“Çocuklarımızın çocukluk fotoğrafı olmayacak”
Çiğdem Kurut'un Röportajı
Yalnızca bir kare büyüledi. O karede bazen bir yüz ifadesi, bazen bir renk, bazen de arka planda yer alan ama insanın içine işleyen bir hüzme yer aldı. O kare bazen çok ünlü bir markanın reklamı oldu bazen de ifadelere bile ihtiyaç duymayan haberin fotoğrafı. Tek bir kareyle çok şey anlatıldı, anlatılmaya çalıştı. Paris’te kendi stüdyosunda bir kareyle çok şey anlatan, Christian Dior’un çekimlerinin yapıldığı Paris Opera Garnier Binası’nda fotoğraf çekmeyi başaran isim olan Moda Fotoğrafçısı Erkan Barış’la fotoğrafı konuştuk. Röportaj için de elbette kilometrelerin önemi yoktu...
Erkan Barış ve Paris. Bu süreci anlatır mısınız?
Sivas’ta doğdum ama 1 yaşındayken İstanbul’a 10, 11 yaşlarında da ailemle Paris’e geldik. Burada kolej ve lise okudum. İlk seneler çok zorluk çektim. Dil ve adaptasyon problemleri yaşadım. Liseden sonra eğitimime, Paris’te özel bir üniversitenin fotoğraf bölümünde devam etmeye karar verdim ve oraya devam ettim. Sonra da kendi atölyem Studio 13 +’yı açarak çalışmalarımı sürdürüyorum.
Neden fotoğrafçılık?
Bunun cevabını asla bilmeyeceğim. Çocukluktan beri müzik hobim var, piyano ve gitar gibi aletleri çalmayı çok seviyorum. Yani sanatla ilgili her şey beni çekiyor ama fotoğraf dünyası beni kendine hayran bıraktı. Özellikle moda fotoğrafları veya portreler. Modanın baş şehri Paris'te moda fotoğrafçılığı okumak çok büyük bir şans benim için. Şu sıralar kendi porfoliom üzerinde çalışıyorum, mesela burada ajanslardan, model, makyöz, kuaför veya stilist bulmak çok rahat ve basit olabiliyor. Oysa ki Türkiye’de olsaydı bu saydıklarım için yüklü paralar harcamak zorunda kalırdım.
Fotoğraf çekmek ne hissettiriyor?
Yeni şeyler ortaya koymak ve onları bir yerlerde görmek çok zevk veriyor. Mesela geçenlerde bir ajans için çok ünlü bir komedyenin portrelerini çektim. O fotoğrafları farklı sitelerde görmek, insanların fotoğrafları 10 binlerce kez beğenmesi bir nevi gizli kahraman gibi hissettiriyor. Bence dünyanın en zevkli mesleklerinden biri.
Özellikle cep telefonlarının da akıllanması nedeniyle fotoğraf merakı iyice arttı. Kaliteyi nasıl etkiliyor?
Yeni nesil olarak aslında çok şanslıyız. Eskiden bir fotoğraf çekmek için önceden peliküller satın alıp, sonra makineye koyup çekmeye başlardık ve 25’ten ya da en fazla 36’dan fazla çekemezdik. Kaldı ki o fotoğrafları görmek için günlerce beklerdik. Ama şimdi öyle değil. Yeni çıkan ve her şeyi yapan telefonlar sayesinde, her anı ister fotoğrafa ister videoya çekip aynı saniye tüm dünyayla paylaşabiliyoruz. Ama bu işin çok çok negatif bir yanı daha var. Bence bu teknoloji aslında bir yandan da fotoğrafı öldürüyor. Mesela diyebilirim ki gelecek neslin yani çocuklarımızın kendilerine ait çocukluk fotoğrafı bile olmayacak. Evimde dedemle annemin fotoğrafları var. Duvarda asılı ve en az 45 yıllık bir fotoğraf. O fotoğraf belki daha uzun seneler orada asılı kalacak. Çerçevenin içinde, hiç eskimeden. Ama bu gün cep telefonuyla günde 10 fotoğraf çeken gençlik, yarın o telefonlar kırıldığı, kaybolduğu zaman veya yenileri geldiği zaman çoğunu kaybedecek. Bir fotoğraf kağıda basılmadığı veya duvara asılmadığı sürece fotoğraf değildir. O sadece elektronik nano bilgilerdir, "jpeg” gibi isimlerdir"
Fotoğrafı kağıda aktarmak da bir sanat mı sizin için?
Eğitim aldığım okulda haftada 4 saat print dersi de var ve her öğrenci belki haftada 10 tane çektiği fotoğrafı büyük format olarak kağıta çıkartıyor. Çünkü o bile başlı başına bir meslek. Bunu bir de 4 saat laboratuarda pelikülleri önce siyah odada, ondan sonra ise farklı farklı prosedürden geçirdikten sonra kağıda dökmek önemli bir iş. Mesleğin özünü öğrencilere aşılıyorlar. Şimdiki yeni makinelerle çektiklerimize bakıp görsek de, eski makinelerle çekip sonra saatlerce uğraşıp kağıda çıkardığımız zaman, o samimiyet çok başka oluyor. Yani o kağıda gelene kadar hiç bir elektronik alet kullanmadan. İşte o an insan kendisine “Ben fotoğrafçıyım” diyebiliyor
Bu işi profesyonel yapmak isteyenlere ne tavsiye edersiniz?
