Fikir Dünyası
YAPAY ZEKÂNIN SIRLARI - Ahmet Faruk Karaca
Öncelikle Yapay zekâ nedir? Onu anlatmaya çalışacağım. Yapay zekâ sayısal mantık yürütme, hareket, algılama, öğrenme, insan gibi davranışlar sergileme, fikir yürütme gibi birçok beceriye sahip yazılımsal ve donanımsal sistemler bütünü diyebiliriz. Bir de yapay zekanın yanında Makine öğrenimi (Machine learning), Derin öğrenme (Deep learning) gibi yapay zekayı kapsayıcı kavramlar vardır.
Peki giderek ilerleyen günümüz teknolojisinde yapay zekanın yeri nerde? Yapay zekâ günümüzde kendi kendini park eden otomobillerde, trafikte çokça kullandığımız navigasyonlarda, cep telefonlarında, oyunlarda ve daha sayamadığım birçok alanda kullanılmaktadır. Hayatımızın büyük bir kısmında rol oynayan yapay zekanın nasıl çalıştığına değinmek istiyorum.
Yapay zekayı eğitmeyi aslında ben bir insanın enstrüman öğrenmesine benzetiyorum. İlk başta sadece notaları basmakla başlamak. Sonradan parçalar çalabilmek, yeni parçalar yazabilmek gibi. Yani öğrendikçe gelişmek gibi. Yapay zekayı insan beynine göre biraz farklı çalışıyor. Örneğin biz bir hayvanı öğrenirken mesela fil deriz ki büyük kulakları var hortumları var vs. gibi tarif ederiz. Ama yapay zekâ eğitilirken tarif edilmez binlerce fotoğraf yüklenir ve bu gördüğün fildir bu gördüğün fil değildir denir. Ve daha sonra bir fil görünce yüklenen fotoğraflardan fil olup olmadığını anlıyor. Yapay zekâ öğrenmesinden bahsetmişken çok ilginç olan Turing testi örneğini vermek istiyorum. (1) Turing Testinin içeriği kısaca şöyledir: birbirini tanımayan birkaç insandan oluşan bir denek grubu birbirleri ile ve bir yapay zekâ diyalog sistemi ile geçerli bir süre sohbet etmektedirler. Birbirlerini yüz yüze görmeden yazışma yolu ile yapılan bu sohbet sonunda deneklere sorulan sorular ile hangi deneğin insan hangisinin makine zekâsı olduğunu saptamaları istenir. İlginçtir ki, şimdiye kadar yapılan testlerin bir kısmında makine zekâsı insan zannedilirken gerçek insanlar makine zannedilmiştir.
Yapay zekâ hayatımızı kolaylaştıracak birçok görevi üstlenir oldu. Kendi kendine giden otomobiller, sanayide çalışan robotlar, hastanelerde kanser tanısı yapan teknolojiler vs. Peki bu yapay zekalar kusursuz mu? Aslında yapay zekalar pek çok insanında ölümüne sebep olmuştur. Örneğin sürücüsüz araçlar ne yazık ki birçok insanın ölümüne yol açmıştır.
Yapay zekanın gücünden bahsetmek gerekirse bilişim uzmanlarının fikrine değinmek istiyorum. (2) Bilişim uzmanları, bir insanın hepsi aynı anda paralel olarak çalışan 100 milyar nöron bağlantısının toplam hesap gücünün alt sınırı olan saniyede 10 katrilyon (1.000.000.000.000.000 = 10^15) hesap düzeyine 2025'te erişeceğini düşünüyorlar.
Beynin bellek kapasitesine gelince, 100 trilyon bağlantının her birine 10.000 bit bilgi depolama gereksinimi tanınırsa, toplam kapasite 10^18 düzeyine çıkıyor. 2020'ye gelindiğinde insan beyninin işlevselliğine erişmiş bir bilgisayarın fiyatının 1000 dolar olacağı tahmin ediliyor. 2030'da 1000 dolarlık bir bilgisayarın bellek kapasitesi 1000 insanın belleğine eşit olacak. 2050'de ise yine 1000 dolara, dünyadaki tüm insanların beyin gücünden daha fazlasını satın alabileceksiniz.
