Fikir Dünyası
KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
Serdar Ünal
“Kafkas Kartalı” lakabıyla bilinen Şeyh Şamil, bundan 223 yıl önce Dağıstan’ın Gimri köyünde dünyaya gelmiştir. Şeyh Cemalettin Gazi Kumuki'den ders alan Şamil küçük yaşlarda bir sürü spor dalında yetenek sahibi bir hale gelmiştir.Ayrıca Sünni İslam tarikatı olan Nakşibendi tarikatından aldığı dersler Şamil’in Ruslar tarafından ortadan kaldırılmak istenen İslamiyeti yeniden ihya etmek istemesini ve yaymak için uğraşmasını sağlamıştır.
Şamil, Ruslara karşı Dağıstan’da başlattığı bu savaşı Çeçenistan’da devam ettirmiştir.Savaşta Rusların kardeş ülkelerden gelen yardımı kesmesiyle ülkenin hali acınası bir duruma gelmiştir.1859 yılında 70 bin kişilik Rus ordusuna karşı yapılan savaşta Şamil’in yanında birkaç yüz kişi kalınca Şamil savaşı sürdürmenin daha da tehlikeli olduğunu anlayınca Çarlık ile görüşmeler yaparak silahları bırakma yolunu seçmiştir. O günki Rus Çarı 2.Aleksandr Şamil’i sarayında nazikçe misafir edilen Şamil 1 ay gibi bir süre sonrasında esaret yıllarını geçireceği Kaluga’ya gönderilmiştir. Sürgüne gittiği yıllarda Şamil çoğu Rus kentinde saygınlık ve sempati toplayarak günlerini geçirmiştir. Şeyh Şamil davasına sadık, kararlılıkla sürdüren bir insan olarak yaşamıştır. Bu uğurda annesi ile arasında geçen olay tarihe kazınmıştır:
Savaş zamanında halktan bazı insanlar “teslim olma anlaşması yapalım” diye istekte bulunmuşlardır. Bunun üzerine Şamil teslim olmaktan söz edene kırbaç cezasını uygun görmüştür. Böylece cezadan çekinen halk çareyi Şamil’in annesine gitmekte bulmuşlardır. Annesi de Şamil’e teslim olma fikrini sununca Şamil cezasından taviz vermemiştir. Fakat cezayı yaşlı bir kadın çekemeyeceğinden ceza oğluna geçmiştir. Ve böylece Şamil kendini kırbaçlattırmıştır.
Şamil sürgünde on yıl kadar bir süre geçirdikten sonra Çarlık Şamil’in hacca gitmesine izin verdi. Gönderildiği Kiev’den 1869 yılında İstanbul’ a gitti. Orada sadrazam ve şeyhülislam ile görüşmeler yaptı. Ardından Dolmabahçe Sarayı’nda Padişah Abdülaziz ile görüştü. Bunun üzerine Padişah Şamil’e ve Şamil’in aile bireylerine maaş bağlattı.1870’te 7 ay kaldığı İstanbul’dan Hac vazifesini yerine getirmek amacıyla Abdülaziz’e veda ederek ayrıldı.
Şamil,1871 yılında Arabistan’da vefat etmiş ve Cennet-ül Baki mezarlığında Şey Seyyid Rüfai tarafından defnedilmiştir.
Şamil’in Fatimat, Cevheret, Zahidet, Emine ve Şovanat olmak üzere 5 karısı vardı ve toplam 11 tane de çocuğu vardır.
Şeyh Şamil şuan bile bütün İslam illerinde halen ün sahibi olarak bilinmekte ve anılmaktadır ve ayrıca Rus kabusu olarak anılmaktadır.
Şamil Kafkas Dağı’nın hürriyet güneşidir.
Şamil atalarımın öz be öz gardaşıdır.
Şamili bilmeyenler Ata’sını ne bilirler.
Şair diyor ki;
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,
Toprak!Eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”
Men de diyorum ki;
Benim vatanımın sınırları
Kars’ta başlayıp, Edirne’ de bitmez.
Hazer’imin, Hürriyet!
Hürriyet diye çalkalandığı kıyılarda başlar,
Taa! Viyana’da biter.
Kur, Aras coştukça,
Tuna, Volga taştıkça,
Benim ay yıldızlı bayrağım dalgalandıkça,
Benim şiirlerim okunacak,
Benim türkülerim söylenecek.
