Medeniyet dili nasıl yetim kalır?
Memiş Okuyucu ile eğitimden maarife, Türkçenin medeniyet hafızasından akıl-kalp bütünlüğüne, millî eğitim idealinden dijital çağda derin okumaya uzanan bu söyleşi; insanı tüketim düzeninin nesnesi değil, hakikat, merhamet, adalet ve kimlik içinde inşa edilmesi gereken bir varlık olarak yeniden düşünmeye çağırıyor
Memiş Okuyucu ile söyleşide, “eğitim” kelimesinin dar koridorlarından çıkıp “maarif”in geniş ufkuna açılıyoruz. Türkçenin medeniyet dili oluşundan akıl-kalp birlikteliğine, millî eğitim modelinden dijital çağda derin okumaya, şehir-insan ilişkisinden Maarifin Sesi’nin kuruluş gayesine kadar uzanan söyleşi; sadece okul meselesini değil, insanı, kimliği, kültürü ve geleceği birlikte düşünen diri bir zihin haritası sunuyor.
Okuyucu’nun cevaplardaki derdi açık: İnsan tüketim düzeninin aparatı değil; hakikat, merhamet, adalet ve kimlik içinde inşa edilmesi gereken bir varlıktır.
Maarif: Okulun Ötesinde İnsan İnşası
Memiş Bey; eğitim/öğretim yerine tercih ettiğiniz, “maarif” dediğiniz kavram tam olarak nedir; sadece okul-eğitim mi, yoksa insanı ve toplumu kuran daha geniş bir ufuk mu? Bu kavrayış sizde hangi ihtiyaçlardan doğdu?
MEMİŞ OKUYUCU (MO): Güçlü fikirler zayıf bir dille anlatılamaz. Türkçe, Fuzulî, Bâkî, Yunus Emre, Şeyh Galip, Ahmet Cevdet Paşa, Mehmet Âkif gibi isimleri yetiştirmiş; insanlığın selâmetine hizmet etmiş büyük bir medeniyetin dilidir.
Türkçe tarihî kimliğiyle maarif, tarif, tarife, âlim, muallim, talim, terbiye, tedris, ders gibi pek çok kavramla akraba; geniş anlam ve anlatım alanı bulunan bir dildir. Hâlbuki eğitim-öğretim kavramı, yukarıdaki anlam alanlarının çoğunu dışarıda bırakarak tefekkür ve tarihî kimliğimizle aramıza bariyerler koymaktadır.
Maarif, özünde insanın inşasını ve yeryüzünün imarını içine alan; iyilik ve merhamete dayanan kök değerlerimizden beslenen; insanı hem bu dünya hem ahiret için çalışmaya, insanlığa adalet ve iyilik götürmeye hazırlayan bir değerler alanıdır. Hakkı, hakikati ve hakkaniyetli olmayı; inancımızın esaslarını insanlarımızda davranış ve kültür hâline getirmeyi hedef alan geniş bir fikrî tayfa ve ideale sahiptir.
Tüm bunlar ışığında maarif, daha derinlikli ve kuşatıcı bir tefekkür ihtiyacından doğmuştur.

Eğitimin Asıl Sorusu: Nasıl İnsan?
Yazılarınızda sık sık akıl–kalp birlikteliği ve insanı merkeze alma vurgusu öne çıkıyor. Günümüzün eğitim tartışmalarında en çok neyi kaçırıyoruz? “İşin özü” dediğiniz yer tam olarak neresi yahut nereler?
MO: Batı menşeli modernizmden beslenen anlayışta insan, çoğu zaman doğum ve ölüm arasında yaşayan bir tüketim nesnesi olarak ele alınır. Oysa insan bir maksat ve gaye ile yaratılmıştır. Ölümü ve ahiret hayatını unutmadan, yeryüzü hayatına dair tasarım ve tasavvur geliştirmek üzere gönderilmiştir.
İnsanı tüketici olarak gören anlayışlar, onu fıtratından sıyırarak köleleştiren bir hayat nizamı öngörmektedir. Batı felsefesine dayanan bu düzen, insanı ve insanlığı büyük ölçüde deformasyona uğrattı; insanı fıtrat, vicdan ve merhamet alanından uzaklaştırdı.
Hâlbuki insanın kalpten gelen bir seviyeye, ötekine yardım duygusuna ve cemiyet hâlinde yaşamaya ihtiyacı vardır. İnsan, varlık alanı olan cemiyette aidiyet duygusuna ve belli bir kültür içinde yaşamaya muhtaçtır. Tevazu, dayanışma, adalet duygusu, iyilik, merhamet ve vicdan insanı kalp eğitimi yolunda olgunlaştıran değerlerdir. Ahlâk ile beslenen ibadetler de insanı manen olgunlaştırır. Sabır, cömertlik ve alicenaplık ise insanı kendinden başkasının varlığını kendi varlığı gibi görmeye hazırlar.