Son olarak Yapay zekanın daha ne kadar gelişeceği ve hayatımızı ne kadar etkisi altına alacağı hep bir muamma olarak kalsa da ileride adından sıkça söz edeceğimiz kesin.(https://tr.wikipedia.org/wiki/Yapay_zek%C3%A2 (1), (2))
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------
BEYİN, BOŞ BIRAKMAYA GELMEZ - Tevfik Çalkayak
Buradaki izah edilen "beyin" kafatasımızın içinde, organizmanın işlevlerini denetleyen, duyum ve bilinç merkezi olan organ. O nedenle annelerimiz "Yazıya bak bey!" diye hemen olaya atlamasınlar. Türkçemizin bize bahşettiği bir lütuf bu.
Başlığımız, metnin her ne kadar beyni boş bırakırsak yaşanacak senaryoları anlatacağı gibi görünse de ben, "Neden boş bırakmamalıyız?" sorusunu boş bırakınca yaşanacak senaryolar yerine, "dolu" bırakınca yaşanacak senaryolar şeklinde cevaplamak istedim.
Farelerle yapılan labirentte yön bulma deneylerine hepimiz az çok hakimizdir. Bu tür deneylerde labirente çeşitli yollarla ulaşılabilecek bir ödül(yiyecek) konur ve hayvanların o ödüle ne kadar sürede ulaştığına, bazı durumların ve ilaçların bu yeteneği nasıl etkilediğine dair araştırmalar yapılır. Farelerin bu karmaşık yolları nasıl bulduğu hakkında yapılan beyin araştırmaları, beyindeki öğrenme ve hafızadan sorumlu hipokampüs bölgesini işaret ediyordu. Bu bölge adeta hayvanın beyninde bir yön bulma sistemi olarak işlev sağlıyordu. Hipokampüsün uzun yıllar öğrenme ve hafızadan sorumlu olduğu bilindiğinden bu yeni keşif, araştırmacıların aklına şu soruyu düşürdü. Acaba insan dahil tüm memelilerde, hatta kuş ve sürüngenlerin beyninde de bulunan bu bölge, insanda da aynı işleve sahip olabilir miydi?
Bu soru bir dizi araştırmayı tetikledi ve beyin hakkında devrim niteliğinde birçok değişimlere neden oldu. Gerçekten bu bölgenin, insanlarda da üç boyutlu uzayda yön bulmayla ilişkili olduğu keşfedildi. Bu sonuçtan dolayı hepimizin de aklına gelebileceği gibi araştırmacılar "Bu yön bulma özelliğini çok kullanan insanların hipokampüs bölgeleri, normal insanlarınkine göre farklı mıdır?" sorusuna yöneldiler. Cevabı araştırmak üzere bu konuda en iyi adaylar olan taksi şoförleriyle çalışmaya başladılar. Araştıma sonucunda taksi şoförlerinin beynindeki hipokampüs bölgesinin, normal insanların beyniyle karşılaştırıldığında hacim olarak %30 daha oranında daha büyük olduğu keşfedildi.
