Fikir Dünyası

Fikir Dünyası
Fikir Dünyası;AKDENİZ’DE DENGELER, GÜNEŞ BATMAYANN ÜLKENİN KARANLIK DÜNYASI...,  SORUMLULUKLARIMIZI YERİNEGETİRECEK GÜCÜ KENDİMİZDE NASIL BULURUZ?,EN İYİ ÖĞRENME BİÇİMİ,BENZİNDEN ELEKTRİĞE,AKIL OYUNU SATRANÇ....

AKDENİZ’DE DENGELER

Mehmed Zahid İlhan

Türkiye'nin iki katı kadar zengin olmasını ister misiniz? Neden istemeyesiniz ki. Peki Türkiye bu zenginliğe nasıl sahip olabilir? Cevabı Akdeniz de. Türkiye'nin doğu Akdeniz de bulunan çıkarları tarihinde görülmüş en büyük ekonomik çıkardır denilebilir. Kıbrıs adasının güneydoğusunda bulunan petrol ve doğalgaz rezervlerinin maddi karşılığı 3 trilyon dolardır ve bu sadece şu ana kadar keşfedilmiş rezervlerin miktarıdır. Kısacası Doğu Akdeniz de sadece Türkiye için değil diğer Akdeniz hatta dünyanın öteki ucundan Güney Kore, Amerika gibi devletlerin de çıkarı mevcuttur. Böylesine bir zenginliğe sahip olmak ekonomik anlamda çığır açacağı kadar ülkenin bütün enerji ihtiyacını yıllarca karşılamaya yeter de artar bile. Öyleyse Türkiye bu zenginliğe sahip olmalı ve hakkı olan yakıtına sahip çıkmalıdır.

Peki bunun milletlerarası alanda karşılığı nedir? Sonuçta Akdeniz bir deniz değil midir? Türkiye'nin bu denizden yararlanma hakkı var mıdır? Milletlerarası hukuka göre münhasır ekonomik kavramını ele almak gerekir. Bu bir devletin 200 deniz mili içerisindeki bölgede denizin altındaki ve üstündeki kaynaklardan yararlanabileceği anlamına gelir. Ancak Akdeniz 200 deniz miline göre oldukça küçük bir denizdir yani devletlerin münhasır ekonomik bölgeleri kesişir. Bu bağlamda KKTC ile 2011 de Libya ile 2019 da münhasır ekonomik bölge belirleme anlaşması yapıldı. Olayımıza dönersek istediğimiz enerji kaynaklarını çıkarabilmek için Kıbrıs adasının kıta sahanlığını tartışmak gerekir çünkü bahsedilen rezervler bu bölgede mevcuttur. Türkiye Güney Kıbrıs Rum Yönetimini tanımıyor. Ancak bu milletlerarası alanda Türkiye için bölgedeki petrolü kendi adına çıkarma yetkisi vermez kaldı ki bir devletin bir devleti tanıması genel olarak siyasi bir durumdur diyebiliriz. Peki Türkiye bu petrolü hangi hukuki zemine uygun bir şekilde çıkarabilir? Ülkemizin milletlerarası alanda bu konuda söylediği şudur: Kıbrıs adası tek bir yönetimden oluşmuyor ada üzerinde 2 farklı devlet var dolayısıyla Güney Kıbrıs Rum Yönetimi adadaki münhasır ekonomik bölgeyi kendi kafasına göre belirleyemez. Bu konuda KKTC’nin de söz sahibi olmadı gerekir. Yani şu an Türkiye’nin yapmak istediği ve yaptığı KKTC’nin münhasır ekonomik bölgesindeki enerji kaynaklarını KKTC den aldığı yetki ile TPAO (Türkiye petrolleri anonim ortaklığı) vasıtasıyla çıkarmaktır. Aslında ülkemizin milletlerarası hukuka aykırı bir hareketi bulunmamakta ve kendi hakkı olan petrolü çıkarmak istemektedir. Ancak böylesine büyük bir para kaynağı için hukuk tek başına bir çar olamıyor ne yazık ki. Gözünü para bürümüş kapitalist devletler, saymak gerekirse; Amerika, Fransa, İtalya, İsrail, Güney Kore, Katar(ne yazık ki) gibi devletler güney Kıbrıs Rum yönetiminden denizi parsel,  parsel satın almakta ve aldıkları parsellerde bulunan rezervleri çıkarmaya çalışmaktadırlar.

