Edebiyata adanmış bir hayat

Edebiyata adanmış bir hayat
Öyküyü sanat yapan sanatçılar listesine adını yazdıran ve 4.’sü düzenlenen Necip Fazıl Kısakürek ödüllerinde hikaye-roman ödülüne layık görülen, kalem oynatmayı yıllardır başarılı bir şekilde yürüten Üstad Necip Tosun ile söyleşi gerçekleştirdik

ÖYKÜNÜN DUAYENİ NECİP TOSUN, PUSULA’YA KONUŞTU..

Necip Tosun’u kendi kelâmından tanıyabilir miyiz?

Fazla iddialı olmazsa yazıya, edebiyata adanmış bir hayat diyebiliriz. Gündelik hayatımda her zaman öncelikli tercihim edebiyat olur. Hep ona zaman artırmakla geçer günlük uğraşım. Ailemden, işimden, dostlarımdan zaman alır edebiyata aktarırım. Edebiyatla arama girecek her şeyden uzak durmaya çalışırım hatta cep telefonum bile kapalı olur. Çünkü edebiyatın insandan bir hayat talep ettiğine inanırım. Siz ona koşulsuz teslim olmadan o gizlerini, güzelliklerini size açmaz.

Şair, yazar, fikir, sanat ve aksiyon adamı; Sultanu’ş Şuara unvanına sahip Necip Fazıl Kısakürek’in, manevi ve kültürel mirasını yaşatmak amacıyla Star Gazetesince düzenlenen Necip Fazıl Ödülleri’nin 4.’sü geçtiğimiz günlerde Kültür ve Turizm Bakanlığının desteğiyle gerçekleştirildi. Sizde hikayeciliğiniz ve hikayeler üzerine yaptığınız araştırmalardan dolayı “Necip Fazıl Hikaye-Roman Ödülüne” layık görüldünüz. Bu duygunun bir tarifi varsa bize dillendirir misiniz?

-Necip Fazıl adına düzenlenen bir ödülde teveccühe mazhar olmak benim için onurdur. Özellikle değerli jürisi, iyi organizasyonu ve yaygın tanınmışlığı olan bir düzenlemede ödül almak bir yazarı her anlamda mutlu kılar. Yazara şevk ve heyecan verir. Yazdıklarının boşa gitmediğini, emeklerinin karşılık bulduğunu somut olarak hissettir. Çünkü ülkemizde yazının geri dönüşü pek yoktur. İnsan bazen böyle durumlarda kendisini yazar olarak hissediyor.

Öykü, hikâye ve roman arasında ki temel farklar nelerdir?

-Aslında bu sorunun cevabı olaya nasıl baktığımızla ilgili bir durum. Öncelikle kastettiğimiz bir “yazınsal tür” ise arada bir fark yok. “Öykü” derken de “hikâye” derken de aynı yazınsal türü adlandırırız. Ancak dilsel gelişmeler sonucu kelimelerin yeni anlam boyutlarıyla düşünüldüğünde araya farklılık koymak da mümkündür. Bu anlamda öykünün günümüzdeki aldığı yeni biçim düşünüldüğünde bu metinlere öykü demenin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Örneğin Mevlâna’nın Mesnevi’sinde anlattıkları öykü değil de hikâyedir. Buna karşın Rasim Özdenören’in günümüzde yazdıklarına öykü denmelidir. Bir başka deyişle geleneksel edebiyatımızda bir yazınsal tür olarak algılanmayan bu tür anlatılara hikâye denmesinde bir sakınca yoktur ve doğrusu da budur. Ancak modern biçimiyle yazınsal bir tür olarak ortaya çıkışıyla birlikte bu metinlere öykü denmesinin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Bilindiği gibi Türk edebiyatında “hikâye” çok geniş anlamlar içeren bir kavramdır. İlk dönemlerde roman için bile “hikâye” terimi kullanılmıştır. Örneğin Halit Ziya’nın “roman” üzerine yazdığı kuramsal kitabının ismi Hikâye’dir. Daha sonra roman terimi kullanılsa bile aynı anlamda hikâye teriminden de vazgeçilmemiştir. İlerleyen zamanla birlikte edebiyat dünyamızda “roman” ve “hikâye” terimleri gerçek anlamlarında kullanılmaya başlanmıştır. Son dönemlerde hikâye yerine öykü terimi yaygınlık kazanmıştır. Dil tartışmalarına girmeden söylersek, hikâye yerine öykü sözcüğünün benimsenmesi, bu anlamda yerinde olmuştur. Çünkü daha çok anlatılan şey, olay ve konuyu kapsayan bir terim olan hikâye, öyküyü içermekle birlikte, gündelik dilde geniş bir anlam alanı olduğu için yanlış anlaşılmalara neden olmaktaydı. Oysa modern bir form olan öykü, hikâyenin belli bir disiplinle anlatılmasıydı. Böylece öykü sözcüğüyle birlikte, yeni form olan öykü de yeni adına kavuşuyordu. Artık roman, öykü değil hikâye anlatıyor; roman da öykülerden değil, hikâyelerden oluşuyordu. Dildeki bu gelişme karşısında öykü sözcüğü farklılaşmıştır. Bu farklılığı şöyle de açıklayabiliriz. Eğer sokakta bir trafik kazası oldu, beş kişi öldü dersek ve bu olayı da anlatırsak bir hikâyeden söz edebiliriz. Ancak o trafik kazasını bireysel bir dramdan yola çıkarak ele alır bir edebî disiplinle yazarsak öykü yazmış oluruz. Bu anlamda hikâye “anlatılan” bir şey, öykü ise “yazılan” bir şeydir. Bu nedenle “hikâye” sözcüğünün geleneksel anlatılarımızdaki anlatma biçimlerinden biri anlamında kullanılması daha yerinde olur. Günümüz yazınsal tür anlamında ise bu anlatılara öykü demek yerindedir.