Evet canım insan "beyin, boş bırakmaya gelmez". Yapılan bu gibi araştırmalar beynin çalıştırıldıkça uyum sağladığını, değiştiğini ve geliştiğini (hem zihinsel hem anatomik olarak) göstermiştir. Hatta taksicilerle yapılan bu araştırma, beyin hakkında o zamanlar kabul edilen "Beyin gelişimi belli bir yaştan sonra durur." bilgisini de değiştirerek bir devrim niteliğindedir. Yani -yaş ilerledikçe yavaşlasa da- kaç yaşında olursak olalım beynimiz ömrümüzün sonuna kadar öğrenmeye, gelişmeye ve değişmeye devam eder. Bu nedenle elimizden geldiğince beyni boş bırakmamalıyız. Fakat günümüz çağında hem bilgiye ulaşmanın kolaylığı, hem de bilgi kalabalığının neden olduğu "doğru bilgi" kıtlığından dolayı da beyni ne ile beslediğimize dikkat etmeliyiz.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
REFAH DÜZEYİ YÜKSEK ÜLKELERİN ORTAK NOKTASI NEDİR? - Hüseyin Talha Madenci
Mehmet Akif’in “Bir kemik bir deridir kalmadıysa diri / Nerde evvelki refahın acaba onda biri” dizelerinde yazdığı “refah” dilimize Arapçadan geçmiş olup “geçim rahatlığı ve bolluğu” demektir. Geçim rahatlığı ve bolluğu her ülkeden ülkeye farklı olacağından dolayı ekonomistler ülkeleri refah seviyelerine göre sıralamışlardır. Buna “refah ekonomisi” adı verilir. Refah ekonomisinde bir makroekonominin kaynaklarının ve gelirlerinin dağılımı o ekonominin etkilediği vatandaşların refahı hakkında yorum yapmayı sağlar. Yorum yapacak veriler ise İnsani Gelişme Endeksi metodolojisi kullanarak elde edilir. Yapılan birçok araştırma sonucu ülkeler en fazla 1 puan alacak şekilde puanlanır ve her 0.100’lük birim, bir alt veya bir üst sınıfı gösterir. İnsani Gelişme Endeksi’nde en gelişmiş ülkeler 0.900 üstü puan alan ülkelerdir ve bu ülkelerden toplam 24 tane (2019 raporuna göre) vardır. Bir ya da birçok özellik bu ülkelerin sıralamada yükselmiş olmasını sağlamıştır
Öncelikle, neler olamaz diye düşünerek elimizdeki seçenekleri aza indirmekte fayda var. Coğrafi konum olamaz çünkü Singapur, Avustralya ve Almanya farklı konumlardalar. Nüfusun azlığı veya çokluğu büyük bir etmen diye düşünebiliriz fakat 10,72 milyonluk nüfusuyla İsveç ve 327 milyonluk nüfusuyla ABD, bu ihtimali de eler. Din akla gelen bir seçenek fakat bu ülkelerin bazıları Hıristiyan, bazıları dinsiz, biri ise Yahudi’dir. Bu sonuç cevabın din olmadığını gösteriyor. Bu ülkelerin kazandıkları paraya bakarsak, bunların hepsi G20’ye dahil değil, öyle ki G20’nin içinde bulunan ülkemiz bu listede 72’nci sıradadır. Bu nüfusları, kaynakları ve daha birçok farklılıkları olan ülkeleri kazandıkları paraya göre değerlendirmek haksızlık olur. Kişi başına GSYİH(Gayri Safi Yurt İçi Hasıla)’lerine bakmak hem daha adil hem de bizi sonuca götürecek yöntemdir. Veriler kişi başına GSYİH’si en çok olan 20 ülkeden 16’sının, refah düzeyi yüksek ülkeler sıralamasında olduğunu gösteriyor. Sonuç olarak refah düzeyi yüksek ülkelerin ortak noktası dünya ekonomisindeki tek söz sahibine, yani kapitalizme boyun eğmektir. Kapitalizm piyasada sürekli ve olabildiğince rekabet ister ve rekabet tüketiciye ulaşan malın daha iyi ve daha ucuz olmasıyla sonuçlanır. Bunların hepsi tüketicinin yani halkın yaşam kalitesini arttıran etmenlerdir. Kapitalizmin olmadığı ya da benimsenmediği ülkelerde rekabet düşük olacağı için ürünler pahalı ve kalitesiz kalabilirler çünkü tüketicinin başka bir alternatifi yoktur. Örneğin, bir ülkede tek bir telefon servis sağlayıcısı var ve bu sağlayıcı fahiş fiyatlarına ve sunduğu kötü servise rağmen halk tarafından tercih ediliyor. Çünkü başka hiçbir alternatifi yok.