Geçtiğimiz günlerde Türkiye, İtalya’nın sondaj gemisini deniz kuvvetleri vasıtasıyla korkuttu ve bölgede işlem yapmasına izin vermedi. Yine kısa bir süre önce Yunanistan, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bölgede birlikte hareket edeceklerine dair mutabakat imzaladılar. Velhasıl bu mesele ülkemiz için hayati bir önem taşımaktadır. Türkiye o bölgede bulunan rezervleri çıkarabilirse en kötü ihtimalle 30 milyarlık yıllık ithalatından kurtulabilir hatta Avrupa ya bu enerjiyi pazarlayabilirse Türkiye ekonomisinin ihracatı ithalatını aşabilir. Bu bağlamda bize düşen bu konuda bilinçli olmak ve devletimizin yanında durmaktır.

-----------------------------------------------------------------------------

 

GÜNEŞ BATMAYANN ÜLKENİN KARANLIK DÜNYASI...

İbrahim Uslu

Bir kızıl derili atasözü şu şekildedir;

"Bir derede iki kurbağa kavgaya tutuşmuşsa oradan uzun bacaklı bir İngiliz geçmiş demektir."

Evet, güneş batmayan ülke... Göstermelik aslan kafası sembolü ve göstermelik kraliyet ailesi...

Dünyada bir çok ülke, medeniyet ve ülkeler bileşkesi ya kaos ile yok olur ya da kaos ile var olur. Genelde kaos yarı yarıya riskli bir durumdur çünkü o gün için işine yarayan yarın felakete dönüşebilir. Yalnızca öyle bir millet topluluk ve ülke var ki medeniyet lafzını asla kullanmayacağım çünkü medeniyet kavramı anti medeni ve sömürge düzeninin yaşattığı bir ülkeye asla yakışmıyor...

Kirli keşifler, toplu katliamlar, insanları eşyadan bile aşağı gören iğrenç simsarlıklar, faili meçhul cinayetler, işin yettiğine işini yaptırıp, işinin yetemediğinin dişini kırmak hatta kafasını koparmak... Daha bir çok tenkitli cümle kullanabilirim İngilizler hakkında. Bu cümlelerde en çok bahsini geçireceğim kavramlar ise elbette "Fitne, Oyun ve Sömürü" kavramları olacaktır. Genelde dünyada şu söylenir "İngiltere ABD’nin Avrupa da ki temsilcisi".  Yaşanan olaylar neticesinde bu tamamen yanlıştır o sözü şöyle düzeltirsek daha doğru olur. "ABD, İngiltere’nin, Amerika kıtasında ve orta doğuda, hatta Mezopotamya da ki tetikçisidir."

Dünyada hiçbir olayın vuku bulması İngiltere'den bağımsız yahut habersiz değildir. Hatta buna ABD'deki başkanlık seçimlerine etkisini de dahil edebiliriz.

1607'de ilk sömürge girişimleri Kuzey Amerika da ki Jamestown'dur. İngilizler burada siftahı yapmış işgal ettikleri bölgede ne kadar yerli varsa silah zoru ile çalıştırmış ve hatta İngiltere’den gıda yardımı gecikince hayvanlardan sonra ne yazık ki adada ki yerlileri besin kaynağı olarak kullanarak yamyamlık ve barbarlık yapmıştır (For National Geographic News restored to Cannibalism). O tarihten sonra Afrika’ya gemi seferleri düzenleyip ne kadar insan toplarlarsa tıpkı bir mal gibi gemiye yığıp, yükleyip ülkesine ve Amerika’ya çalışmaları için daha doğrusu köle olmaları için götürülmüştür. İlk olarak sahipleri olmadıkları Amerika kıtasını büyük bir iştahla karış karış sömürdüler. Kürk Tütün Şeker İpek Mısır ve daha nice hammaddeleri ele geçirdiler. O dönemin İngiliz deniz kuvvetleri aynı zamanda hukuka aykırı bir şekilde Avrupa’ya insan pazarlıyordu Afrika’dan getirtilen erkeklerin gücünden ve kadınların ise ne yazık ki dişiliğinden nahoş bir şekilde faydalanıyordu. Bu insan pazarlığı organizasyonu yavaş yavaş İngiltere için gelir kapısı haline geldi. Elizabeth tarafından Hindistanda sırf insan kaçakçılığı için özerk bir şirket kuruldu.(East India Company) daha sonra bu şirketin devşirdiği piyadeler dindaşları olan Osmanlıya karşı Çanakkale’de savaşacaktı. Hindistan’ı kullandıktan sonra tehdit oluşturmaması için daha sonra üç parçaya böldüler.