Bugünkü eğitim tartışmalarında, klâsik maarif sistemimizin “ilmi terbiye” diye adlandırdığı pedagojik kaygılardan çok ideolojik tavır alışlar ön plâna çıkmaktadır. “Nasıl bir insan?” sorusuna vereceğimiz cevap, eğitimin özünü teşkil eder. Bizim de içinde bulunduğumuz eğitim sistemleri, küresel tüketim düzeninin büyük ölçüde araçsallaştırdığı yapılara dönüşmüş durumdadır. İnsanlığın bu yolla getirildiği nokta sürdürülebilir değildir.
Bu nedenle insanı ve insanlığı merkeze alan; iyilik, merhamet, dayanışma, adalet, hak, hukuk ve hakikat düşüncesiyle kimlik kazandıran; inancımızın ana esaslarını kültür ve müfredat hâline getiren bir insan tasavvuruna ihtiyacımız var. Bu minval üzere maneviyat ve kültür temelli eğitimi insanlığın hizmetine sunmalıyız.
Millî Olanla Evrensel Olan Arasında Sahici Denge
“Millî eğitim/millî model” dediğimizde, bazılarınca içine kapanma gibi de anlaşılıyor. Siz millî olanla çağdaş/evrensel olan arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Bu dengeyi bozan en tipik yanlışlar neler?
MO: K12, 21. yüzyıl yeterlilikleri gibi doğrudan Batı’dan alınan modeller, özünde o ülkelerin kendi insan tasavvuruna dayanmaktadır. Bu modelleri bire bir alıp uygulamaya koymak en tipik yanlışlardan biridir.
Biz kendi iki yönlü insan tasavvurumuzu kurmalıyız. Elbette insanlığın bugüne taşıdığı eğitime dair bilgi ve birikiminden faydalanacağız. Bununla birlikte öğrenme ve bilgi aktarımının büyük ölçüde okul binalarından dijital ve çevrim içi evrene kaydığını görmeliyiz. Gelişen teknolojiyle önümüzdeki yıllarda pek çok mesleğe ihtiyaç duyulmayacağı, yapay zekâ uygulamalarıyla binlerce yeni iş alanının ortaya çıkacağı bir dönemi yaşıyoruz. Bu durumu yakından izlemeli ve gereğini yapmalıyız.
Çocuklar öğrenmede sadece okul binalarıyla sınırlandırılmamalı. Bu evrensel boyuttur.
Ancak biz özünde kimlik ve kültür tanımlaması yaparak, benlik inşası dediğimiz değerleri çocuklara küçük yaşlardan itibaren vermeliyiz. Bugün tarihî geleneklerinin içinden gelip dünyanın sayılı ekonomileri arasına giren Japonlar; kendi kültür ve dilleriyle insan yetiştiren Fransızlar, İngilizler ve Almanlar içe kapanmış sayılmıyor. Bilâkis kendi insan tasavvurları üzerinden insan inşa ederek medeniyet yarışında yol alıyorlar.
Eğitim sistemimiz evvelâ tarihî kimliğiyle Türkçeyi öğreterek temellerini kurmalıdır. Ardından edebiyatımızı, bilim tarihimizi ve geleceğimizi içine alan; akıl ve muhakemeyi çalıştıran; bilgiyi ve bilgeliği kıymet olarak davranışa dönüştüren bir benlik ve kimlik inşasına yönelmeliyiz. Çocuğun yaratıcısını tanıyacağı, temel kimlik değerlerini davranış hâline getireceği bir insan anlayışıyla eğitim sistemimize muhteva kazandırmamız gerekiyor.
Kültür, Tarih ve Kimlik Birbirinden Koparsa Ne Olur?
Sizde eğitim meselesi, kültür ve tarih meselesinden kopmuyor. Kültür-tarih-kimlik üçgeni bireyin düşünme biçimini nasıl etkiliyor? Bu üçlüden biri zayıfladığında ne oluyor?
MO: Merhum D. Mehmet Doğan üstadımız, “Tarih zamanın matematiğidir. Tarihsiz toplum talihsiz toplumdur.” der. Ecdadımız varlığımızı ve tarihî kimliğimizi tarih ilminin kurallarına uyarak miras bıraktı. Bugün bizim de tarihî birikimimizden faydalanmamız gerekiyor.