Son olarak, Türkiye’nin arttırması gereken durum ülkedeki rekabettir. Kişi başına GSYİH sıralamasında 68’inci sırada bulunan ülkemizin bu sıralamada yükseldikçe refah seviyesinin artacağı aşikardır. Kurumların ve bireylerin rekabeti desteklenmeli ve bu hususta işleri kolaylaştıracak düzenlemeler yapılmalıdır. Örneğin, daha hızlı iş yeri açabilme ya da yüksek vergiler ödememe gibi bazı konular piyasaya daha fazla katılım olmasını sağlar ve rekabeti arttırır.
(Kaynakça:https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsani_Geli%C5%9Fme_Endeksi#2019_rapor -http://www.lugatim.com/s/refah-https://worldpopulationreview.com/countries/countries-bygdp/https://tr.wikipedia.org/wiki/Ki%C5%9Fi_ba%C5%9F%C4%B1na_nominal_GSY%C4%B0H_de%C4%9Ferlerine_g%C3%B6re_%C3%BClkeler_listesihttps://seyler.eksisozluk.com/dunya-capinda-refah-duzeyi-yuksek-her-ulkenin-ortak-noktasi-ne-olabilir)
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İSMET ÖZEL - İBRAHİM USLU
Değerli okurlar; bu gazetede ki ilk yazımız ve bunun için size en özel ismi seçmeye çalıştım.
Kiminle başlamalıyım derdine düştüm uzun bir müddet, aklımdan türlü isimler geçti fakat en son bir isimde karar kıldım “İsmet Özel”
Her yüz yılda bir sultan-ül şuara yetişir der bir büyük. 20.yüz yıl özelinde de genelde iki isim konuşulur. Necip Fazıl Kısakürek ve Nazım Hikmet Ran. Onlar ideoloji ve davalarının yanı sıra oldukça büyük aşıktırlar. Haddim olmayarak bana soracak olursanız bendenizde iki isimden birinde karar kılarım elbette.
Fakat bu dev ikilinin yanında öyle büyük isimler var ki hele bunlardan birisi 20.yüz yılın ortalarından sonuna kadar şiir yayınlamasına rağmen değeri 21.yüz yılda anlaşılmıştır. Gençliğin verdiği asiliği şiirlerinde oldukça sık görmek mümkündür. Aynı zamanda gençtir ve ölümle paslanmış bulmuştur kalbini. Gençliğini, Amentü’süne kadar, bilek damarlarından fışkıran kanın çağıltısına kadar hep propaganda eylem barikat dövüşleri kaçma, kovalama ve pankart asma ile geçirmiştir. Fakat devrim ruhu onda öylesine çoktur ki ne Marksizm ne Leninizm onun ruhunu teskin edememiştir. O sonsuz bir direniş sonsuz bir kavganın sonsuz bir eylemin peşine düştü. Bazen fahişelerin nefretini kazandı bazen bakireler ona lanet etti. O ise “Her Müslüman bir devrimcidir.” dedi ve devrim yeniden onunla şekillendi.
En çok eleştiren şairlerden biri oldu, çünkü onun kavgası hayatın ta kendisi ile vuku bulmuştu.
Onu komünizmden aforoz edenler şimdi de şiirlerini hedef alıp anlaşılmaz bir meczup kelimelerini yakıştırdılar onun için. Oysaki her biri sevdalandığı zaman “Bize ait olan ne kadar uzakta” cümlesini dilinden düşürmüyor, uzaktaki zor durumda olan sevdiğine “Yıkılma sakın” diyordu.
Yaşama farklı farklı terimler buldu fakat hepsi aynı kapıya çıkmaktaydı. Dedi ki,
“Yaşamak debelenir içimde kıvrak ve küheylan” ve bir söz daha söyledi , “ Ölüyoruz demek ki yaşanılacak” yaşamak ona dokunaklı bir şarkı değildi. Her fikir adamı ve her şair gibi yaşamanın bedelini iliklerine kadar ödedi.