İşte, taa oralardan esen, rüzgarın getirdiği bir oyun.
Esaretin düşmanı, cesaretin timsali.
Şeyh Şamil.
----------------------------------------------------------------
YAŞADIĞIM ŞEHİR İSTANBUL
Mehmed Zahid İlhan
İstanbul anlatılmaz yaşanılır, hissetmek gerek. İster lacivert tuzlu denizi konuşalım ister yedi tepe, sokak sokak, cadde cadde her bir köşesini ya da boğaz sularının hırçın akışını. Dünyanın bu eşsiz şehrini yudum yudum teneffüs etmek bu güzelliğin hakkını vermek gerekmez mi? Var mıdır sahi dünyada bir eşi, hiç zannetmiyorum her yeni görenin hayranlığı ve methiyesi bunu göstermiyor mu? Şu gizemli maviş akışı ile boğazın bir şehrin içinden geçişi efsane tebessümü insanı alıp Karadeniz'den Marmara'ya kadar sürükleyişi duygu ve düşünce dünyanızın nasıl güzelleştirdiğini anlatamam size. İster martılarını konuşalım güvercinleri unutmayalım bu şehrin, ister deniz trafiğinin görülmemiş enerjisini, uluslararası geçişlerden hat vapurlarına, balıkçı sandallarına kadar öylesine çok geniş bir yelpaze ki anlat anlat, ne biter ne de yeterlidir. Erguvan mevsiminde seyretmeli diyorum İstanbul’u mavinin tonları ile boğazın yanında erguvan renginin uyumunu şehri unutulmaz bir bahar havası yaşatıyor ki muhteşemdir tek kelimeyle. İstanbul o güzel mavi boğaz sayesinde suyun mucizevi ferahlatan gülümsemesi olmasa dayanılır gibi değil bunaltıcı cinnet trafiğine, dünya ülkelerinden gelen heyetlerin bile hayretini çekmektedir bu nüfus bu izdiham bu yoğun trafik, insanı saatlerce tutuşunu adeta en güzel zamanlarını hayatından çalıyor. Ne var ki hangi olumsuz zor şartlar göz önüne gelirse gelsin şehrin sevimli martılarının her zamanki melodik şirinlikleri hiç durmadan devam eden yaşama mücadelesi ve mavi suyla olan sevinçleri unutturuyor sıkıntıları hatta insanı yeniden hayata bağlıyor. Bu şiir şehir İstanbul'da insanlar her zaman anlaşır günlüklerini yaşıyor çabalıyor küçük dünyalarıyla tutunmaya çalışıyorlar belki, ancak bunun yanında entrika endüstrisini kurmuş tezgahları sürekli çalışır vaziyette olan tröstlerin sermaye gruplarının da ezici bir ağırlığı hissedilir fakat hayat devam eder ve herkesin niyetine göre aradığı her şeyi bulması da kaçınılmazdır. Aradığınız her ne ise size her zaman yakın olur elinizi attığınızda görürsünüz ister dünyevi ister uhrevi yeter ki iyi niyetler taşısınlar insanlar yeter ki bu dünya hayatı için hem şehre hem öteki dünyalarına hem insanlığa topluma zarar verici olmaktan uzak dursunlar. İstanbul zamanın her karesinde muhteşem bir duygu zenginliği görsel bir festivali insanlara armağan eder güneşin doğum ve batışlarındaki doyumsuz görselliği dünyanın kaç yerinde şahit olabilirsiniz ki. Unutulmaz sevdaların, sevinçlerin, yaşanmış ve yaşanmamış aşkların şehridir İstanbul. İşte bu güzellikler arasında maalesef modern dayatmalardan kendisini kurtaramayan yerleri gördükçe içim sızlıyor. Sadece bir semt değil pek çok ilçesinde yeni mimari yapılanmalar, şehri olduğundan daha sevimsiz göstermekte mesela bugünkü Beşiktaş keşke medeniyetimizin ruhu heyecanı mimarisi ile inşa edilebilseydi. Keşke mimarinin doruklarında seyretmiş bir toplumun insanları olarak evlerimizi bina ve sokaklarımızı geliştirebilseydik. Medeniyetimizin mimari rengi nasıl da sıcacık, ne güzel omuz omuza bir saf dizilişinde tam bir sevgi dayanışması, büyük bir aile gibi evlerimiz, baş başa diz dize her zaman her an yanı başımızdaymış baş