Hz. Mevlâna'nın vefâtı ve Şeb-i Arûs (Düğün Gecesi)
Hastalığı kırk gün kadar sürdü ve nihâyet sonbahar mevsiminde m.1273 (h.672) senesi Cemâziyel-âhir ayının beşinci Pazar (17 Aralık) günü Konya’da vefât etti. İmâm-ı İhtiyârüddîn, cenâzesini yıkadı. Cenâze namazını ise, Sadreddîn-i Konevî kıldırdı ve bugünkü türbesinin bulunduğu yere defnedildi. Şerâfed-dîn-i Kayserî, Mevlânâ’nın cenâze namazını şöyle anlatıyor : “Sadreddîn-i Konevî hazretleri, talebesi Mevlâna’nın cenâze namazını kıldırmak için ilerlediği zaman, ona birden bire bir hıçkırık gelip kendinden geçti. Bir müddet sonra kendine gelip, namazı kıldırdı. Mevlâna’nın vefâtına çok üzülmüştü. Talebelerinden ileri gelenlerinden bazıları: “Efendim! Namaz kıldıracağınız zaman, üzerinizde hiç görmediğimiz bir hâl vardı. Acabâ hikmeti nedir?” dediler. Bunun üzerine Sadreddîn-i Konevî hazretleri: “Namaz kıldırmak için ilerlediğim vakit, meydanda meleklerin saf saf dizilip, Peygamber efendimizin arkasında cenâze namazını kıldıklarını gördüm. Gökteki meleklerin hepsi, mavi elbiseler giyinmiş ağlıyorlardı.” buyurdu.
Mevlâna hazretleri, ölüme, “Şeb-i Arûs=düğün gecesi” adını vermektedir. Onun için, tasavvuf ehline göre ölüm; bir fe-lâket değildir, güzel ve tatlı bir şeydir. Tekrar Allah’a dönmek olduğundan, ancak bir sevinç vesîlesidir. Tasavvufta keder ve ümitsizlik yoktur. Yalnız sevgi ve tecellîler vardır. Nitekim Mev-lâna hazretleri:
“ Gel, gel, her kim olursan ol gel!
Allah’a şirk koşanlardan, mecûsîlerden, puta tapanlardan da olsan gel!
Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir.
Tevbeni yüz defa bozmuş olsan bile gel!” buyurmuştur.
Mevlâna’nın bu sözleriyle, “Gel! Tevbe et, İslâmiyetle
şereflen! Müslüman ol! Böylece dünya ve âhiret seâdetine kavuş!” demek istediği bildirilmektedir.
Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî’nin yerine Hüsâmeddîn Çelebi geçti ve halifeliği oniki yıl sürdürdü. Onun ölümü üzerine, yerine Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin oğlu Sultan Veled postnişin oldu.
Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî, her şeyden önce olgun, âlim ve velî bir müslümandır. Onun, Doğu’dan ve Batı’dan çeşitli din, mezhep ve meşrep sâhibi kimseleri kendisine hayran bırakan merhameti, insan sevgisi ve tevâzuu gibi üstün vasıfları, mensup olduğu İslâm dîninin yüksek ahlâk telakkîsinden bazı nümûne-lerdir. Onda bunlardan başka İslâm ahlâkının diğer hususları da kemâl derecesinde mevcuttur. Bunların hepsini saymak, İslâmi-yeti tam olarak anlamak ve anlatmakla mümkün olur. Hazret-i Mevlâna’yı yalnız bir mütefekkir, şâir, hümanist gibi düşünmek ve öylece anlamaya çalışmak, asıl varlığı bırakıp herhangi bir özel- liği içinde sıkışıp kalmaya benzer. Bu ise, en azından Mevlâna’yı çok eksik ve yarım anlamaya, hattâ hiç anlamamaya sebep olabilir. Nitekim Hazret-i Mevlâna’yı, sözlerini ve yolunu anlamanın anahtarını kendisi bir rubâisinde şöyle dile getirmektedir:
“Ben sağ olduğum müddetçe, Kur’ân’ın kölesiyim. Ben Muhammed muhtârın yolunun tozuyum.
Benim sözümden bundan başkasını kim naklederse; Ben ondan da bîzârım, o sözlerden de bîzârım.”
Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî, tasavvuf deryâsına dalmış bir Hak âşığıdır. İlmi, teşbihleri, sözleri ve nasihatları, bu deryâdan saçılan hikmet damlalarıdır. Yeni usûller ve ibâdet şekilleri ihdâs etmemiştir. İslâmiyetin beğenmediği şeyleri, Hazret-i Mevlâ-na’nın yapması mümkün değildir. Celâleddîn-i Rûmî, zikirle ilgili olarak da, Mesnevî’sinde şöyle buyurmaktadır:
“ O hâlde, sevgiliye kavuşmayı, cân-u gönülden iste. Dudağını ve damağını oynatmadan, Rabbinin ismini kalbinden söyle.”
Son derece dînî hassâsiyeti olan Mevlâna, ezân sesini duyduğu zaman, ya dizleri üzerine oturur veya ayağa kalkarak, ezan bitinceye kadar o vaziyetini hiç bozmazdı. Ezan bitince, salavât-ı şerîfe getirir ve ezan duâsını okurdu. Sonra araya bir iş karıştırmadan hemen namazını kılardı. Mevlâna, devamlı böyle yapmış ve âdetini hiç bozmamıştı.
Mevlâna, başkalarından bir şey istemeyi talebelerine yasak ederek; “Başkasına el açıp bir şey isteyen, bizim talebemiz değildir. Ona dünyada da, âhirette de şefaat etmeyiz ve ondan uzak dururuz. Biz, talebelerimize dâima vermeyi, ihsân ve ikrâmlarda bulunmayı, herkese karşı tevâzu üzere bulunmayı, tatlı sözlü ve güler yüzlü olmayı tavsiye ediyoruz El açıp istemek, bizim yolumuzda yoktur.” buyurdu.
İnsanları doğru yola teşvik eden ve nasihatlarıyla hasta kalplere şifa veren Mevlâna, yine bir gün talebelerine; “Ey bizi sevenler! Sevgili Peygambermizin gittiği Ehl-i sünnet yolundan yürüyüp, bu yolu ihyâ etmelidir. Allahü teâlâ’nın sevdiği ameller, ibâdetler ile helal yollardan çoluk-çocuğunun ihtiyaçlarını kazanarak, razı olunan kullar zümresine dâhil olmalıdır. Hep helali istemeli, helalinden yiyip, helalinden içmeli ve helalinden giymelidir. Söylediklerimiz, dinlediklerimiz ve düşündüklerimiz helal olmalı. Her hareketimizi Peygamber efendimizin hâl ve hareketlerine uydurmalıyız. Herkes, bir sanata sâhip olmalı ve din ilimlerini iyi öğrenmelidir. Talebelerimden bunu husûsen istiyorum. Bizim yolumuzda olanlara, kıyâmet günü yardımcı olur, yüzlerinin ak olmasına çalışırız. Ancak edebe riâyet etmeyenler ve Ehl-i sünnet yoluna muhalefet edenler, kıyâmet günü bizi göremeyeceklerdir.” buyurdu. Prof. Dr. Recep Dikici
(Devam edecek)
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.