Çin’de kendi ajanları vasıtası ile uyuşturucu ticaretine başladılar ve birçok uyuşturucu baronu İngiltere adına çalışmaktaydı buradan da servetlerine servet kattılar. Dünyadaki uyuşturucunun gelirleri 1700 ve 1800'lü yıllarda neredeyse tamamen İngilizlere gidiyordu daha sonradan ise gözünü açan diğer bazı ülkeler de bu gelire ortak oldu. İnsan toplama ve etkisiz hale getirip yönetme daha doğrusu "Önce parçala sonra uyuştur sonra yönet ve sonra da yut." Bu söz İngiliz sömürge felsefesinin adeta aynasıdır. Eski bir İngiliz düşünürün dediğine göre ise "Futbol dahi İngilizlerin insanları uyuşturma politikasının bir parçası olarak dünya hayatında yerini almıştır." Avusturalya Yeni Zelanda Galler İskoçya... Daha niceleri ne yazık ki İngilizlerin sömürüsü altında kendi öz halkını benliklerini büyük oranda yitirmiş ve asimile olmuştur. Özellikle Afrika özelinde bakacak olur isek Afrika’nın kuzey tarafını Bir diğer yamyam Fransızlar sömürürken orta ve güney tarafını ise yine İngilizler sömürmüştür. Afrika’yı hem asimile ettikleri gibi hem aç kalmaya, savaşlar ile boğuşmaya hem de hastalıklar ile çürümeye terk etmişlerdir. Dillerine dinlerine kültürlerine ve ırzlarına tecavüz etmişlerdir. Siyasi olarak ters düştükleri İrlanda’ya ambargo uygulayıp açlığa terk etmişlerdir ve İrlanda nüfusu 7 yılın sonunda % 25 azalmıştır. İrlanda’ya ambargo sırasında Sultan Abdülmecid han yönetiminde ki Osmanlı hanedanlığı buğday nohut ve çeşitli sebzeler ile yüklü gemiler ile yardım etmiştir. 19.yy ve 20.yy'a gelindiğinde ise İngiltere ittifakları ve dünyadaki güçlü birliktelik kurduğu Yahudi tüccarlar ile gücüne güç katmış artık o gücü askeri anlamda da kullanmaya karar vermiştir. Gelin görün ki yine de arkadan iş çevirip delikanlı gibi savaşmaktan çekinip ajanları ile Almanya da Osmanlı topraklarında, Arabistan da çeşitli yerlerde büyük yıpratma operasyonlarına imza atmıştır. İngilizler bunu hep yapmıştır parçala karıştır uyuştur tüket tıpkı sindirim sistemini anlatıyor gibi değil mi? İşte dünyayı da İngiltere bu şekilde sömürerek sindirdi. Bunun en bariz örneği Arapları Osmanlıya karşı kışkırtan İngiliz arkeolog istihbarat adamı Thomas Edward Lawrence. Rivayete göre ise Hitlerin birçok yazışmasını ileten bir İngiliz casusu yıllarca yanı başında muhbirlik yapıp yakalanınca intihar etmiştir. Dünyada ne kadar Fail-i meçhul cinayet, terör eylemi ve kaos çıkaracak olaylar oluşmuş ise hepsinde ya bir İngilizlerin ya parmağı ya da haberi vardır.  İngilizler o denli akıllıdır ki hem Yahudilerin arz-ı mevuduna olanak sağlar hem de Yahudileri kendi lehine kullanır. Al gülüm ver gülüm... Paravan şirket Amerika Birleşik Devletleri ise bu kirli pazarlıkların ardını toplar ve kendininmiş gibi gösterir. Terör eylemleri, darbe girişimleri ve son yıllarda anlaşılacağı üzere hala ne yazık ki çeşitli muhbirler ve yeni Lawrence’ler ile başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeyi tehdit etmektedir. Ne diyelim bir dereden geçen iki kurbağanın uzun bacaklı bir İngiliz ile rastlaşmaması dileği ile...

