Taş dile gelince

Yusuf Alpaslan Özdemir


Recep Kayalı ismini, yazılarımı ve ‘Kültür Atlası’nı takip eden okurlarım iyi bilirler. Onun editörü olduğu Bilge Kültür Sanat’tan çıkan ‘Taşın Dediği’ adlı hikâyeler toplamını çok beğenmiş ve sonrasında çıkan ‘Kamburuma Üç Sebep’in güzel metinlerine rağmen ‘Taşın Dediği’ni aşamadığını yazmıştım. ‘Taşın Dediği’ hakikaten muazzam hikâyelerden oluşuyordu ve beni çok etkilemişti.
Recep Kayalı konu bulmakta sıkıntı çekmeyen, basit ya da bilinen konuların dahi başarılı bir kurgulamayla hikâyeye çevrilebileceğini ispatlamada mahir bir yazar. Şimdilerde yeni kitabı ‘Bilinen Tüm Zamanlar’la karşımızda. Henüz okumadım; her zamanki gibi okuduktan sonra değerlendirmesini yazacağım tabi ki. Bakalım ‘Taşın Dediği’ tahtını koruyacak mı, yoksa aşılabilecek mi? Göreceğiz…
‘Taşın Dediği’ni merak ettiğinizi düşünüyorum. Yeni kitabı okumadan önce o zaman gelin Recep Kayalı’nın zirvesi ‘Taşın Dediği’ni bir hatırlayalım…
&&&
‘Taşın Dediği’ndeki hikâyeler ‘Kurt Dişinden Kurulan Hikayeler’ ve ‘Solucan Koşusu’ başlıkları altında iki bölümde toplanmış. İlk bölümde dokuz, ikinci bölümde sekiz, toplamda on yedi hikâye yer alıyor kitapta.
İlk bölümde, efsanelerden, mitlerden bolca yararlanılan, başta büyülü gerçekçilik olmak üzere modern kurgu tekniklerinin başarıyla kullanıldığı hikâyeler dikkat çekerken, ikinci bölümde mizah ve ironinin ağır bastığı, şehri, modern hayatı ele alan hikâyeler karşılıyor bizi. Bu tutum; günümüz hikâye kitaplarında görülen aynı üslup ve tarzdaki tek tip hikâye atmosferinden farklı olmasıyla dikkat çekiyor. Rahatlıkla iki kitaba ayrılabilecek hikâyelerin, tek kitapta toplanması okur adına adeta tek taşta iki kuş vurma anlamına geliyor.
‘Taşın Dediği’ okuyucuyu merakta bırakan, sarıp sarmalayan; etkili tasvir, söz sanatları ve kurgu teknikleriyle tesirini an be an okuyucuya hissettiren hünerlere sahip. Hüzün, düş kırıklıkları, baba, şifacılar, aşk gibi geniş bir konu yelpazesi bekliyor okuyucuyu.
İlk hikâye ‘Ulu-ma’da, doğunun ücra kasabalarından birine atanan bir öğretmenin yaşadıkları konu edilmiş. Uğraşılacak pek bir meşgale teklifi olmayan, karla yolları kapanınca dış çevreyle irtibatı kesilen, asık suratlı ve soğuk insanlardan müteşekkil kasaba ve kasabada geçen günler Kayalı’nın ifade kudretini anlatan güzel cümlelerle örülü: “Zaman söylentisi ile bütün köylüyü korkutmaya yetecek bir kurt sürüsü ağırlığında yürüyor içimde. (…) Kar ölülerinin üst üste yığılarak bizleri bu küçücük kasabaya hapsetmeye yakın sert ve asık suratlar müzesi içine kurulmuş bir kasaba. İnsanlar kar gibi sessiz. Öfkeleri hep canlı ama. Böcekler gibi kımıl kımıl bir nefret var hepsinin gözlerinde. İmkân olsa her birinin gözbebekleri, hamam böcekleri gibi mutfağınızdan, banyonuzdan, salonunuzun köşelerinden çıkıp üzerinize yürür.’
Önemli bir öykü dergisinin Temmuz-Ağustos 2019 tarihli sayısında ‘Taşın Dediği’ ile ilgili; ‘Akışın yavaş olduğu öykülerdeki uzun betimlemeler okuyucunun heyecanını azaltarak öykü başlıklarındaki yalınlığın iddiasını gölgeliyor.’ Denmiş lâkin bunun tam tersi, heyecanın kesilmediği, merakımızı diri tutan hikâyelerdeki betimlemelerde bile şiirsel bir dil ve manifestovari nitelemelerle karşı karşıyayız. Kitabı okuyanlar bu durumu bizzat göreceklerdir