Sayısal olarak bazı verileri göz önünde bulundurduğumuzda toplumsal anlamda okumaktan kaçınıyoruz. Geniş anlamda milletinizin öyküye bakışı yeterli düzeyde mi?

-Ne yazık ki toplum olarak az okuyoruz. Televizyon, sosyal medya, gazete okumalarından nitelikli eserleri okumaya vaktimiz olmuyor. Bu az okunmadan tabii ki öykü de etkileniyor. Edebî eser olarak roman okuması ön planda. Ama bu da daha çok popüler romana yönelik bir okuma. Nitelikli esere özellikle öyküye ilgi de yeterli düzeyde değil.

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümü’nden mezun oldunuz. Sayısal bir bölüm olmasına rağmen sözel alandaki yaratıcığınız daha ön planda görünüyor. Mesleki kariyerinizi de göz önünde bulundurursak başarınızı nelere borçlusunuz?

-Kuşkusuz sadece yazı yazarak geçinmek, Türkiye şartlarında olanaksız. Edebiyatçılar ekmek parası için bir yandan da çalışmak zorundalar. Ne var ki bunun yazardan neler götürdüğü iyice araştırılmalı. İkisini bir arada sürdürmek ise epey sıkıntılı. Türkiye’de hem bürokraside hem de sanat-edebiyatta başarılı olmak zor. Çünkü bürokrasiye ağırlık veriyorsanız sanat-edebiyatı ertelemek, sanat-edebiyata önem veriyorsanız bürokrasiyi geri planda tutmak zorundasınız. Daha açıkçası hem iyi bir yazar hem de iyi bir bürokrat olmak mümkün değil. Bu anlamda Ankara, bürokrasinin ezip, öğütüp bir kenara fırlattığı eksik/yarım yazarlarla, sanatçılarla dolu. Yazarlık, hayatımızı ona sunmamızı ister. Yalıtılmışlık, adanmışlık, yalnızlık ister. Benim ise öncelikli tercihin edebiyat oldu. Bürokrasinin teklif ettiği yönetici kadrolarını yazarlığımı etkileyeceği endişesiyle kabul etmedim. Ben yazarlığı tercih ettim.

Öykülerinizi yazarken daha çok gerçek yaşamdan mı yoksa hayal dünyasından mı besleniyorsunuz?

-Her ikisinden de. Edebî yaratının oluşumunu, doğasını anlayabilmek için yazarların aktardıklarına baktığımızda her eserin doğuş gerekçesinin farklı olduğunu görürüz. Kimi rüyalardan beslenir kimi kitaplardan kimi hayattan. Ama tümü bir dikkatin, dil bilincinin ve edebiyat yaklaşımının sonucu hayatiyet kazanır. Yazar nereden beslenirse beslensin onu yazdığı türün gerekleriyle biçimlendirir. Kuşkusuz bütün yazınsal yaratıların kaynağı insandır, hayattır, muhayyiledir.

Eserleriniz yayına girmeden önce ki çalışma, hazırlık ve oluşum sürecinden bize bahsedebilir misiniz?

-Özellikle kuram, inceleme, değerlendirme yazılarında uzun bir araştırma, inceleme, not alma süreci içerisinde çalışırım. Konuyla ilgili tüm kitapları okur, tartışmaları not ederim. Daha sonra bunlar üzerinde yeni bir şey söylemek üzere yazının başına otururum. Eğer bunca söylenen şeylerden sonra bu konuda yeni bir şey söyleyemeyeceksem asla o yazıyı yazmam. Öykülerimde de öyle… Bir çırpıda yazdığım öykü çok azdır. Daha çok bölüm bölüm, uzun bir zaman diliminde yazarım. Artık ekleyecek, çıkaracak hiçbir şeyin kalmadığına inandığım anda da tamam derim. Yazıyı yazdıktan sonra telaşla dergilere asla göndermem. Onun da bir demlenme zamanı vardır

Öykülerinizde konuşma diyaloglarından ziyade betimlemelere, sembollere, gönderme ve çağrışımlara yer veriyorsunuz. Bunu başlıca sebebi nedir?

