1. HABERLER

  2. TÜRKİYE

  3. Osmanlı Ermenilerinde Türk Müziği
Osmanlı Ermenilerinde Türk Müziği

Osmanlı Ermenilerinde Türk Müziği

İslam tarihi ve sanatları alanında çalışan yazar Dr. Fatma Adile Başer:- "Osmanlı Devleti, 'Türk ve İslam' omurgasıyla teşekkül etmiş Türk devlet geleneğinin en değerli örneği olarak karşımızda duruyor. Bu modelin başarısındaki en önemli sırlardan biri de

A+A-

İSTANBUL (AA) - EKREM KAFTAN - Yazar Dr. Fatma Adile Başer, Osmanlı Devleti'nin, "Türk ve İslam" omurgasıyla teşekkül etmiş Türk devlet geleneğinin en değerli örneği olduğunu belirterek, "Bu modelin başarısındaki en önemli sırlardan biri de etnisite yobazlığına kapılmamış olmasıdır. Aynı devlet çatısı altında birleşen Ermeni, Süryani, Asuri, Yahudi, Keldani, Fars, Arap, Rum, Macar, Sırp, Slav gibi unsurlar, devlet şemsiyesi altında korunan hakları ile sosyal hayata menfaatleri gereği gönüllüce katılıyor, başarı sağlamak için uğraşmayı biliyorlardı." dedi.

İslam tarihi ve sanatları alanında çalışmaları bulunan ve Sakarya Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'ndan emekli olan Başer, "XIX. Yüzyıl Merkezli Olarak Osmanlı Ermenilerinde Türk Müziği" isimli kitabına ilişkin AA muhabirinin sorularını cevapladı.

Osmanlı toplumunda bir dil baskısı olmadığı halde Türkçenin kendiliğinden yerleşmesinin ve zamanla kilisenin de dili haline gelmesinin önemli olduğunu belirten Başer, Ermenilerin Türkçeye gösterdikleri uyumun takdiri hak ettiğini söyledi.

Başer, "Diğer taraftan Türkçeye yakınlaşan sanatlı Osmanlı Ermenicesi de dikkate değer. Değerli biyografist Kevork Pamukciyan, Türkçe mahlaslar da kullandıkları için bazı halk şairlerinin, Ermeni mi, Türk mü olduğunun tespit edilemediğini söylüyor. Bu yakınlığın, halk ürünlerine, örfe ve üsluba da büyük ölçüde yansıdığı gözleniyor. Osmanlı Ermenilerinden bahseden eski metinlerde rastlanan 'dini ayrı tek millet' ifadesi bunun açık göstergesi." diye konuştu.

Başer, birlikte yaşama tecrübesinin, ilişkileri de beraberinde getirdiğini ifade ederek, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Osmanlı döneminde bir Türk için müzik, şiir bir kültürel uğraş, bir zevk konusudur, meslek değildir. Bugün birer müzisyen olarak andığımız isimler de çoğunlukla değişik mesleklerin adamlarıdır veya hafız, müezzin, mevlithan, zakir, tekke şeyhi gibi dolaylı olarak müzik formasyonu gerektiren görevler üstlenmiş kişilerdir. Kendine mahsus değerlerini giyinmiş repertuvarı, nazariyatı, psikolojik ve felsefi arka planıyla Türk müziği bu muhitlerin ve atmosferin eseri olarak vücut bulmuştur. Osmanlı Ermenileri ise sarayda yetiştirilen veya orada istihdam edilen sınırlı sayıdaki birkaç müzisyen hariç tutulursa Rumlar, Yahudi ve Çingeneler gibi 'kol' denilen gruplar halinde eğlence muhitlerinde görev almışlardır. Nitekim Evliya Çelebi devrin en gözde kollarından haber vermektedir."

Osmanlı'da içki ve raksa eşlik eden eğlence müziğinin Müslüman olmayanlar tarafından icra edildiğini anlatan Başer, Ermenilerin 18. yüzyılın sonuna kadar kimliklerini buldukları "kilise müziği" ile "kilise dışı" dedikleri Türk müziğinin eğlence ortamlarına tatbik edilmiş hali arasında uzun bir süreç geçirdiğini kaydetti. Başer, "Fakat asıl Türk müziğini var eden ortamlar ve bu müziğin özgün simaları ile tam bir alışveriş imkanı buldukları tarih, Hamparsum Limonciyan sayesinde 19. yüzyıl başıdır. Kitabın başlığında vurguladığımız 'XIX. Yüzyıl Merkezli Olarak…' ifadesi, bu tarihin önemi dolayısıyladır." ifadelerini kullandı.