ucumuzdaymış gibi hissettiğimiz duygu yüklü evlerimiz. Derinlemesine baktığımızda medeniyetimizin mimari renginin, insanı hayatı ve yeryüzünü nasıl da sevgi barış özgürlükler dünyası üzerinde yansıttığını ilgi hayranlık ve gururla fark edeceğiz. Dün ve bugün İstanbul en yalın sade duruşu ve günümüz metropolleşen kalabalığı arasında sıkışıp kalsa da taşıdığı gizemlilik manevi zenginlik ve tarihsel dokusu ile eskimez bir tablo. Ah İstanbul sana her bakışımda kederliyim bu yaşadığım şehir fotoğrafında, insanlık tarihi kadar eski, halicin durgun suyu kadar gizemli boğazın harika lacivert akışı kadar da genç diri hayat dolu oluşu yanında, yabancılaşan giderek bizim olandan uzaklaşan, demir metal yığını rezidanslarla doldurulan bir kent görünümü içimi sızlatıyor. Evet tarihsel dokusu ve kendi içimizdeki anlamı itibariyle emsalsiz heyecanlar katıyor bize ve duygularımız başka bir dünyada hissettirir cennet tasviridir adeta. Ancak günümüz çılgın gelişim ve değişiminden bu kadar mı olumsuz etkilenmeliydi bunu hiç hak etmiyor dünya şehri İstanbul ama hiç. Büyük bir kalabalık içinde bunca çeşitlilik bu renklilik bu kıskanılası maviş kent fetih kadar çağları sürükleyen bir gerçek fakat yeni şehirleşme ve mimari tarzı ne kadar kahredici nasıl da soğuk. İnsanlara tepeden bakan gökdelenlerin ruh dünyamızda nasıl tahribatlar fırtınalar koparacağını düşünmeliyiz. Medeniyet üslubumuz ve ahlak duruşumuz taşa demire metale işlenmeliydi insanı ve insanlığı ezmeyen bir yükseliş olmalıydı.
----------------------------------------------------------------------------
AŞKA DAİR
İbrahim Uslu
Bütün aşklarda aranılan bellidir. Yol birdir ve her yol ona çıkar. İnsan kendisini aradığı için aşık olur. Yani diyebiliriz ki aşık olduğumuz kişi kendimizin yansımasıdır. Ha şunu diyebilirsiniz karakteri zıt... İşte oda bunun bir parçası demek ki aşık olan kişi özünde onun gibi olmak kendisini onun ile tamamlamak istemektedir... Yunusa koyundan yavaş gerek dedirten, Karacaoğlanı coşkun sel gibi köpürten, mecnunu çöllerde meczuba çeviren ve Şems-i Tebrizinin elindeki çiğ eti pişirten aşk... Aşkı aramak aslında bir bakıma kendi özümüze doğru yolculuğa çıkma hevesimizden geçer. Ben kimim? Neyim? Neleri severim? Nelerde kendimi bulurum? Ne bende kendini bulur? Aşk bir merhamet fazlalığı ve bir gönül yortusudur. Aşk delilik vehminden üstün ve saflık halinin yankısıdır. Aşıklar deliler ve çocuklar... İşte bunlarda mantık aranmaz bunlara sual sorulmaz bunlar kömür insanlığın gümüş tarafıdır. Can nedir? Canan nedir? Canan mı can için vardır yoksa can mı canan için? Günümüzde bu soruyu sormam abesle iştigal kaçacaktır çünkü günümüzde canan canın arzularına hizmet ettirilen bir kavram. Oysaki aldığımız bu nefes canana varmak için geçirdiğimiz zamanda ki bir fiiliyat değil mi? Can, canana harcanmadıktan sonra neye yarar. Şu soruyu sormanız muhtemel; Yahu kardeşim bahsettiğin aşk nasıl bir şey bir kul aşkından bahsediyorsun bir ilahi aşktan... İşte varmak istediğim nokta tamda budur. Aşk ya vardır ya yoktur. Allah'ı sevmeyen kimse asla gerçek aşkı bilmediğinden, kul aşkını cinsellikten öteye taşıyamaz. O olsa olsa hoşlanmak veya ilgi noksanlığı sebebi iledir. Aşk asla bir ticaret de değildir ne demiş ünlü ozan "Seversin kavuşulmaz aşk olur." Aşık’ın maşukunu sevmesi maşuku bağlamaz ve mesuliyet altına almaz. Aşık’ın aşkı sadece onu bağlar. Karşılık bekler mi? İşte