YOLCU HİKAYESİ

Erol Sunat

Uzun uzun zaman önce, memleketin birinde ticaret konusunda oldukça mahir insanların yaşadığı bir şehir varmış.

Değişik diyarlardan kervanlarla insanlar gelir, alışveriş yaparlar, kimi yaptığı alışverişten hoşnut kalır, kimi ise keşke gitmez olsaydım, keşke o şehre hiç uğramasaydım, yüzüme güldüler, sırtımı sıvazladılar, beni kandırdılar. Bir daha o şehre gitmek mi, tövbeler olsun diye konuşurlarmış.

Aradan birkaç sene geçmiş.

Bir gün, orta yaşlı, sırtında heybesiyle, uzak diyarlardan geldiğini söyleyen bir yolcu, şehrin saman pazarına varmış.

Gözünün iliştiği ilk dükkandan içeri girmiş.

Buyur arkadaş demişler, saman arıyorsan, bu şehrin en iyi samanı bizdedir.

Yolcu, heybesinden ışıl ışıl parlayan bir mücevher çıkarmış, niyetim saman almak değil demiş, bu baba yadigarı mücevheri satmak isterim.

Onlar konuşurken dükkan sahibi girmiş içeri, meseleyi anlayınca;

Burası saman pazarı arkadaş demiş, burada saman alınır, saman satılır!

Yolunu mu şaşırdın?

Deli misin?

Divane misin?

Bu şehirde sarraflar çarşısı var! Var git oraya, bizi mi sınarsın, yoksa saf mısın?

Çık git dükkanımdan!

Yolcu bir başka dükkana doğru yönelirken, konuyu bütün çarşı öğrenmiş.

Açıkgöz saman pazarı esnafından birisi, adamlarından birine, hemen demiş o yolcunun koluna gir, kap buraya getir.

Elindeki mücevheri bu pazarda satmak isten ya ahmak olmalı, yada budala, belki çok saf biridir. Verelim eline bir kaç altın, kapalım elindeki mücevheri.

Bizim altın renkli samanları görünce, burayı sarraflar çarşısı belledi herhalde demiş!

Madem elindekinin değerini bilmiyor, kurtlar sofasına düşmüş sayılır.

Aman ha kaçırmayın bu yolcuyu!

Yolcu bu iz bilmez, yol bilmez, saman pazarına kuzu düştü, kuzu!

Hem de süt kuzusu!

Açıkgöz saman pazarı esnafının adamları, yolcunun girmişler koluna aman ağam demişler, yorulmuşsundur, sana ayran ikram edelim, öğlen aşını beraber yiyelim. Muradın neyse söyle, derdine derman olalım diye alıp getirmişler dükkana.

Esnaf, onu getiren adamına fısıltıyla, aman ürkütmeyin de demiş, bir araba saman fiyatına elindekini alıverelim.

Madem elindekinin değerini bilmiyor, madem yolunu şaşırmış, kendi ayağı ile gelmiş. Kendi düşen ağlamaz demişler.

Yolcu, heybesinden çıkarmış mücevheri, bak bakalım demiş ne eder bu baba yadigarı?

Açıkgöz esnaf, mücevheri elinde evirmiş, çevirmiş, buradan boş dönme demiş iki altın vereyim.

Yolcu, dünyada olmaz, çok daha fazlasını verdiler vermedim demiş.

Esnaf, çıkarmış para kesesini, al şu beş altını, koy git o mücevheri demiş, bundan fazlasını sana kimse vermez!

Yolcu demiş ki;

Sen mücevher nedir bilir misin?

Bilirim, bilmem demiş esnaf, burası saman pazarı, onca sarraf dururken neye geldin buraya?

Yolcu ben demiş, bu mücevheri önce sarraflara gösterdim. Üzüm pazarına, buğday pazarına, odun pazarına da gittim. En son buraya geldim.

Niye geldim bilebildin mi?

Esnaf valla demiş, keyif senin, mücevher senin, alan olduktan sonra dilediğin yerde satarsın!

Yolcu demiş ki;

Satardım amma demiş, hepinizin gayesi, aldatmak ve kandırmak üzerine!

Her pazarda, yalnızca birkaç esnaf, deli misin, divane misin, burada mücevher satılmaz, sarraflar çarşısına git dediler.

Senin gibi birçoğu da, öldüm fiyatına, elimden almak için dünya kadar dil döktüler.

Altın’ın değerinden sarraflar anlar diyeceksin ya…

Öyle sarraf kalmamış. Hepsi ucuza kapmak için yarıştı. Ne olduysa bir anda hepsi söz birliği etmişçesine şu kadar altından fazla etmez dediler. Anladım ki, sarraflar çarşısının sizin pazarlardan hiçbir farkı kalmamış!

Birine bir mücevher satmak istediğimi söyledim. Adam mücevheri görmeden neler anlatı neler.  Sonra çıkardım mücevheri, iyi bir incelediler. Birde babamıza danışalım dediler.

Ne oldu biliyor musun?

Senin bir araba saman fiyatı değer biçtiğin gibi bir fiyat biçtiler. Güya e kadirşinas geçinen onlarmış!

Anladım ki, sarraflar dahil, ekseriyetiniz aynı kafa da.

Bir şeyin gerçek değerini bilenler dahi, bilmezden geliyorsa, bir yerlerde yanlışlıklar var demektir.

İşte siz bu yüzden, adam kıymeti de bilmezsiniz.

Saman pazarında altın, mücevher gibi kıymetli bir şey alınmaz da, satılmaz da. Biz samandan anlarız. Samanın iyisini pazara girişinden biliriz deseydiniz keşke.

Bir umudum saman pazarında kaldı demiştim.

Yanılmışım.

Açıkgöz saman pazarı esnafı, içinden eyvah demiş biz baltayı öyle bir taşa vurduk ki, bu gelen belli ki Sultanın bir adamı. Akşama kalmaz zindanı boylarız ya, haydi hayırlısı derken bir yandan da soğuk soğuk terliyormuş.

Anlaşıldı ağam demiş. Ben seninle böyle bir pazarlık etmedim say. Hatta seni hiç görmedim say. Belli ki bu pazarda göreceğini gördün.

Ben, seni pazarın çıkışına kadar geçireyim. Kusurumuza da bakmazsın artık diyerek, girmiş adamın koluna, pazarın çıkışına kadar yürümüşler ve oradan da yolcuyu uğurlamış.

Birkaç gün sonra, pazarların ve çarşıların ağaları bir araya gelmişler. Demişler ki, adamın biri geldi, şehrin cümle çarşı ve pazarlarını elinde bir mücevherle dolaştı. Kime sattı o mücevheri?

Saman Pazarı Ağası, sorduk soruşturduk, kimseye satmadan, gelen ilk kervana katılıp ayrılmış gitmiş şehirden. Sultanımız böyle bir adamıyla bizi sınadıysa, yerlerden yer beğenin, kırk katır mı, kırk satır mı düşünün artık demiş. Ağalardan biri, neden biz böyle olduk ağalar demiş, neden yolumuzu şaşırdık, illa böyle bir sınanmadan geçmemiz şart mıydı?

Herkes eğmiş başını önüne, düşüncelere dalıp gitmişler!

Şehir Şehire, Yolcu Yolcuya, Pazar Pazara, Çarşı Çarşıya, Esnaf Esnafa benzer.

Bir kıssadır anlatılan, her kıssadan bir hisse almak hoştur denilmiş. Ne kimse darıla, ne üzerine alına, ne de gönül koyula.

Sürçü lisan eylediysek affola…

İnşallah bir daha ki sefere daha güzel bir hikaye anlatırız…

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.