Düşünme biçimimize tesir eden en kuvvetli müktesebatımız Türkçedir. İki insanın karşılaşmasını anlatmak için kullandığımız “rastlaşmak” kavramı, bize hayırla karşılaşma mânâ alanını açar. Sadece “karşılaşmak” dediğimizde bu manevi alanın zayıfladığını gösterir.
Ekmek “nan-ı aziz”dir. Ekmeği ve yemeği veren Allah’a şükür vardır. Evvelinde besmele, temizlik ve el yıkama; sonrasında yine el yıkama ve Allah’a hamd vardır. Oysa kapitalist kültür bunu “yemek tüketimi”, “ekmek tüketimi” olarak tarif ederek yalnızca ekonomik faaliyet boyutunu öne çıkarmaktadır. Bu misaller, her kelimenin birden çok anlamı işaret ettiğini; işaret eden değiştiğinde işaret edilenin de değiştiğini gösterir.
Bu örnekleri hayatın pek çok alanında genişletebiliriz. Bu durum dünyayı anlama ve algılama biçimlerimize, düşüncelerimize tesir eder.
Bugünün gençleri Farabî’yi, İbn Sînâ’yı, Karacaoğlan’ı, Süleyman Çelebi’yi, Necip Fazıl’ı, Sezai Karakoç’u tanımalı ve onların şahsiyet ve tecrübeleriyle kişiliğini inşa etmelidir. Bunun yanında Descartes’ın bilgi, deney ve birikiminden de faydalanmalı; Immanuel Kant’ın görüşlerinden de istifade etmelidir. Biz de gelecek nesillere toplumumuzun bilgi ve tecrübelerini geliştirerek, zenginleştirilmiş kültürel müktesebatımızı miras bırakmak mecburiyetindeyiz.
Dil: Milletin Hafızası, Düşüncenin Evi
Dil çalışmalarınız (yerel ağızlar, kelimeler, deyimler, atasözleri) kıymetli bir alan açıyor. Dil, hafıza ve karakter arasındaki bağı nasıl görüyorsunuz? Yerel dil zenginliği kaybolduğunda aslında ne kaybediyoruz?
MO: Dil, kültürün ve milletin maddi-manevi varlığının taşıyıcısıdır. Dili oluşturan bütün unsurlar milletin düşünce dünyasının evi mahiyetindedir. Efsaneler, masallar, destanlar, hikâyeler, başta, aynı dil üzerinden gelen kültürel aktarım biçimleri milletimizin karakterini belirler.
Yerel ağızlar, kelimeler ve deyimler Türkçenin zenginliklerindendir. Anlaşma, kaynaşma ve birleşme alanlarımızı belirler. Bugün Anadolu’da herhangi bir köyde duyacağınız “niynen” sözünü Azerbaycan’da da duyarsınız. “Ne yapıyorsun?” yahut “Nasılsın?” anlamlarına gelen bu ifade, Oğuz Türkçesinden miras kalan kültürel anlam birliğini gösterir.
Dilimizin oluşmasında milletimizin tarihî kimliğinin ve kültürünün izlerini en çok kısa kelimelerin baskınlığında görürüz: yap, kes, at, vur gibi. Başka açıdan baktığımızda bunu millet karakterinin dile yansıması olarak da değerlendirebiliriz.
Şehir İnsanı Kurar, İnsan Şehri Tamamlar
Şehir üzerine düşündüğünüzde (özellikle Ankara) şehir insanı neye benzetilebilir? Şehir, insanın inancını/ahlâkını/yalnızlığını nasıl dönüştürüyor; siz modern şehirde dindarlığı nasıl okuyorsunuz?
MO: Şehirler, kültürel mirasa bugünü ilave ederek mimari ve kültürel eserler inşa eder; bu eserler de bir zihniyet, zihin ve fikir alanı meydana getirir. Sonra aynı eserler, içinde yaşayan insanları inşa eder. İnsan en çok yaşadığı şehirden öğrenir.
Velayeti Türkistan coğrafyamızdan Ankara’ya, Anadolu’ya taşıyan; İstanbul’un fethini Ankara’dan başlatan Hacı Bayram Veli, “Çalabım Bir Şâr Yaratmış” adlı şiirinde şöyle der:
“Nâgehân ol şâra vardım
Ol şârı yapılır gördüm
Ben dahî bile yapıldım
Taş u toprak âresinde”
Bu mısralar, gönül şehrinin inşasını ve insan-ı kâmil olma yolundaki iç inşa sürecini işaret eder.