Birçok konferans televizyon programı ve açık oturuma katılırken sivri ve doğru bildiğinden zerre taviz vermez tavrı kimi çevrelerce yılmaz savunucu olarak anlaşılsa da kimilerine göre ise şiddetle ret edildi.
O hep yaşam ve ölüm arasındaki kavganın işçi ile patronun , sömürü devleti ile sömüren devletin ana hatlarını büyük bir şairanelik ve kelime zenginliği ile çizdi.
O “Atlara ve uzaklara” hayrandı. Atlar onun ruhunu evcilleştirir, cezbelere gebe bırakırdı. Uzaklar ise Allah’ın yamacıydı, rahmet-i rahmandı. Ve bu hafta ki yazımıza şu dizeler ile veda edelim…
Yaşamak Umrumdadır / İsmet Özel
Sabah şairin üstüne saldırıyor
yaşamaktan bir güneşle kaplanıyor onun kalbi
onun kalbi topraktan sıyrılıyor
aşk dahi sıyrılıyor topraktan
gözlerini tanıyorsunuz: çaylak sürüleri
beyni: aç kuşlardan bir ambar.
Bir kıyısına ilişmiyor dünyanın
Allah'ın ve devletin dibinde insanlar
onu barutla karıştırıyor
ve zerdali çiçekleriyle.
Ahali kapısını taşlıyor onun
onun için develer kesiyor halk
aşka ve kavgaya aydınlık getiren kalbi
topraktan sıyrılıyor.
Ben
topraktan sıyrılıyorum
buğular
ve aşiret rüzgarları kanımda.
Arklardan gece vakti sular
kaç zaman ayaklarıma
yaslı bir selam gibi dokundu
kopartılmış yapraklarımdan ibaretti hüzün
dedim rahmet yağar ben yürürken
gece benim ardımda
taşıdım kara gençliğimi dağların damarında
hep döşümde yaratkan, patlayıcı bir kimya
beynimde hep manalı bir uçurum.
Benim hayranlığımdan inlerdi şehir
ben atlara ve uzaklar hayrandım
kendi ehramlarını bile tanımayan kadınlar
ansızın patlak verirdi baharda.
Dudaklarımda çürükler vardı
dağ çiçeklerinden ötürü.
Irmaklara salardım kendimi
ruhumda kaynar adımlarla gezinen dünya
bana hain sevgilimdi.
Yaşamak debelenir içimde kıvrak ve küheylan
beni artık ne sıkıntı ne rahatlık haylamaz
çünkü ben ayaklanmanın domurmuş haliyim
Yürüsem rahmet boşanacak.
ve sana bir karşılık vereceğim
Sana bir karşılık vereceğim
toprağı deşen boğuk sesimle
sana bir karşılık vereceğim
amansız kum fırtınası altında
sana bir karşılık vereceğim
birbiri üstüne yığılırken günler
ey taşan suların imkanı
ey taşan suların bekareti sana
bir karşılık vereceğim.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
EL-AKSA - Mehmet Zait İlhan
Bu yazımda dünyadaki en önemli şehirden bahsedeceğim. Biliyorum biraz iddialı bir giriş oldu ancak Kudüs’e gitmek nasip olan herkes eminim benden farklı düşünmüyordur.
Ben bu şehri tanıtabilecek kapasite ve bilgiye sahip olduğu düşünmüyorum ancak sadece önemine vurgu yapabilirim. Ve bir Müslüman olarak o mükemmel şehirde geçirdiğim birkaç gün içerisinde yaşadıklarım ve hissettiklerimden bir parça sunabilirim sizlere.