orada iş bozulur. Karşılık beklediği an kendi benliği aşkın önüne geçmiştir. Aşktan karşılık beklemek kabahattir. Olurda kavuşma hali gerçekleşir bu da aşkın zar zor görünen tatlı bir cilvesi olur. Aşk bir ateş, Aşık bir mumdur eriyeceğini bilir fakat canını canan için feda etmekten çekinmez. Aşkın bir adını da yorulmamak olarak niteler şair Erdem Bayazıt o meşhur Aşk Risalesinde... Ey Tanrı bana cefa verdin oysa ki ben senin istediklerini yapan bir kulum diye geçiririz bazen istemeden içimizden. Aşk bunun neresinde? Biz Tanrıyla pazarlık masasında birbirimize karşı olan hesaplarımızı mı görüyoruz. Bu haddin sahibi kim ola ki!!! O zaman aşk, "Lütfun da hoş kahrında..." diyebilmektir. Aşk odur ki "Her ne işlerse adalettir Cenab-ı Kibriya, Her Kazaya her belaya ol rıza Allah kerim" diyebilmektir. Bir insana aşık olduğumuz da gözümüz ondan gayrisini görmediğinde cefalar ondan gelse bile suçu kendimizde aramaz mıyız? O üzülecekse haklı dahi olsak af dilemez miyiz? Kaldı ki Tanrıya karşı hak iddia edecek cüretimiz ve yüzümüz de yok iken üstelik... Aşk insanı tabirinde şekil almış kimselerin kimi farkındandır kimi ise farkına varamaz onu bir karşı cins aşkı olarak algılar. Aslında biz hayata geldiğimizden beri bu girift diyarlara sürüldüğümüzden beri sonsuz bir ilgi sonsuz bir aşk ve sonsuz bir mutluluk arıyoruz. İstiyoruz ki sevdiğimiz kişi merhametli olsun, güvenilir olsun vefalı olsun bizi sevsin ne kadar iyi özellik var ise iyilik algımızda hepsi onda bulunsun. İşte Tanrının yeryüzünde ki halifesi olan kişiden bunu beklememiz aslında onun efendisine olan ilgimizin ve onu arayışımızın doğal bir tezahürü olduğunu ne yazık kavrayamıyoruz. Aşk kimini yakar kavurur hamı pişirir pişmişi yandırır fakat kimini de rüzgar önünde bir kuru sarı yaprak gibi oradan oraya savurur. Ömründen ömür canından can götürür... Hasretin asla bitmeyeceği imkansızlığın artık kader olduğu bilinmesine rağmen boşa kürek çektirir... Ama yine de aşk beşeri insan yapar. Kalpsizin kalbinde bir sıcaklık başlatır. Zalimler bile merhamete bürünür aşk ile... Makineleşmek istemez aşık kişi. Rutinleşip çalışan dişliler onu temsil edemez. “Ruhumun farkındayım ve "aşk" ruhumun yakıtı ben onunla diriyim.” diye düşünür. Ben kendim bir alemim bu alemin içinde ve bunu aşk ile gösterebilirim hissine kapılır. Ve demelidir ki içinden inanıyorum o halde varım ve o halde aşk var. Sevgiliye, tüm yaratılmışlara ve tabi ki Allah’a...
--------------------------------------------------------------------------
LA MANCHA’LI YARATICI ASİLZADE DON QUİJOTE - MİQUEL DE CERVANTES SAAVERDA
Hüseyin Talha Madenci
Okunması şart olan kitaptır. Şaheserdir. Basit ama karmaşıktır. Kitap tamamıyla oksimorondur. Üzerinde en fazla konuşulan, en fazla atıfta bulunulan, en fazla basılan kitaptır. Söylenecek ilk sözler söylendiği için bahsedilebilecekler: kişisel beğeniler ve daha keşfedilmemiş edebiyat sanatıdır. Yazarının pek az bilindiği ama adını herkesin bildiği bu kitap ilk modern roman olma özelliği taşır. İlk olması her ne kadar takdir edilmesi gerekse de asıl özelliği ilk olması değil, bugün bile kitapta bulunan ögelerin sonsuz gözlem altında incelenmeye layık olmasıdır. Bu tarz konuları edebiyat alanında uzmanlaşmış kişilere bırakıp, tüketicinin gözündeki Don Quijote’dan bahsedelim. Geneli hoşuma giden bu kitapta beğendiğim üç kısım var: Dulcinea del Tobosa’ya aşk, Sancho Panzo, 4.duvar.