--------------------------------------------------------------------------

 

 SORUMLULUKLARIMIZI YERİNE

GETİRECEK GÜCÜ KENDİMİZDE NASIL BULURUZ?

Tevfik Çalkayak

Bize verilen bir sorumluluğu nasıl yerine getiririz veya yapılması gereken bir işi yapacak gücü kendimizde nasıl buluruz? Abraham Maslow da bu soruları sormuş olacak ki cevap olarak "ihtiyaçlar hiyerarşisi" kuramını oluşturmuştur.

Motivasyon, kişiyi belirli bir gaye veya amaca doğru devamlı bir şekilde harekete geçirmek için yapılan çabalar, güdülenme olarak tanımlanabilir. İhtiyaçlar Hiyerarşisi de motivasyon (güdülenme) kuramları içinde önemli bir yere sahip olan, ihtiyaçların hiyerarşik bir yapısını temsil eden kuramdır. Maslow, motivasyonun kişilerin ihtiyaçlarına göre şekillendiğini belirtmiştir.

Maslow’a ait ihtiyaçlar hiyerarşisi kuramı, alt düzeydeki ihtiyacın karşılanmadan üst düzeydeki ihtiyacın karşılanmasının anlamsız olması ilkesi üzerine kurulmuştur. İhtiyaçlara ait hiyerarşi, basamaklarla/düzeylerle ifade edilmektedir. Bu basamaklar:

1. Fizyolojik gereksinimler (nefes alma, besin, yemek, su, cinsellik, uyku, sağlıklı metabolizma, boşaltım)

2. Güvenlik gereksinimi (beden, iş, kaynak, ahlak, aile, sağlık ve mülkiyet güvenliği)

3. Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi (arkadaşlık, aile, cinsel mahremiyet)

4. Saygınlık gereksinimi (özsaygı, özgüven, başarı, başkalarına saygı duymak, başkaları tarafından saygı duyulmak)

5. Kendini gerçekleştirme gereksinimi (erdemli, yaratıcı, içten, problem çözücü, önyargısız ve hakikatleri kabul eder olmak)  olarak kategorize edilmiştir.

Bireye doyum sağlamamış, giderilmemiş ihtiyaç kişi için büyük bir motivasyon kaynağıdır, bireyi güdüler ve ihtiyacını gidermeye sevk eder. İhtiyaç giderildiğinde ise ihtiyaca yönelik motivasyon davranışlar üzerindeki belirleyici etkisini kaybeder.

Maslow'a göre bireyin ihtiyaçları sınırsızdır. Kişi herhangi bir ihtiyacını karşıladıkça karşısına yeni bir ihtiyaç çıkacaktır, yani bireyin ihtiyacını gidermesi aynı zamanda yeni bir ihtiyacın doğması anlamına gelecek, birey "motivasyon" için sürekli gerilimde tutulacak ve denge sağlanamayacaktır, ki birey de bunu istemez.

Kuramın oluşturulduğu zamandan bu yana yaşam koşullarının değişmesiyle bu hiyerarşi tekrar gözden geçirilmektedir. Özellikle gelişmesiyle her yerden hayatımıza girmeye başlayan teknoloji bu hiyerarşinin gözden geçirilmesi gereksiniminin kanıtı olarak düşünülebilir.