Hikâyelerde toplumsal mesajlar da ihmal edilmiyor. Örneğin, yine ‘Ulu-ma’da, yaşadığı kasabanın kurtuluş günü ile alâkalı bir program görevi verilen öğretmenin ‘en büyük başarımız işgalden kurtulmuş olmak’ gibi iç konuşmalarla düşüncelerini dile getiriyor.
‘Çift Badeli Aşık’ adlı hikâye ise Anadolu insanının kültüre ve kültür adamlarına ne derece büyük önem verdikleri şiirlerle desteklenerek anlatılır. Babası ve dedesi de tanınmış bir aşık olan kahramanın, önce gözden düşmesi, sonra tekrar ummadığı bir iltifata mazhar olması, her şey yolunda giderken finaldeki şaşırtıcı olayla ummadığı bir yara alması etkili bir şekilde anlatılır.
Kitaba ismini veren ‘Taşın Dediği’ adlı hikâye de tesirli bir cümleyle başlıyor; ‘Tüm gece inledi babam. Taşa dönüyordu çünkü.’ Hikâyede taşa dönüşen bir baba anlatılmaktadır. Taşa dönüşme mitinden yararlanılan hikâyede, asker olan babanın annesine duyduğu aşkı, ‘vatanı koruması gereken adam kendini aşktan koruyamıyor tabi’ gibi tesirli tasvirlerle anlattığı detaylarla zenginlik kazanıyor.
‘Karım başkasına aşık oldu’ cümlesiyle başlayan ‘Fesleğenler ve Karantina’ tüm çağların ebedi meseleleri sadakat, aile, sevgi gibi konuları psikolojiden de yararlanılarak ele alıyor.
Bir parantez açayım burada… Recep Kayalı, hikâyelerinde boşluk bırakmıyor, vakaların gelişimini aşama aşama özetleyerek her bir hikâyenin sonuna ekliyor.
İkinci bölümdeki hikâyeler aheste ilerleyen, sohbet havasında, olaydan çok duygu ve düşüncelerin ön planda tutulduğu metinler. Evlâdını kaybeden babalar, hemcinslerine ilgi duyan erkekler, işsiz bir gencin çalışma çatışmaları, spor gibi konular bu bölümde toplanıyor. Kitaptaki ‘Gül Masalı’ adlı hikâyeden bir örnek vereyim; ‘Başım ağrıdı yemin ediyorum. (…) Böğüren adamlar duyuyorum. Böğürmek. Yüksek sesle kahkaha atan, kendi aralarında küfürleşerek konuşan iri kıyım abiler yapıyor bunu. Mevki bildiriyorum. Evimin arkasındaki oto yıkamacıdan geliyor sesler. Normalde pencereye çıkıp ‘N’oluyor lan orada! İnsan uyuyor burada kardeşim ayıptır. Getirtmeyin beni oraya!’ falan derdim ama şimdi adamlar iri yarı. Hani pencereyi açıp bunları söylesem karşılığında adamlar bana ‘Gel ulan,’ dese ne yapacağımı bilmiyorum. Aslında merdaneyi kapsam aşağıya insem girerim aralarına. Sırtımı da duvara rastlarım. Allah ne verdiyse saldırırım. Nasıl ama? Güzel plan değil mi? Tamam plan güzel de beni duvardan çekerlerse kötü. Dört beş tane hayvan gibi adam. Bir de merdaneyi kaptırırsak kolu bacağı verirler elime. O yüzden şimdilik en fazla içimden küfredebiliyorum. Yanlış anlamayın. Korkmuyorum. Konu korkmak falan değil de hani tatsızlık çıkmasın. Ayrıca da bir daha baktım da gayet sevimli adamlara benziyor.’
Dikkat çeken bir unsur da hikâyelerde ‘ses’e özel önem verilişi. Anlatıcı, bazı hikâyelerde sesten, gürültüden ziyadesiyle etkilenir ve bu duruma ince ince sitem eder.
Hasılı ‘Taşın Dediği’, her okumada farklı keşiflere yelken açan, farklı tarzları bünyesinde barındıran, Recep Seyhan’ın ‘küçük adamların büyük hikayelerini anlatıyor’, Mehmet Fırat Pürselim’in ‘ Gabriel Garcia Marguez günümüzde Ümraniye’de yaşayan genç bir yazar olsaydı muhtemelen Taşın Dediği’ni yazardı’ dediği nitelikli bir kitap. Bakalım yeni kitap için neler hissedeceğiz?

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.