- "Ermeni, Osmanlı sosyal hayatının bir parçası"

Dr. Başer, Ermeni toplumunun Osmanlı sosyal hayatının tabii bir parçası olduğunu hatırlatarak, konuşmasına şöyle devam etti:

"Osmanlı Devleti, 'Türk ve İslam' omurgasıyla teşekkül etmiş Türk devlet geleneğinin en değerli bir yakın örneği olarak karşımızda duruyor. Bu modelin başarısındaki en önemli sırlardan biri de etnisite yobazlığına kapılmamış olmasıdır. Aynı devlet çatısı altında birleşen Ermeni, Süryani, Asuri, Yahudi, Keldani, Fars, Arap, Rum, Macar, Sırp, Slav gibi unsurlar, devlet şemsiyesi altında korunan hakları ile sosyal hayata menfaatleri gereği gönüllüce katılıyor, başarı sağlamak için uğraşmayı biliyorlardı. Osmanlı toplumunda çeşitli milletleri birleştiren temel kültür alanının Türkçe olduğunun altını kuvvetlice çizmemiz gerekir. İlginçtir, bizim insanımızın yabancıyı kendinden saymasının temel kriteri daima ve öncelikle Türkçe olagelmiştir, şimdi de öyledir. Diğer taraftan kendi dinlerinin, mezheplerinin icaplarına uymak, örflerini yerine getirmek, dillerini konuşmak ve eğitim kurumlarını tesis etmek imkanına da sahiptiler. Böylece hem alt kültür özelliklerini koruyor hem de Osmanlı sosyal hayatında, kendilerine has becerileri ve yetenekleriyle bazı roller üstleniyorlardı. Osmanlı toplumu bu açıdan ele alındığında, gayet renkli, zengin, insan tanıma bakımından, tecrübeli ve ufuklu olmuştur. Osmanlı insanı, diğer birçok unsurlar gibi Ermenilere de aşinadır. Tanıdıkları arasında muhakkak bir Agop, Kirkor, Leon, Kevork … vardır."

Başer, Türk musikisinin klasik üslubuna kavuşmasında Ermenilerin rolünün olup olmadığı sorusunu şöyle yanıtladı:

"Klasik üslup, ifadesini; tekbiri, salaları, ayin-i şerifleri, tevşih ve durakları, zikir ilahileri, mehter havaları, cenk peşrevleri, türküleri, kar, beste ve semaileri, nakışları, nefesleri gibi Türk musikisinin şahsına münhasır özgün yapısını bulması ve model eserlerinin ortaya çıkması olarak anlıyorum.Hayır, Ermenilerin bunda hiçbir dahli olmadığı gibi Hamparsum'un birkaç bestesi dışında klasik formda eser vermiş Ermeni müzisyen sayısı da sınırlıdır. Ermeni müzisyenlerin en çok rağbet ettikleri ve başarılı oldukları formun daha çok kendi devrinin eğlence muhitlerine hitap eden şarkı formu olduğu görülecektir. Ermeni-Türk müzik ilişkilerindeki asıl yapıcı katkının, özellikle Mevlevihane aracılığı ile Türk müziğinden alınan aşı sayesinde, kilisede temsil edilen Ermeni müziğinde gerçekleştiğini söylemek gerekir."

Fatma Adile Başer, Ermeni kilise ayin yapısının asırlarca Rum kilise ayinlerine benzediğini aktararak, bu yapının, Türk makamlarını öğrenme gayretindeki besteci ve mugannilerin (şarkıcı) elinde tazelenme ve kendine özgün karakterini yeniden inşa etme imkanına kavuştuğunu vurguladı.

Başer, şunları kaydetti:

"Ermeni bestecilerin çoğunun aynı zamanda kilisede görev yapan muganni olması bu sebepledir. Bu mugannilerin büyük kısmı hanende, besteci veya sazende olarak Osmanlı toplumunca da takdir edilmiş, üretkenlikleri alkışlanmıştır. Hamparsum'un Türk müziğini esas alan çalışmaları ve notası, Ermeni kilise müziğini kalkındırmış, eski ve yeni kilise bestelerinin tespitini sağlamış, muganni eğitimini kolaylaştırmıştır. Fakat bu çok değerli süreç, 'modernleşme', 'çağdaşlaşma' uğruna, belki de Osmanlı-Türk asırlarını hatırlattığı için horlanarak aşağılanmış ve terk edilmiştir. Bu aşağılanmaları kaldıramadığı için dinine çok bağlı olduğu halde kiliseden uzaklaşan Ermeni müzisyenler vardır. Yerine çok sesli Avrupa kilise müziğinin model alındığı modern tarzda karar kılınmıştır."

