünenlere, kamuoyu da, basınımız da elinden gelen desteği verdi.

Ne açıklanırsa, neden bahsedilirse, standart başlıklarımızı hemen atıyorduk.

En son Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğr. Üyesi Yaşar Erdemir Hoca, Selçuklu Kümbetlerinden bahsedince, hemen başlıklar atıldı.

Kümbet Şehri Konya diye…

Geçmiş yıllarda da Ilgın, İsmil ve Köşk kaplıcaları ile birlikte, bazı kasabalarda çıkarılan sıcak su kaynaklarının adları sayılarak hemen,

Kaplıcalar Şehri Konya denmişti.

Ahiliğin merkeziyken, Ahiliğin çıkış noktasıyken, Ahiliği yıllar öncesinde, Kırşehir’e kaptıran Konya şimdilerde de,

Ahi şehri olma yolunda!

Bu kadar çok unvana sahip olmak nasıl bir duygudur?

Nasıl bir karmaşadır?

Nasıl bir kargaşadır?

Bu karışıklığın içinden nasıl çıkabileceğimizi bilen var mı?

Birde bakmışsınız, yarın turizmden hiç kapak kaldırmadılar denmesin diye, Alaeddin Tepesi Höyüğü, Çatalhöyük, Boncuklu Höyük derken, diğerleri kazılmamış toplum 350 höyüğe sahip bulunan şehrimiz Höyükler şehri oluvermiş!

 

“OL MAHİLER Kİ DERYA İÇREDÜR DERYAYI BİLMEZLER!”

Unvan icat etme konusunda şimdilik kaydıyla Türkiye’de elimize su dökecek yok gibi görünüyor!  

Her unvanla birlikte, hem anlamlarını, hem de o anlamın karşılığını yarım bıraktığımız bir şehir olduğumuzun hiç kimse farkında değil mi?

Tarım şehri miyiz?

Tarım fuarlarından sonra, ne yaptığımızı, tarımı, hayvancılığı nereden nereye getirdiğimizi el ele vererek değerlendirmek yerine, bu konuda başı çeken kendi kurumlarımızı alkışlayacak yerde, destekleyecek yerde, onları çekiştirmekle, haklarında en olmadık dedikodular çıkarmakla nereye varacağımız sanıyoruz acaba?

Sanayi şehri miyiz?

Sanayide fabrikalar şehri olduğumuz gerçek. Lakin ekonomik krizden nasibini alan sanayimizde işten çıkarılanların acıklı durumunu açıklayan yok! Suriyeli ucuz iş gücüyle sanayi nereye koşuyor? İhracat rekorlarını bu şekilde kırarak mı sanayi şehri oluyoruz sorularının bir cevabı var mı?

Mevlana şehri miyiz?

Mevlana’yı bilmeyiz, Mesnevi’den bi haberiz, Mevlana diyarıyız demek işimize gelir. Mevlana’yı sever miyiz, ne kadar severiz, sevmeyiz de sever mi görünürüz? Amma velakin,  Mevlana üzerinden ticaret yapmaktan da katiyetle vazgeçemediğimiz ayrı bir gerçek!

Divan şairi Hayali bakın ne diyor;

Cihan-ara cihan içindedür arayı bilmezler

Ol mahiler ki derya içredür deryayı bilmezler”

Yani;

 “Dünyayı süsleyen aslında dünyanın içindedir ancak süsleyeni bilmezler / O denizin içindeki balıklar da denizi bilmezler.”

Konya gibi bir şehirde yaşayıp da, bu şehrin farkına varamamak, bu şehir ne şehri diye yorum yapamamak, Konya’yı bilememek, anlayamamak, tanıyamamak nasıl bir duygu acaba?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.