Maarif Yolculuğu: Genişlerken Derinleşmek
Dergi, kitap, dijital mecralar, faaliyet ve etkinliklerde bir “yöntem” var mı? Bir fikir sizde nasıl kitaba dönüşüyor, nasıl karar alıyorsunuz? Not tutma, okuma, tasnif, demlenme… Sizi yazıya götüren asıl tetikleyici unsur ne-ler-dir?
MO: Yazmak; bilgi, zihin, fikir ve tefekkürün insanda velûdiyete dönüşmesidir. Maarif olarak benimsediğim eğitim ve Ankara ağırlıklı bir yazı serüvenim oluştu. Yazı serüvenimdeki temel hedefimi, konuyu zihnimde olabildiğince olgunlaştırarak eskilerin imal-i fikir dedikleri teorik çerçeveyi oluşturma çabası olarak ifade edebilirim.
Her yazı zihnimi, fikrimi, tefekkürümü ve zamanımı domine eder. Bir yazı, tema yahut kitap bittiğinde zihin ve fikir olarak sonraki konuya intikal ederim. Okumalar, araştırmalar, yürüyüşler, seyahatler ve sosyal etkileşimler, kâmil bir yazı için fikri olgunlaştırmamın düzenli aşamalarını teşkil eder.
Zaman zaman ilmî tematik konuşmalar dinler, notlar alırım. Kimi zaman filmler izleyerek senaryonun söylettiği klişe sözlerin izlerini sürerim. Okuduğum kitapları altlarını çizerek tekrar tekrar okurum. Her hadise ve yazı konusunun büyük hikâyedeki yerine odaklanırım.
Eğitimde meselenin özüne ulaşabilmek için beş eski Millî Eğitim Bakanı ile temas, görüşme ve röportajlar yaptım, iki eski Diyanet İşleri Başkanı ile görüştüm. Millî Eğitim Bakanlığı bürokrasisinin eğitim ve mesleki eğitim yetkilileriyle farklı zamanlarda görüş alışverişinde bulundum. Zaman zaman okul ziyaretleri yaparak eğitim, okul, idareci, öğretmen ve öğrenci üzerinden gelişme ve akışa dair bilgi ve kanaat oluşturmaya çalıştım. Bu çabalarım hâlen devam etmektedir.
Terkip, tahlil ve tahkik metotlarını mutlaka kullanırım. Meseleleri kendi penceremden geliştirdiğim “çoklu öğrenme” anlayışıyla anlamaya ve anlamlandırmaya çalışırım.
Eğitimin millîliği yolunda, ülkemiz gençliğinin potansiyelini harekete geçirecek nitelikli bir eğitim için; insanlığa iyilik ve merhamet taşıyacak, Hakk’ı ve hakikati bilen bir nesil yetiştirebilmek adına kendimi şahsi sorumluluk sahibi görüyorum. Bu sorumluluk yazı heyecanımı hem tetikliyor. Eğitime dair yapılacakları sadece göreni değil, öreni de olmak için kalem kılıç yollara düştük.
İyi Kitap Okuru Büyütür, İyi Okur Kitabı Çoğaltır
Hem yazan hem okuyan biri olarak sorayım: “İyi okur” ve “iyi kitap” sizce nasıl tarif edilir? Bir kitabın okuru büyüttüğünü nereden anlarsınız?
MO: İyi okur, tefekkür dünyasının hedef ve istikametini isabetle belirleyen; zihin ve fikrini bu yönde olgunlaştıracak kitabı seçebilen kimsedir.
İyi kitap ise okurun zihninde oluşan ana ve yardımcı düşünce alanlarındaki sorulara cevap bulabildiği kitaptır. Bir kitabın okuru büyüttüğünün en sahih göstergesi, okurun o kitaptaki bilgi ve görüşlerle çeşitli iletişim kanalları üzerinden size geri dönüş yapmasıdır. Bu dönüşler bazen yeni sorularla birlikte gelir.
Dijital Çağda Derin Okumayı Yeniden Kurmak
Dijital çağ, okuma refleksini ve dikkat düzenini değiştirdi. Gençlerin okuma/öğrenme biçimindeki değişimi siz nasıl gözlüyorsunuz? “Derin okuma”yı yeniden güçlendirmek için sahici (romantik olmayan) ne/ler önerirsiniz? Son olarak hazır konu buradan açılmışken yayınlanan kitaplarınıza tepkiler, geri dönüşler hakkında neler söylersiniz?