Fotoğrafçılığın her şeyden önce bir sanat olduğunu asla unutmalarını. Bir müzisyen her zaman farklı farklı müzik dinler. Bir yazar hep kitap okur. Bir yönetmen hep farklı farklı filmler izler. Bir nevi kendi kültürlerini beslemektir bu. Fotoğrafla uğraşan insan için de aynısı geçerlidir. Mesela moda fotoğrafçısı için de aynı şey söz konusu. Yani fotoğraf kültürünün güçlü olması için bol bol kendimizi imajlarla doyurmak gibi bir şey bu. En büyük tavsiyem de onlar için budur. Tabi amatör de olsa, her zaman bunun teorisini de okumalarını tavsiye ediyorum. Bütün sanat meslekleri teoriden başlayınca güzel sonuçlar verir. Teori ne kadar fazla olursa, yaratıcılık o kadar fazla olur.
Türkiye’de sizin alanınızda bu işin profesyonel yapıldığını düşünüyor musunuz?
Özelikle Türkiye’deki moda fotoğrafçılığı Avrupa’ya göre çok uzakta. Çünkü Avrupa’daki moda imaj kültürü doğal olarak her zaman dünyanın öbür ülkelerine göre bir adım önde. Ama bu demek değil ki Türkiye’de iyi fotoğraf sanatçısı yok. Mesela Nihat Odabaşı, Emre Güven veya dünyaca tanınmış Mert Alas gibi harika fotoğrafçılar da var.
İşinizde örnek aldığınız kişiler var mı?
İşimde örnek aldığım üç fotoğrafçı var; Mark Seliger dünyaca ünlü portre fotoğrafçısı, Helmut Newton ağırlıklı siyah beyaz moda fotoğrafları çeken ve 2004 yılında hayatını kaybeden bir fotoğrafçı. Ama en başta Mert Alas. Onun fotoğraflarına hep hayran kaldım. Onun fotoğraflarını, onun ismini veya Türk olduğunu bilmeden önce sevdiğim, dünyaca tanınmış bir moda fotoğrafçısı.
Bakmakla görmek arasındaki fark sizce ne?
Bakmakla görmek arasındaki fark aslında çok basit. Bakmak şahitliği, görmek derinliği ifade eder. Özelikle fotoğrafçılıkta veya sinema yönetmenliğinde bunlar bu işin özüdür Bakmak sadece gözledir ama görmek; akıl, kalp ve gözün devreye girmesiyle gerçekleşir. Bakışta geçicilik, görüşte seçicilik vardır. Bakmak en fazla tanımakla, görmek anlayıp kavramakla sonuçlanır. Mesela bakan kişi anlatır, gören kişi sorgular ve yorumlar.
Ya fotojenik olmak. Fotoğrafta güzel çıkmadığımızdaki tek sığınağımız mı?
Aslında cevabi yok. Yani yapılması istenen fotoğrafla ilgili bence. Mesela moda fotoğraflarında fotojeniklik çok önemli. Modelin yüzünün simetrik olması, teninin temiz olması, vücut hatlarının ince, boyunun uzunluğu falan belirleyici. Çünkü moda fotoğrafları daha çok ticari olduğu için daha fazla ışık, daha fazla komposizyonla modeller göz önüne gelir. Ama demek değildir ki bu özellikleri olmayan bir kişi fotojenik değildir. Bazı Amerikan aktörleri hiç ama hiç fotojenik değil. Mesela bir Antony Hopkins, ya da Jim Carrey, John Malkovich. Ama fotoğraflarına bakıldığında çok güzel görünür. Çünkü kendilerini filmlerde gördüğümüz için bize tanıdık ve fotojenik gelir. Fransa’da bazı portrelerde model dediğimiz kişinin çok güzel bir yüzü olmaz. Hatta tam tersi hiç ama hiç yakışıklı bir manken değildir. Ama fotoğrafçı onu öyle güzel kullanır ki o fotoğrafa duygu verir. Belki bildiğimiz mankenden daha harika çıkar. Çünkü portre fotoğraflarında önemli olan modelin gönderdiği duygudur. Bunun en büyük örneği Ünlü portre fotoğrafçısı Mark Seliger. Yani gördüğünüz gibi cevabı hem var hem yok.
Bir moda fotoğrafçısı olsanız da Konya’da neyin fotoğrafını çekmek istersiniz?
Konya’da en çok görmek ve fotoğraf çekmek istediğim yer Mevlana Müzesi. Elbette bir şehre gelince insan her yeri, her sokağı gezip dolaşmak, o şehrin insanlarını tanımak ister. Dünyaca tanınan o yeri sadece resimlerde, hatta bazı filmlerde görmek insan daha da motive ediyor. Ben de Konya’daki o mistik havayı, insanları merak ediyorum. Bir şehri bazen bir çocuğun yüzünde, bir yaşlının bastonunda görmek mümkün.
Kaynak:Pusula Haber
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.