Aşkların en güzeli karşılıklı olanıysa eğer bu kitap çok vasat bir aşk hikayesi içeriyor. Öyleyse bile bunu umursamıyor, âşık olduğu kişinin tek vasfı olmak olsa bile kitap, karakterler ve bizler için bu yeterli. Önemli olan sonsuz aşkı kalbinde hissedebilmek. En azından Don Quijote içinde bu duyguyu hissediyor. Yaptığı her şeyi aşka ve aşkına layık olabilmek için yapıyor. Örneğin, alt ettiği düşmanlarını Dulcinea’yı övmekle görevlendiriyor. Zati, kendisi de durmadan eline geçen her fırsatta onu övüyor. Bu bölümler çok hoşuma gidiyordu. Aşkı ifade ediş tarzı kutlu bir aşk yaşandığı hissiyatını direkt veriyor, bunda gezgin şövalye Don Quijote’nın şövalye ağzıyla konuşması çok etkili oluyor. İkinci beğendiğim nokta, insan, Sancho Panzo, ikinci kitapta aniden atasözlerine önem vermeye başlamasını garip bulsam da kendisi gerçekten mükemmel bir karakterdir. Durmadan yaptığı hataları onun eksik yanı değil karakterinin önemli bir parçasıdır. Hatalarından ders çıkartmasını bilir fakat bu derslere uymak konusunda ancak yürüyen bir yılan kadar başarılıdır. Hatalarının yanında zekice bir sürü hareketi de olmuştur, bu gerçek silahtar Sancho Panza’nın. Vali olduğu sırada yaşadıklarına verdiği tepkiler bunun en büyük ispatıdır. Koyduğu kanunlar bugün bile orada uygulanmaktadır, der Cervantes. Başka güzel bir özelliği eşeğiyle arasındaki duygusal ve sarsılmaz bağdır. Kendisine verilecek en iyi at yerine eşeği Rucio’yu tercih eder, aile babası ve sonsuz umutlu La Mancha’lı asilzade olmayan Sancho Panzo. Anlatmanın sonu gelmeyecek bu güzide karakterden sonraki beğendiğim özellik kitabın kendisiyle ve karakteriyle ve hatta bizimle konuşması ve de yer yer dalga geçmesidir. Kitabın yazarı Cervantes, kitapta kitabın yazarı başka biriymiş gibi bahseder. Bu hareketi kilisenin yapacaklarından korktuğu içindir. Sadece böyle bıraksa herhangi bir artısı olmayacak bu kaçış hareketi, bu sahte yazarın bazen parçaları toplamakla uğraşması ve karakterin kurgu olmadığı belirtmesi gibi özellikler kitabı bir adım öne taşımıştır. Bu konuya güzel bir örnek: Böyle bir karakteri kurgulayacak akıl hiçbir kimse de olamaz, Don Quijote’nin yaşadığına dair en büyük kanıt budur. Cümle birkaç kelime yanlışıyla, fakat anlam olarak doğru, kitapta bulunuyor. İkinci kitabın içinde karakterlerimizin birinci kitapla karşılaşmaları da enteresan bir olaydır. Belki bizi şaşırtmak için bu yeterlidir fakat Cervantes içindeki muzip anlayışı devam ettirmek istemiş olacak ki karakterlerimiz sahte başka Don Quijote kitaplarıyla karşılaşırlar. Hatta bu kitapta yazan bilgileri bile bile yapmayarak kendilerince o kitapların yalan olduklarını ispatlamışlardır.
İçinde birinden güzel bir sürü yan hikâye ve bunların güzel anlatım şekli, Sancho Panzo karakterinin güzelliği ve aşka aşık olan bir güzel adamın aşkı, bu saydıkların bu kitabı güzel hale getiren bir sürü özellikten sadece birkaçı. Yavaş giden ama güzel giden bir kitaba aitti bu saydığım özellikler. Herkes mutlaka okumalı.