Aslında Kudüs’e sadece Türkler Kudüs demiştir, normalde bölge Jerusalem veya yaruşalim olarak isimlendirilmiştir. Anlamı barışın , selamın şehri olan Jerusalem’in tarihinde barışa neredeyse hiç yer yoktur. Şehir 53 defa saldırıya uğramış, 23 defa işgal edilmiş, 2 defa tamamen yıkılmıştır. Bu sayılar bile şehrin önemini ifade etmeye yetiyor.
Kudüs iki bölgeden oluşur: Yeni Kudüs ve Eski Kudüs. Yeni Kudüs Yahudilerin yerleştiği içinde tramvayı falan olan modern bir şehir. Ancak bizim ilgilendiğimiz kısım Eski Kudüs oluyor elbette . Eski Kudüs (old city) yaklaşık 150 dönüm arazi üzerinde kanuni sultan Süleyman ın yaptırdığı surların içerisinde yer alır. Ve inanın bu alanda tarihi olmayan tek bir taş bile yok…
Tarihi olmaktan kastım kuru, yapay bir tarihsellik değildir. Bu şehirde her dinin bir yaşanmışlığı var. Hristiyanlar için düşünürsek Hz. İsa’nın yaşamı tebliği ve çarmıha gerilişi bu şehirde gerçekleşmiştir. Yahudiler için bu şehrin anlamı Yakup (as) nin krallığı ve Süleyman (as) nin yaptırdığı tapınakla Hz Musa ya Tevrat’ta bahsedildiğine inanılan vaat edilmiş topraklardır. Müslümanlar için miraç hadisenin gerçekleştiği ve Kuran da bahsedilen, İslam ın en kutsal 3. Şehridir. Jeopolitik konum olarak da Ortadoğu’nun tam ortasında, Akdeniz e 50 km uzaklıkta yer alır Şimdi sorarım size hangi şehir Kudüs ten daha önemli olabilir.
Şehre ait birkaç bilgi paylaştığıma göre yazımı biraz daha öznelleştirebilirim. Öncelikle bu şehre gitmek benim zihnimdeki dünyaya dair oturmamış taşları oturttu. Çünkü bu şehir dünyanın bir özeti gibi adeta, bu yüzden şehrin hali, dünyanın halinden pek farklı değil.
Kudüs ün sadece Müslümanların elindeki dönemlerinde barış yüzü görmüş olması oldukça gurur verici ayrıca bu şehirde birkaç gün kalmanız bile Hıristiyanlığın içinin nasıl boşaldığını , Yahudilerin neden lanetli bir millet olduğunu anlamanız için yeterli bir süre. Bu anlayışa erdiğinizde kendi dinimize olan güvenimiz ve Müslümanlık bilincimiz artıyor.
Kafilemizdeki bir arkadaşımız “Kudüs e gitmeyen adama kız vermemek gerek” demişti. Bence bu sözde haklılık payı var. Çünkü oradayken kendinizi anadan doğma Müslüman gibi değil de bir mücahid gibi hissediyorsunuz. Yahudilerin sizi aşağılama çabaları, İsrailli askerlerin Mescid-İ Aksa ya girerken çantanızdaki çikolatayı bile içeri sokmaya izin vermemeleri ve havaalanlarında hiçbir neden yokken saatlerce bekletilmeniz içinizdeki cihad ruhunu alevlendirmeye yetiyor.
Ve inanın kardeşlerim Kudüs Müslümanların elinden adım adım kayıp gidiyor. Ben de o beldeye gitmeden önce Kudüs ile ilgili haberleri duyduğumda pek ilgilenmezdim kulak tıkardım hatta Allah affetsin her zaman olan şeyler işte derdim. Ancak durum öyle değil. Orada zulüm var ve bu zulüm sizin için tv haberi olmaktan çıkıp gerçek yüzünü gösterdiğinde içinizde bir şeyler yapmalıyım düşüncesi oluşuyor.