MO: Eskiden hızlandırılmış eğitim diye bir şey vardı. Şimdi gelişen teknolojiler hayatın bütününü hızlandırdı. Mesleğe başladığımız yıllarda çocuklar senenin ocak-şubat aylarında okuma yazmaya geçerlerdi. Şimdi çocukların hazır bulunuşluk seviyeleri çok arttı. Bir kısmı evde okumayı öğrenip geliyor. Kalanlar da ilk ayda büyük ölçüde okuma yazmayı öğreniyor. Çünkü zihin uyarıcılar çok arttı.
Bu hızlanma hayatın tüm alanlarında geçerli. Fiziki olarak hızlı büyüyen, fakat olgunluk çağı daha geriden gelen bir nesil ortaya çıktı. Toplumsal aidiyeti ve kimlik aidiyetini artırıcı sosyal etkileşimler oluşturmak gerekiyor. Çocukları hayatlarının büyük rollerine, hayatın küçük rollerini “büyük” ve “fırsat” görerek hazırlamalıyız.
Gençlik üzerinde aile ve ebeveyn tesiri artık dijital dünya ve okulla paylaşılmaktadır. Aile içinde çocuklarla etkileşimi ve diğer alanlarda sosyal etkileşimi güçlendirmeliyiz. Çare, insanı ve insani olanı derinleştirmekten geçiyor. Çocuk eğitimi ve dijital dünya konusundaki gelişmeleri de dikkate alarak aile eğitimlerini artırmalıyız.
Okuduğunu anlama kılavuzu diyebileceğimiz fahri dijital yayınlar da çoğaldı. Biyografi, kitap özeti, kitap anlatımı, kitap tanıtımı, her güne bir kelime ve etimolojisi gibi alanlarda bir öğrenme faslı oluşturulabilir; bilgi ve etkileşim yoluyla bunlardan istifade edilebilir.
Yayınlanmış yedi kitabım oldu. Eserlerim eğitim ağırlıklı. Mümkün mertebe fikirleştirme ve teorik çerçeve oluşturma çabası taşıyan, kendi bakışımızı daha da geliştirmeye yönelen bir okuma-yazma serüvenim var. Zaman zaman okur geri dönüşleri almaktayım.
Maarifin Sesi: Bir Soluklanma ve Düşünme Alanı
“Maarifin Sesi” sitesi çerçevesinde hem editörlük hem yayıncılık tarafınız da var. Bu platformu kurarken neyi mümkün kılmak istediniz? Bugün geriye dönüp baktığınızda, hedeflediğiniz etki ile oluşan etki arasında ne gibi farklar söz konusu?
MO: Maarifimizde, eğitimin millîliği üzerine bir düşünme ve soluklanma alanı oluşturma hedefiyle yola çıktık. Hedefimiz, muhtelif cephelerden maarifimizdeki düşünce alanının derinleşmesine katkıda bulunmak.
“Hedef ve etki oluşturmak” meselesi, alanda inandığınız istikamette sebatkâr çabaya devam etmekten geçiyor. İlim/bilim yolculuğunun özünü büyüklerimiz; “gayret, hayret, gurbet” diye açıklar. Bu yolculuğu bir başka açıdan da “genişlerken derinleşmek, derinleşirken genişlemek” cephesiyle sürdürmek gerekiyor.
Maarif yolunda yazmaya, okumaya, anlamaya, anlamlandırmaya ve karınca misali yolda olmaya devam ediyoruz.
Geleceği Korumak: İlim, Birlik ve Tarihî Sorumluluk
Son olarak: Yirmi yıl sonrasının Türkiye’sini eğitim-kültür açısından düşündüğünüzde, sizi en çok umutlandıran ve en çok kaygılandıran şey-şeyler ne? Bugünden atılması gereken “en kritik adımlar” hangileri, neler yapılmalı şimdiden Memiş Bey?
MO: Zor şartlarda büyüdük. Bugün geldiğimiz noktada sahip olduğumuz nimetlerin haddi hududu yok. Bu toprakları kolay elde etmedik, kolay da elde tutulmuyor.
Ülkeler silahla kurulur ama ilimle korunur ve yükseltilir. İlim, bilim ve teknoloji ortaya koymak uğruna çabalarımızı durmadan dinlenmeden sürdürmeliyiz. Ülkemizin, coğrafyamızın, kültürümüzün ve insanımızın kıymetini bilmeliyiz.
Derin ve büyük bir tarihî tecrübeye, oldukça dinamik bir nüfusa ve gençliğe sahip oluşumuz umudumuzu diri tutuyor. Kaygı sözünü hassasiyet olarak alırsak, birlik ve dirliğimizi güçlü tutmaya azami dikkat göstermeliyiz. Birliğimizi güçlü tuttuğumuz sürece yeryüzüne adalet ve iyilik götürebilecek yegâne medeniyet mirasçıları durumundayız.

Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.