------------------------------------------------------------------------------------
KATİL BİYOLOJİ!
Tevfik Çalkayak
Katil uşak klişesini hepiniz duymuşsunuzdur. Polisiye romanlarda ya da ufak tefek ipuçları vererek katili bulmamızı isteyen kısa Youtube videolarında. Acaba uşaklara fazla mı yükleniyoruz? Ya da belki Uşaklılara!
Suç, failinin cezai sorumluluğa tabii tutulduğu bir olgudur. Hukuk sistemine göre suçlu kişinin, işlediği suça bağlı olarak alacağı ceza belirlenir ve sonunda da hem hukuk tarafından hem de toplum tarafından bu cezayı çekmesi istenir. Tabi ki hukuk bu kadar tek düze işleyen bir sistem değildir. Failin işlediği suçtan sorumlu olup olamayacağı üzerine de kafa yorulur. Örneğin zihinsel veya ruhsal herhangi bir bozukluğa sahip bireyler suç işlediğinde akıl ve ruh sağlığı merkezlerine yönlendirilirken, bu sorunlara sahip olmayan bireyler mahpus hayatı yaşamak üzere hapishaneye gönderilirler.
Peki ya zihinsel ve ruhsal herhangi bir bozukluğa sahip olmayan hatta ve hatta çocukluğunda yapılan Stanford-Binet Zeka Testinden aldığı 138 puan ile %1'lik bir dilime yerleşen ve 16 kişinin ölümüne sebebiyet verdiği için "Teksas Kulesi Keskin Nişancısı" olarak tanınan Charles Whitman da sorumlu muydu?
1966 Ağustosunun ilk gününde Teksas kulesine çıkmaya ve yanında da bir bavul silah ve cephaneyi çıkarmaya çalışan Whitman, daha kuleye varmadan cinayetlerine başlamıştı. Kuleye vardığında ise aşağıdaki insanlara gelişigüzel ateş açmaya başladı. Birkaç saat sonra olayı kontrol altına almak için gelen üç polis memuru ve hızla görevlendirilen bir vatandaş merdivenleri çıkmayı ve kulenin üzerindeki Whitman'ı kontrol alanında öldürmeyi başarmıştı. Fakat olay kontrol altına alınana dek Whitman hariç 13 kişi öldürülmüş, otuz üç kişi de yaralanmıştı.
Polisler olayın ardından ipucu bulmak için Whitman'ın yaşadığı eve gittiklerinde ise manzara hiç iç açıcı değildi. Whitman, saldırıdan çok daha önce annesini, ardından da uykusunda bıçaklamak suretiyle karısını öldürmüştü. İşin garip tarafı ise Whitman'ın olaydan bir gün önce yazdığı intihar notunda idi. İntihar notunda Whitman, kendisini şu günlerde tam olarak anlayamadığını, zeki ve genç birisi olarak tanınmasına rağmen son zamanlarda birçok sıra dışı ve mantıksız düşüncelerle boğuştuğunu yazmıştı. Bu notların arkasından karısını öldürmeye karar verdiğini fakat düşündüğünde bunu yapması için hiçbir mantıklı sebebinin olmadığını yazmıştı. Whitman da durumunda bir gariplik olduğunu sezmişti. İntihar notunda beyninde bir şeylerin değişikliğe uğrayıp uğramadığını belirlemek üzere kendisine otopsi yapılması isteğinde bulunmuştu.
Whitman'ın cesedine yapılan otopsi sonucunda beyninde bozuk para büyüklüğünde bir tümör bulundu. Gliyoblastom denilen bu tümör, amigdala denilen bir yapıyı sıkıştırıyordu. 1800'lerin sonlarında araştırmacılar, bu bölgenin hasar görmesi sonucu duygusal ve toplumsal rahatsızlıklar yaşandığını keşfetmişlerdi. Sonuçta Whitman'ın kendisiyle ilgili sezgileri doğru çıkmıştı.
Peki, Whitman'da bulunan tümör onun acımasız cinayetleriyle ilgili bakış açılarımızı değiştirir mi? Kendisi olay yerinde ölmemiş olsaydı ona verilecek cezaya etkisi olur muydu? Öte yandan bu şekilde tümöre sahip kişilerin suçsuz sayılması sonucuna varmak da tehlikeli olmaz mıydı?