--------------------------------------------------------------------

 

EN İYİ ÖĞRENME BİÇİMİ

Hüseyin Talha Madenci

Başarılı olmayı istemek, geçmişten günümüze değişmeyen bir istek. Lakin başarının tanımı değişiyor. Önceleri mağaradan çıkıp geyiği avlamak bir başarıyken bu günlerde başarı dediğimiz şey modern geyiklerdir, yani paralar. Parayı elde etmenin bir sürü yolu olsa da 12 yıllık zorunlu eğitimin ittirmesiyle çoğumuz başarıya ulaşan yolun öğrenmekten geçtiğini biliyoruz. En azından çoğunluk istemese bile, herhangi bir şekilde hayatı idame ettirmenin yolunu bilmediği için sürekli bir şeyler öğrenmek zorunda fakat gene çoğunluğuna bu öğrenme işi hiç de zevkli gelmiyor. Eğer öğrenmeyi çalışmak ve verimliliğin, birbirine çarpımı olduğunu farz edersek, verimlilik ve çalışma birbiriyle ters orantılı olur. Yani verimliliği arttırmak çalışma süremizden kısacaktır.

Farklı üniversitelerden beş profesör verimlilik üzerine son on sayfası kaynakça olmak üzere 55 sayfalık bir makale yayınlamışlar. Çalışmada on farklı öğrenme metodu karşılaştırmışlardır. Bazıları üstün bir öğrenme sağlarken bazıları yeterli verimliliği sağlayamamış. Örneğin, özet çıkarmak sanılan kadar faydalı değilmiş. Halbuki neredeyse herkes not tutmanın faydaları hakkında bir şeyler söyler. Bu konuda onlarda şaşkınlarmış ki denemeyi bir sonraki aşamaya taşıyıp özet çıkarma mantığını değiştirmişler. Ortaya çıkan çok ne kadar kısaysa öğrenme o kadar kalıcı olmuş. Kalıcı öğrenme demek, tekrar çalışmayacağımız anlamına geliyorsa zamandan tasarruf etmiş oluruz hem de verimli ders çalışmayı araştırmamızın sebebi olan sıkılmayı da kısaltmış oluruz. Hazır bahsetmişken tekrar etmek de öğrenmenin bir parçası fakat gene sanılan kadar iyi bir yöntem değil. Üçüncü tekrardan sonra bilginin kalıcılığını neredeyse hiç arttırmıyor. Fosforlu kalemle çizmek ya da anımsatıcılar kullanmak da etkisiz yöntemlerden biri. Her şey bu kadar karamsar değil tabi ki de. Örneğin, aktif öğrenme çok başarılı bulunmuş deneylerin sonucunda. Aktif öğrenme değince biraz zor olacağını varsaysak bile çok basit ve bazılarımız bilmeden bile uyguladığı bir yöntem aslında. Yapılması gereken tek şey çalışmanın içine bol bol sizi teste tabi tutacak sorular yerleştirmek. Açık uçlu veya çoktan seçmeli olabilir, bilginin sizde olup olmadığını sorguladığı sürece verimliliği arttırmaya yardımcı olacaktır. Belki de uzun sürelerdir aradığınız öğrenme biçimi budur. Sınavlara bir iki gün kala çalışmaya başlasanız bile gayet güzel dersi geçebilirsiniz. Hocalardan yüksek puanları ala ala dereceyle okulu bitirmek size gerçekten başarının kapısını aralayacaktır. Öğrenmeyi sevmeden hatta sıkılarak bile okulu güzel bir dereceyle bitirmek için böyle küçük taktikler çok işe yaracaktır.

Belki de asıl problem budur. Öğrenmeyi sevmediğin halde öğrenmeye çalışmak. Çoğumuz buna mecburuz çünkü okula gitmek dışında ne yaptık ki? Liseyi bitirip üniversiteye başladığımızda eğitimimiz dışında para kazanmak için hiçbir şeyimiz olmadığını fark ettik. Usta-çırak ilişkisi için geç kalmıştık. İstemek zorunda bırakıldığımız bir hayatta sırf öğrenmekten kurtulmak için makale okur olduk.