Kudüs sokaklarında dolaşırken Filistinli halk size kurtarıcı gözüyle bakıyor ve kendinizi o toprakların sahibi gibi hissediyorsunuz. Unutmayalım ki 1517 de Yavuz Sultan Selim Han ın şehri fethi ile 1917 deki İngiliz işgaline kadar şehre 400 yıllık barış sunanlar biz Türkleriz.
Bir Filistinli amca bize şunları söylemişti :”iha ve sihalarınızla gelin ve bu şehri bombalayın ,biz ölmeye hazırız”. Bu öylesine söylenmiş bir söz değildi. Yahudiler bu insanların yurdunu işgal ediyorlar, gençleri hapse atıyorlar, mahalleleri arasına duvar örüyorlar ve bunlar şaka değil gerçekten oluyor.
Son olarak anladım ki Kudüs ü kurtaracak hareket gazze de,kahire de,şam da, Bağdat ta, değil Türkiye de yeşerecek ve o hareketi imkanı olsa arkasına bakmadan ülkesini terk edecek sözde vatanseverler değil sen, ben ve biz ateşleyeceğiz.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İNSANLAR NEDEN UÇAKTAN KORKAR? - Ömer Faruk Yılmaz
İnsanlar neden uçaktan korkar? Ya da insanlar neden uçağın öldürücü olduğunu düşünür? Veya uçak insanların düşündüğü kadar öldürücü bir taşıma aracı mı? Bu yazımda beraber öncelikle 2018 verilerine bakarak yaşanan uçak kazalarını ve toplam kaç insanın bu kazalarda hayatını kaybettiğine bakacağız. Sonrasında bunu insan ölümüne sebep olan başka etmenlerle karşılaştıracağız.
Öncelikle halk arasında dolaşan bir söylemden bahsedelim. İllaki hayatınızda birisi çıkıp “Ben uçağa binmem. Canımı pazarda bulmadım ben kardeşim.” Gibi cümleler kurmuştur. Ama gerçekten dendiği kadar sıkıntılı bir araç mı bu uçak ona bir bakalım.
Televizyonda internette uçak kazaları hakkında haberler duyarız. Doğal olarak haber ajansları sadece kaza yapan uçakların haberlerini yaparlar. Başarılı geçmiş bir uçuşun neden haberi yapılsın ya da insanlar neden başarılı geçmiş bir uçuş haberi duymak istesin ki? Bu yüzden duyduklarımız buz dağının görünen kısmındaki bir taş parçası kadar minik. Neden mi bu kadar küçük olduğunu söylüyorum?
ICAO verilerine göre 2018 yılında toplamda 4,3 milyar insan uçak ile seyahat etmiş. To70 verilerine göre ise 2018 yılında yaşanan toplam kaza sayısı yasa dışı yollarla düşürülen uçaklar dahil olmak üzere 160. Ve bu kazalarda hayatını kaybeden insanların sayısı toplamda 534. Yani buna istatiksel olarak baktığımız zaman bir uçak kazasında ölme şansınız yaklaşık olarak %0,000012 gibi bir ihtimal. Hadi bir de bunu insanların göz ardı ettiği uçak yolculuğu kadar korkmadığı diğer etmenlerle karşılaştıralım. CNN Türk’ün yayınladığı bir habere göre insanların 5’te 1’i kalp krizi ve kalp hastalıklarına bağlı sebeplerden ölme riski altında. Trafik kazasında ölme ihtimaliniz ise %1. Yani trafik kazasında ölme ihtimaliniz uçak kazasında ölme ihtimalinizin yaklaşık olarak 83333 katı. Bunu takiben bisiklet kazasında ölme ihtimaliniz yaklaşık olarak %0.02. Yani uçak kazasında ölme ihtimalinizin yaklaşık olarak 1666 katı.