Bu olay sadece Whitman'a özel değildir. Örneğin bir anda cinsel tercihlerinde değişikliliğe götüren, eşinin deyimiyle yirmi yıl boyunca hiç yapmamasına rağmen çocuk pornografisine ilgi duymaya başlayan, "burada vereceğim ismiyle" John. Üstelik az uz da sayılamayacak bir ilgi. Tüm zamanını çocuk pornografisi izleyerek geçiren John, olayı o kadar üst seviyeye getirmişti ki masaj salonundaki genç bir kadından ilişki talebinde bulunma cüretini bile göstermişti. Aynı zamanda artan baş ağrılarından da şikayet edince eşi onu aile hekimine götürdü. Aile hekimi de nörologa yönlendirdi. Yapılan beyin taramasında beyinde "orbitofrontal korteks" adı verilen bölgede büyük bir tümörün varlığı saptandı. Beyin cerrahlarının tümörü alması üzerine John'un cinsel davranışları da normale döndü. Hatta bu konuda alınacak dersin daha sonra yaşanan bir sürpriz gelişmeyle daha da güçlendiğini görüyoruz. Geçirdiği ameliyattan 6 ay sonra John'da tekrar zuhur eden pedofili davranışları sonucu eşi onu yine hastaneye getirdi ve ameliyatta tümörün bir kısmının atlandığı, şu an ise tekrardan nüfus ettiği ortaya çıktı. Bu kalan parçanın da alınmasıyla John'un davranışları tekrar eski haline döndü.
Bu ve buna benzer olaylar çok fazladır. Alınacak ders bellidir: Beyin kimyasında gerçekleşen değişimler, davranışta da değişikliğe sebebiyet verebilirler. Bireyin davranışı biyolojisinden ayrı tutulamaz. İnsan, biyopsikososyal bir varlıktır. Bu üç unsur arasındaki ilişki karşılıklı ve süreklidir. "İnsan" ele alınırken de bu üç unsurun bütünsel yaklaşımı gereklidir.
-------------------------------------------------------------------------------------
ÇÖKÜŞ YENİ BAŞLADI
Yunus Emre Eker
Yıllardır televizyonlarda konuşulan Türk futbolunun çöküşü bence daha yeni başladı. Birçok futbol duayenin tartıştığı bu çöküş artık yeni darbelerle adeta yıkılmaya başladı. Türk futbolunu ayakta tutan şampiyonlar ligi geliri artık garanti değil. 1992-1993 yılında Galatasaray katılımı ile başlamış olan şampiyonlar ligi başlayan serüvenimiz bu zamana kadar maalesef çeyrek finalde öteye geçilememiştir. Türkiye liginden bugüne kadar aynı anda iki farklı takım ile katılabildiğimiz şampiyonlar liginde birçok kez bu başarıyı göstersek de en son 2007-2008 sezonunda Beşiktaş ve Fenerbahçe’nin son kez birlikte katlımı ile bu son bulmuş ve maalesef 13 yıldır bu başarıyı tekrar edememişiz. Bu durum bizim içimizde bir yara olsa da en azından her sene bir şampiyonumuzu göndermeyi başarabiliyorduk, içimizdeki bu yaraya adeta tuz basacak olan haber ise artık şampiyon takımında ön eleme oynama durumu olması. Bu bile Türk futbolunun gittikçe kötüye gittiğinin göstergesidir. Peki bir ülkenin ligindeki takım gelişmemizse bu durumda milli takımın gelişmesi nasıl beklenebilir? Bu gidişat acilen değiştirmeli ve derhal yükseliş dönemine geçilmelidir. Peki biz neden böyle olduk? Kendince birkaç sebepten bahsedeceğim.