----------------------------------------------------------------

 

BENZİNDEN ELEKTRİĞE

Yunus Emre Eker

Uğruna verilen bir savaş, adeta kendi gibi tarihe kara leke olan, her şey gibi ticari kaygı olmadan ve düzenli kullanıldığında adeta bir kurtarıcı olan Petrol. Ulaştırma, sanayi, enerji, konut ve tarım alanlarında yoğun olarak kullanılan petrol, adını Yunanca-Latince ’de taş anlamına gelen “petra” ile yağ anlamına gelen “oleum” sözcüklerinden almaktadır. Bu madde günümüz dünyasında bir kurtarıcı olarak gelmiş ama uğruna yüzbinlerce insan ölmüş ve öldürülmüştür. 19.yüzyıllarda hayvanların sulaması için açılan oyuklara dolarak kendini belli eden ve halka ismini kötü olarak duyuran petrol, ilk defa ABD’de A.C. Ferris ve onun ardından S.M. Kier, yanıcı bir madde olduğunu anlayıp lamba yağında kullandılar. Önceden balina yağı kullanılan lambalarda petrol, insanları balina zahmetinden kurtarıp hızlı bir şöhrete kavuşmuş ve insanlar bu madde üzerine araştırmalar yapmaya başlamışlar. İnsanlar bu çıkan ham petrolü rafine ederek; rafineri yakıt gazı, sıvılaştırılmış petrol gazı (LPG), nafta, normal benzin, süper benzin, kurşunsuz benzin, solvent, jet yakıtı, gazyağı, motorin, kalorifer yakıtı, fuel oil, asfalt, madeni yağ… gibi birçok maddeye dönüştürerek kullanmaya başlamışlardır.

Petrolden elde edilecek bir rafinerinin belki de insanlığın ulaşım sıkıntısını çözebilecek ve 1500’lü yılların bir hayalini gerçekleştirecek olması kim bilebilirdi ki? Benzin. 1500’lü yıllarda yaşamız birçok bilim insanının hayalini gerçekleştirmek petrolün keşfi ile mümkün olmuş ve adına otomobil diyebileceğimiz içten yanmalı motoru benzin ile çalıştırarak dört tekerler üstünde hayvanlar olmadan hareket ettirebilmeyi başarılmıştır. Bu başarı kendini 100 yıl içerisinde çok geliştirmiş kıtalar arası yolculuğu bile günlerden saatlere düşürmüştür.

Lakin insanlıktaki tüketim zorunluluğu ve insan miktarındaki çoğunluk benzin tüketimi artırmış ve mali açıdan artık insanlara lüks gelmeye başladığından insanlık olarak yeni bir arayışa yönelerek farklı şekilde motorlar kullanmaya itmiş ve arabaların çeşitliliği artmıştır. Bazı bilim insanları bu çeşitliliği insanlığın tüketime oranla yeteceğini düşünmemiş ve yenilenebilir enerji kaynaklarına itmiştir. Yapılan ilk çalışmalarda araba üstüne güneş panelleri koyulup denenmeye çalışmış lakin istenilen performans alınamadığından başka yollara yönelmişlerdir. Bunlardan biri olan elektrik güneş ve rüzgâr edilebilme özelliğinden dolayı ön plana çıkmış ve otomobil sektörü için adeta yeni bir kan olmuştur. Günümüz dünyasına 2010 yılında bir markanın ürettiği araç ile başlamış ve bir artış eğilimine girmiştir.

1961 yılında Türk mühendis ve işçileri tarafından zor şartlarda üretilen ilk yerli otomobil olan Devrim yaşanılan birçok sıkıntıdan dolayı tutunamamış yaklaşık 60 yıl Türkiye otomobil üretimine ara vermiştir. Kasım 2017’ de alınan bir kararla Türkiye bu sektöre yeniden girmek için kolları sıvamıştır. 2019‘da tanıtılan aracın elektrikli olmasına karar verilmiştir. Bu kararın verilmesinde gelecek düşünülerek piyasanın benzinli araç yerini elektriğe bırakacağı düşünülmüştür.  

-----------------------------------------------------

 

AKIL OYUNU SATRANÇ

Abdulvahap Arıcı

 İnsanoğlu tarihi boyunca birçok strateji oyunu üretmiştir. Bunlardan bir tanesi dünyaca popüler olmuş ve tüm dünyada sevilerek oynanmaktadır. Bunun ne olduğunu hepinizin tahmin ettiğini ve direkt bulduğunu düşünüyorum. Tabii ki satranç. Yüzyıllardır oynanan bu oyunun ne zaman çıktığı tam olarak bilinmiyor. Ama Mısır’a ait piramitlerde hiyeroglif şeklinde resmedilmişlerdir. Bu da yaklaşık olarak M.Ö. 4000 yıllarına tekabül ediyor. Peki satranç nasıl bir oyundur? Niye bu kadar popüler? Kuralları neler? Bunların hepsine gelin birlikte bakalım.