-Öyküyü bir bütünlük içinde oluşturabilmek için çok zaman harcıyorum. Şiir yazar gibi her cümle geçişlerini özenle yerleştirmeye çalışırım. Bu nedenle bir oturuşta öykü yazan yazarları hep gıpta ile izlerim. Oysa ben metinler üzerinde günlerce çalışırım. Sesli okurum, müziği, akışkanlığı yakalayamadığım yerleri, bölümleri yeniden yazarım. Tasvir, imge ya da kelimelerin çağrışım halkalarıyla alttan alta bir ritim oluşturmaya çalışırım. Başarıp başarmadığım ayrı bir konu ama öyküde bir “bütünlük” ve “akışkanlık” yaratmaya çabalarım.

Eserleriniz arasında “Şunu okumadan olmaz.” dediğiniz bir kitap var mı?

-Seçme yapmak çok zor. Ama Doğu’nun Hikâye Kuramı ve Modern Öykü Kuramı kitaplarına çok emek vermiştim. Bu iki kitabı önerebilirim.

Modern öykü kuramı denildiğinde aklımıza neler gelmelidir?

-Dil başarısı, anlatıma denk düşen atmosfer, duruş, yenilik, çoğaltmaya uygun yapı, anlatımda odaklaşma modern öykünün ortak özellikleridir. Ne var ki sanatta statik, değişmez denilen kurallar zamanla yıkılıyor, türler yeni alanlara açılıyor. Kaldı ki öykü, tıpkı diğer yazınsal türler gibi kuralları belirlenmiş, durağan, indirgenmiş, sabitlenmiş bir tasavvur değil, duygusal/dilsel/zihinsel sürekli bir yaratım sürecidir. Öykünün yönelimi ne olursa olsun kopmadığı tek şey yaşantıdır. Bu nedenle de akıp giden hayatı bir öykücü gözüyle kavrama, somutlama ve tanımlama çabası sürekli değişir.

Bütün bunlar bir bakıma gerçeğin ne denli çok yönlü olduğunun da göstergesidir. Kuşkusuz her sanatçı, yaşadığı deneyleri karşılayıp onu sanat katına yükseltecek estetik, dil ve biçim arayışı içerisinde olacaktır. Bu da sürekli değişimi zorunlu kılar. Bu nedenle kuramlar, kurallar geçici, yapıtlar ise her zaman kalıcıdır. Kuşkusuz kurama göre, kurallara göre sanat yapılamaz, yapılmamalıdır. Zaten güçlü yapıtlar, kendilerini bir “edebiyat modeli” olarak sunar. Edebiyatta başkalarına benzemek değil, benzememek; kendi olmak, özgün olmak temel hedeftir. Bu bir yaratı coşkusudur. Yazı elbette bireysel bir etkinliktir.

 En büyük hedefiniz nedir?

-Yaşadığım hayatın hakkını vermek en büyük hedefim. Yazıyla, güzellikle geçen iyi hayat.

Yazarlığa ilk adımını atmak isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?

-Yazmak, çileli, zor, neredeyse karşılıksız bir hayata talip olmak demektir. Çünkü edebiyat insandan bir hayat talep eder. Siz ona koşulsuz teslim olmadan o gizlerini, güzelliklerini açmaz. Edebiyat asla flörtü kabul etmez apaçık bir evlilik ister. Bu bağlamda okuma/yazma ile hayat arasında çelişik bir durum var. Bir başka deyişle okuma/yazma ile hayat arasında bir seçim yapmak şart: Ya gündelik hayatın sıradan ilişkileri ya da “örnek bir çilekeş hayatı”. Yazıyı seçmeden, bu alanda ısrarlı olmadan kalıcı olmak zordur. Öyküye, şiire, romana nitelik olarak en üst basamaktan başlayıp sonra arkasını getirmeyen, getiremeyen, yaptıkları işe ara veren, susan, giderek yaptıkları işten uzaklaşan yazarların bu tutumu öğreticidir. Ne kadar nitelikli olurlarsa olsunlar edebiyattan uzaklaşma, uzun aralar verme yazarı yok eder. Edebiyat tarihi bu unutulmuş yazarlarla doludur. Bu nedenle genç öykücü için birinci kural ısrar ve adanmışlıktır. Edebiyat uğraşısı ne gelir geçer bir heves ne de belli zaman aralıklarına sıkıştırılmış bir uğraştır. Bütün bir hayatı kapsar ve ısrar, devamlılık ister.

RÖPORTAJ: HASAN DURUCAN

[email protected]

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.