1-Ekonomik olarak artık hiçbir kulüp ayakta değil. 2000 yılından beri ciddi bir maddi başarı gelmeden sürekli taraftarlar istiyor diyerek 30-35 yaş aralığındaki yıldız(!) futbolculara verilen gereksiz bonservis paraları bir de futbolcuyu kulüpte tutmak için verilen abartı maaşlar yok mu? Üstelik bu parayı kendi kulüp kasasından vermek yerine bankalardan kredi çekerek yapıyorlar, ee ödeyemeyince faiz üstüne faiz, hala dersini almamış kulüp yöneticileri bu sefer çektiği kredi kapatmak için daha yüksek faizli bir kredi daha çekmesi ve bunun her sene tekrar ettiğini düşünün. Ya kardeşim bu ne kadar böyle gider? Böyle bir planlama olur mu? O kadar borca girdikten sonra bir darbe de dövizden yerseniz zaten borcunuz fazla olmasına rağmen 2 -3 kat artınca öyle kara kara düşünürsüzünüz ne yapacağız diye. Tabii birkaç futbol takımı bunun bir çözümünü buldu. Asgari ücret alanların parasına göz koymak. Asıl anlamadığım birçok kişi kampanya katılıyor, katılanlara sesleniyorum senin attığın para takımını kurtarmıyor arkadaş aksine daha da batırıyor. Senin verdiğin para maç izlerken sövdüğün adamın son model arabasına benzin parasına gidiyor farkında değil misin? Bazı takımlarımızın TFF harcama limitlerine laf etmeleri yok mu? İşimize gelince paramız yok deyip kampanya adı altında halktan para topla, TFF paranız yok o yüzden limit bu kadar deyince “Bizi bitirmeye çalışıyorlar” işler gittikçe iyice komikleşiyor.
2-Bu başlıkta ise hem milli takımı ilgilendiren hem de kulüplerimiz ilgilendiren bir konudan bahsedeceğim. Yabancı sınırlaması. İyice çocuk oyuncağı oldu bu iş. TFF iyice saçmaladı bu işte. Ne zaman bir kural koysa ülke futbolu çöküyor. Oynamayan futbolcuların bile maaşları 5 milyon Euro’yu buluyor örnekleri var. Tabi burada tek suçun TFF olduğunda düşünmüyorum asıl suç yine kulüplerde. Senin altyapından yetişip Juventus, Roma, Lyon, Leicester, Shalke gibi takımlarda oynayabilen oyuncu, senin takımına mı layık değil? Yabancı kuralıda bu kadar sık oynanacak bir şey değil! Sistem hem basit hem de sürekli olabilmesi lazım. Peki ya bu kadar basit bir sistem nasıl olacak? Bunun cevabı tek olmaz herkesin önerisi var benim de var. 23 kişilik kadroda bence en fazla 12 yabancı olmalı kesinlikle 6 oyuncu 26 yaşından küçük ve kaleci hariç 4 oyuncuda altyapından olmalı. İlk 11 de ise kural en fazla 9 yabancı bu yabancıların 2 si kendi milli takımına tercih edilen futbolcu, kaleci hariç en az 1 tane altyapıdan oyuncu olmak zorundadır. Ülke futbolunun gelişmesi için sadece bu yeterli olmaz alt liglerimiz genelde yabancı veya artık yaşlanmış Türk oyunculara yöneliyor. Alt liglerde bu kanı acilen değiştirilmeli. Olabildiğince genç Türk oyunculara ağırlık verilmeli, sözde abilik yapan futbolculara yer verilmelidir. 23 kişilik kadroda en fazla 7 yabancıya ve ilk 11 de en fazla 4 yabancı oyuncuya izin verilmeli ayrıca en az 2 tane altyapıdan gelen oyuncuya forma verilmek zorundadır.
3-Türk futbolunun en büyük problemlerinden biri de son zamanlarda sıkça duyduğumuz lobicilik. Son zamanlarda sahada kanılması gereken şampiyonluğun artık sahada değil de masada kazanmaları sonucu oluşan bir durum. Böyle yaparak kendilerini kurtardığın düşünenler sadece günü kurtarıp geleceğini içe sayıyorlar. Tabi bu durum kendilerinden çok Türk futboluna yapılmış bir kötülüktür. Daha 2 yıl önce anlaşılan yayıncı kuruluşun bile zarar ettiği, bu yüzden de sürekli indirim talep ettiği gerçeği bu durumu gayet net göstermiştir. Böyle gidilirse Türk futbolunu yayınlayacak bir kuruluş bulamayacak ve Türk takımlarının kesin gelir gözüyle baktığı maddi kaynak azalacak ve belki hiç gelmeyecektir.
Bu fikirler yapılamayacak fikirler değil belki katılmazsınız ama şundan eminin ki acilen Türk futbolunun gidişatı değiştirilmek zorundadır.

Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.