Satranç iki kişiyle oynanan bir tür strateji oyunudur. Amaç rakip şahı devirmek. Peki bunu nasıl yapacağız? Elimizdeki kuvvetleri oyunda kullanarak konumsal ya da materyal olarak üstünlük kurup rakip şahı ele geçireceğiz. Gerçi şah demişken nedir bu şah? Neden bu kadar önemli? Şah oyunda en yüce makamı yani kralı temsil eder. Kral yenilirse ordu da yenilmiş sayılır. Oyundaki diğer taşlar kale, fil, at, vezir ve piyondur. Başlangıç konumundayken bize 2 kale, 2 at, 2 fil, 1 vezir, 1 şah ve 1 piyon verilir. Koordinat düzleminde beyazlara göre şah 1. yatay e hattında, e vezir 1. yatay d hattında, filler 1. yatay c ve f hattında, atlar 1. yatay b ve g hattında, piyonlar 2.yatayda bulunur(siyahlara göre diğer materyaller aynı hatta ama 8. yatayda, piyonlar 7. yataydadır.

Satrancın bu kadar popüler olmasının nedeni ortak bir kültürel miras gibi bir olması ve herkese hitap ettiği için bu kadar popülerdir. Şu anda FİDE (Dünya Satranç Federasyonu) dünyanın en büyük 3. spor kuruluşudur.

Satrancın kurallarından bahsedecek olursak, ilk başta taşların hareketlerinden sonra da daha teknik bilgilerden bahsedelim. Şah tek kare istediği yere ilerleyebilir. At L şeklinde, fil çapraz şekilde, kale dikey ve yatay şekilde istediği kadar ilerleyebilir. Vezir ise çapraz, dikey ve yatay sütunlarda istediği gibi ilerleyebilir. Oyuna ilk beyaz başlar. Piyonlar başlangıç konumundayken iki kare ilerleyebilir. Diğer konumlarda ise tek gider. Ama piyonların taş yeme şekli çaprazdır. Bir de geçerken alma kuralı var ki bu kuralı çoğu satranç bilen kişiler tarafından bilinmez. Piyon sadece ilk sürüşte olmak şartıyla, başlangıç konumundan iki sürdüğünüz zaman eğer yanında rakip piyon olursa rakip piyon sizin arkanıza geçerek sizi yer. Ne kadar korkunç değil mi? Ama aslında oyunu zevkli kılan mihenk taşlarından birisidir. Bir de rok mevzusunu anlatalım ve taşların hareketlerini bitirelim. Rok şah ile kalenin yer değiştirme operasyonudur. Kısa rok (kısa kenardan atılan rok) kale iki yana gelir ve şah da diğer tarafa geçer. Uzun rok da ise kale bu sefer üç yana gelir ve şah da yanına gelir. Rok atabilmeniz için rok attığınız taraftaki şah oynanmamış, rakip taş şahın geçeceği kareleri kontrol etmiyor olmalı. Bir de şahınız tehdit altındayken rok atamaz. Piyonlar geri gidemezler. Bir piyon son yataya vardığında şah hariç istediği taşa dönüşebilir. Piyon olarak kalamaz. Oyun 2 defa imkansız hamle yapılırsa, mat edecek yeterli taş kalmazsa, bir taraf mat olursa, bir taraf çekilirse ya da şahınız beraberlik konumuna düşerse o zaman biter. Dokunduğunuz taşı oynamak zorundasınız. Evet kurallar bittiğine göre, hala siz de satrancın derin dünyasında yerinizi almadıysanız bu kuralları öğrendikten sonra sizi de bekliyoruz.

Kaynakça

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Satrançta Kazandıran Stratejiler, Yasser Seirawan, İstanbul ISBN:978-9944-88-236-1 (2015)

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.