Sonuç olarak bisiklet kazasında ölme ihtimalimiz, trafik kazasında ölme ihtimalimiz ve kalp krizi ve kalbe bağlı hastalıklardan ölme ihtimalimiz uçak kazasında ölme ihtimalimizden binlerce kat fazlayken rahat bir şekilde arabaya kullanıp bisiklet sürebiliyoruz. O halde uçak kazasına ölme ihtimalimizi de düşünmeden hava yolunu kullanabiliriz gibi geliyor bana. Tabi ki karar yine size kalmış. Umarım sizin için okuması keyifli bir yazı olmuştur. Başka yazılarda görüşmek üzere sağlıcakla kalın.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
YABANCI DİL ZORUNLULUĞU - Yunus Emre Eker
Hiç iletişimsiz bir dünya olabildiğini düşündünüz mü? Peki ya hiç konuşmadan yaşayabileceğimizi… Bilim tarihinde insanoğlu bir şeyler anlatmaya, düşündüklerini söyleyebilmeye ve yaptıkları gelecek nesillere aktarabilmeye ihtiyaç duymuşlar bunun için birçok yol kullanmışlardır. Bunlar ilk olarak hayvanlar gibi tek tük seslerle başlamış sonrasında belirli bir gelişme göstererek kendi aralarında basit sözcük ve cümlelerle konuşmaya başlamışlardır. Her bölgenin kendi türünde konuşma dili olması insanları bir gruplaştırmaya yönlendirmiş ve iletişim ilk olarak sadece kendi kabileleri arasında olmuştur ama ticaret ve temel insan ihtiyaçları kabileler arasında konuşmaya zorlamış ve böylece kendi kabilesi dışında başka kabilenin dillerini öğrenmeye mecbur kılmıştır. O dönemde ulaşım zor olduğu için kendilerinin kullandığı dışında başka bir dil öğrenmek çok zor bir ihtiyaç olarak düşünülmüş ve gelişim maalesef yavaş bir şekilde ilerlemiştir. Peki ya bu dönem? Şu anda kıtalar hiç olmadığı kadar yakın, mesafeler hiç olmadığı kadar kısadır. Bu durum bizi başka insanları tanımayı, onlarla ticaret yapmayı, farklı yerler görmeyi kolaylaştırmış ve içimizde bir istek uyandırmıştır. Bu sebeplerden dolayı modern çağın gerekliliklerin belki en önemlisi global iletişim olmuştur. Global iletişim ise bizi yabancı dil öğrenmeye mahkûm etmiştir. Peki yabancı dil nasıl öğrenebiliriz? Yabancı dil öğrenmede en önemli dört temel beceri ele alınır. Bunlar: “okuma becerisi, yazma becerisi, dinleme beceresi ve konuşma becerisidir”. Bu dört temel öğe sayesinde internette onlarca taktik bulunmuş ve insanlara sunulmuştur ama bir dil öğrenmek istiyorsak atacağımız ilk adım psikoloji yönünden hazırlanıp, beynimizi bu dili kullanmaya inandırmak. Bunun en kolay yönetimi ise sürekli yabancı kelimelerle iç içe olmak hatta gidebiliyorsak yurt dışına gidebilmek, eğer gidemiyorsak çevremizi bu dilde konuşan insanlarla kurmak hem beynimizi bu dilde yormaya hem de konuşmaya çalıştığımız dilin kelimelerini öğrenmemize yardım edecektir. İkinci adım ise kararlı olup planlı bir şekilde bu işte sürekli olabilmek. Birçok insan bu işi hemen yapacağını düşünüp hızlı ve plansız bir şekilde dil öğrenmeye kalkıyor, maalesef yapamayınca da pes edip bu işi bırakıyor. Yani bu işi yaparken pes etmeyeceğimizi ve sürekli yapılacağını unutmamak gerekiyor çünkü yabancı dil öğrenen bir insan bile bir yıl içinde öğrendiği dili hiç kullanmasa o dili unutması kaçınılmazdır. Bu iki önemli adımı attıktan sonra internetteki bize iyi gelen taktiklerle öğrenmeye başlamak ve yanlış yapmaktan korkmayarak sürekli konuşmayı denemektir.

Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.