- "Müzik ticari meta haline geldi"

Başer, 19. yüzyıl Osmanlı Ermenilerinin, kilise müziğinde yaptığı yenilikler, kalkınma ve hareketlenmeye karşılık, Türk müziğinin genel görünümü itibarıyla kendi özgün yaklaşımlarından giderek ve hızlıca uzaklaştığını, başkalaştığını, seviye kaybettiğini ve öncesinde rastlanmayan derecede "ticari meta" haline dönüştüğünü belirtti.

Müziğin, para karşılığı icra edilen, ücret mukabili öğretilen bir meta haline geldiğinin altını çizen Başer, şu değerlendirmede bulundu:

"Eserleri ustasının ağzından belleyerek öğrenmek, meşketmek, yaygınlaşan Hamparsum notasının kolaylıklarıyla mana kaybına uğramıştır. Batılı paradigmaların eş zamanlı olarak toplumu sarması, özgün kültürün kendini yenileyememesi, ifade edememesi gibi sebepler kültürde yaygın mağlubiyet psikolojisini hakim kılmıştır. 19. yüzyılın en görünür müzik fenomeni, eğlence müziğidir. Zaten asırlardır geleneksel olarak eğlence müziğinin ustaları Ermenilerin de içinde bulunduğu Müslüman olmayan kesimdir. 19. yüzyılın ikinci yarısı artık Türklerin de diğer kesimlerden bir farkı kalmaksızın eğlence muhitlerinin müzisyenleri oldukları görülüyor. Bunun müziğe tesirini, dünyadan kam almayı öğütleyen, dünya nimetlerinin güzelliklerini öven şarkı sözlerinde ve buna aynı seviyede eşlik eden bol tekrarlı, basit ezgili şarkılarda görebiliyoruz. Dönemin ciddi Türk müziği uzmanlarının, makamsal olmakla birlikte asla Türk müziğine dahil etmedikleri hatta bu konuda asabiyet gösterdikleri bir de kanto denilen, dönemin raksa eşlik eden şarkıları da vardır ki, Ermeniler kadar Türkler de onların öncülüğünde kanto bestelemekte yarışmışlardır."

- "Hamparsum notasının icadı çok önemlidir"

Başer, 19. yüzyılda Hamparsum notasının icadının çok önemli olduğunu kaydederek, şunları anlattı:

"Çıkış sebebi Ermeni kilise ayinlerini nota ile tespit etmek amacına matuftur ve bu sebeple Hamparsum'a, devlet kademesinden her türlü maddi manevi destek sağlanmıştır. Beşiktaş Mevlevihanesi'nden neyzen Deli İsmail Dede'nin, bu notaya önem vererek teşvik ettiği ve onun sağladığı aracılıkla Mevlevi ayininde kullanılan saz eserlerinin notaya alınması Türk müziğine yapılmış en değerli katkıdır. Nitekim önce Mevlevi müzisyenler, onların oluşturduğu havayla diğerleri bu notayı kısa zamanda öğrenip musiki eserlerimizin tespit edildiği koleksiyonlar hazırlama yoluna gitmişlerdir. Bunlar arasında Leon Hanciyan gibi büyük nota koleksiyonu oluşturan müzisyenler vardır ki, şükranla yad etmeliyiz."

Yazar Başer, Cumhuriyet döneminde Ermeni musiki adamlarının Türk musikisine ilgisinin devam edip etmediği sorusuna şöyle cevap verdi:

"Özellikle Osmanlı'dan Cumhuriyet'e intikal eden kuşakta kuvvetle devam ettiğini görüyoruz. Hatta bu devam ediş, müziğimizin dini ve hikemi özden iyice ayıklanması, temel fonksiyonlarını bastıran içkili ortamlara tahsisi sebebiyle oldukça 'moden ve laik' bir sunum da taşımıştır. O sebeple Osmanlı döneminde olduğu gibi besleneceği ve model alacağı bir merkez kültür/muhit olmadığı için modern medya destekli bu yeni müzik çevreleri pek çabuk tükeniverdiler. İşleyen süreç, Osmanlı mirasını her bakımdan ve her şeyiyle reddeden, hastalıklı ve aşağılık bulan bir 'kitle kültürü formatı'nı benimsediğinden, hemen sonraki köklerle teması kesik kuşaklar bu mağlup ve reddedilen yapıda yer almak istemediler."

Fatma Aliye Başer, sanatta malzemenin zenginliğinin, eserin saltanatını ve repertuvarı da güçlü kıldığını vurguladı.





HABERE YORUM KAT