Sahibi Allah’a ait olan, bana icrası nasip olan sanatın hiçbir sırrını saklamam!
Sahibi Allah’a ait olan, bana icrası nasip olan sanatın hiçbir sırrını saklamam!
MUSTAFA SAMİ ONAY
Dört kuşaktır, geleneksel Konya Kaşığı yapan bir ailenin dördüncü kuşağı Mustafa Sami Onay. Kültür Bakanlığı Sanatçısı. Dünya Kültürel Miras Envanterinde Kaşıkçı olarak yer alıyor. Konya Kaşığının yaşayan son Ustası. 2015 yılı Yılın Ahisi.
Yaşayan son Konya Kaşık Ustası Mustafa Sami Onay'la yapmış olduğumuz röportajı sizlerle paylaşıyoruz.
KAŞIKÇILIK SON DÖNEMLERİNİ YAŞIYOR!
21.1 1960 tarihinde, Konya Hacı Fettah Mahallesinde, kaşıkçılar ailesinin bir ferdi olarak dünyaya geldim. İlk, orta ve Lise tahsilimi Konya’da tamamladıktan sonra, aile mesleğimiz olan kaşıkçılık mesleğini Kaşıkçılığı babamdan ve dedemden uygulama yöntemiyle olarak öğrendim.
Babam Kaşıkçı Hafız Şükrü Onay devrinin meşhur hafızlarından ve mevlithanlarındandı. Dedem Kaşıkçı Mustafa Onay, onun babası Bardaslı Kaşıkçı Ali Efendi, onun babası Bardaslı Kaşıkçı Hacı Hasan Efendi’dir.
Kaşıkçılığı 4 kuşaktır sürdürüyoruz. Babam 1977 yılında vefat ettikten sonra, bu sanatı tek başıma sürdürmeye başladım. Mevlana caddesinde Hediyelik eşyaya döndük., Tahta kaşık ve süsleme siparişi geldiği takdirde, Küçük Muhsine köyünün Dolav mevkiinde küçük bir bahçem ve içinde atölyemin de olduğu evim var. Siparişlerimi orada yapıyorum. Annemde Küçük Muhsineli.
Kaşığın fiziksel değil, mistik yönü önemli. Ahmet Yesevi Hazretleri de kaşıkçıydı. Kaşıkçı Dede olarak anılır ve tanınırdı.
Babam ve dedem benim ustalarım, ancak Kaşıkçı Ali Rıza Efendi ve Kaşıkçı Ahmet Hilmi Belviranlıyıda kendime örnek aldım..
Hoca Ahmet Yesev’nin Horasan erlerine vermiş olduğu sanatsal ruhla birlikte, Hz. Mevlana ve onun müritlerinin Anadolu’ya yayılmasından sonra kaşıkçılık meşhur olmuş.
Derler ki, Konya’da orman yok, kaşıkçılık neden bu kadar meşhur oldu?
Bundan yüzyıllar önce, Konya’dan Ankara’ya kadar sincapların, ormanların içinden hoplayarak, sıçrayarak gittiği anlatılır. Kervanların yol güzergahının orman içinden geçtiği de, biliniyor.
Kamil insan olabilme yolunda gayret gösterenlerin, birebir yaşadığı mesleklerden biri de kaşıkçılıktır.
Hat sanatı, ebru sanatı, Keçecilik sanatı da, bu sanatlardandır.
Lakin, Kaşıkçılık son dönemlerini yaşıyor. İmalatçı olarak ahilik geleneğini kaşığa aktaran ustalarımız bu dünyadan ayrıldılar. Mesleğimizi sürdüren kalmadı. Bizim ürettiğimiz ürünlerin birebir Çin’den taklidi geliyor. Çin’de, Bizim emek verip, alın teri dökerek, 45 dakikada yaptığımız kaşığın, 200 tanesini, 20 dakikada yapan makinalar var. Bu açıdan bakıldığında, kaşıkçılığımız tamamen ölmüş vaziyette.
EĞDİ, DEĞDİ, SIYIRGI!
30 cm. boyunda, en az 10 cm. kalınlığında olan şimşir ağaç ikiye ayrılır. Bir yüzüne yapılacak kaşığın modeli çizilir. Biz kaşık yapacağımız odunu yaş iken çalışırız. Kaşığı bir çocuk gibi düşünürüz. Çocuk üzerinde ana-babanın nasıl hayalleri varsa, kaşık yapanında yaptığı kaşık üzerine hayali ve tasarlamaları vardır. Kaşık iki bölümdür, oval olan kısmı akıl, diğer kısmında kalp ve gönül vardır. Yani yukarıda akıl, aşağıda kalp ve gönül vardır. Biz ilk darbeyi kaşığın boğaz kısmına vururuz. Akıl, kalp ve gönül arasında gezinen nefis vardır. İlk darbe, nasıl kaşığın boğazına vurulursa, insanında nefsine vurulur.
Öyle vurulur ki, bu vurmada şah damarı ve kılcal damarlar zarar görmez, incinmez. Aynen kaşıkta böyledir.
Kaşık yapılırken, üç ayrı bıçak kullanılır. Eğdi, kaşığın ağzını içini boşaltır, yarım hilal şeklinde, iç bükey bir bıçaktır.
Değdi, Eğdinin bıraktığı izleri ve kaşığın arka yüzünü temizler, dış bükey bir bıçaktır.
Sıyırgı ise, kaşığa şekil şemail verir. İnce, keskin bir bıçaktır.
BİZİM SANATIMIZ BİREBİR PARA KAZANMAK İÇİN YAPILAN BİR SANAT DEĞİL!
1954 yılında İstanbul Üniversitesinin yaptığı araştırmalarda, Anadolu Kaşıkçılığı üzerine yayımlanan kitabın, Konya kaşıkçılığı bölümünde, Mustafa dedemle konuşulmuş, dedemin kaşıkçılık üzerine anlattıkları o kitapta yer alıyor. Kitap İstanbul Süleymaniye Kütüphanesinde.
Biz Belviran’lılarla hala-dayı çocuğuyuz. Dr. Ali Kemal Belviranlı’da kaşıkçıydı. Bizim sanatımız birebir para kazanmak için yapılan bir sanat değil.
Dünyaca ünlü Hattat Hüseyin Öksüz Eczacı, Dr. Ali Kemal Belviranlı Tıp Doktoru, sanatlarını rahatlamak için, deşarj olmak için, kafalarını boşaltmak için yapıyorlar.
“KÂBİL-İ FEYZ OLANA EHL-İ HÜNER BUHL ETMEZ.”
Biz kaşığa cila atarız. Bu cilaya rugan denir. Bazıları vernik dese de, biz kaşığa vernik atmayız. Rugan için babadan, dededen gördüğümüz usul, kayısı, erik, badem ve çam ağaçlarının zamkları vardır. Onlar toplanır. Konya’da bu zamklara “Püs” denir. Rugan için içi içe geçmiş iki kazan olur. Birinci kazanda su, ikinci kazanda püs dediğimiz bu zamklar vardır. Onların içine tatlı badem yağı ve keten yağı atılarak 38 saat kaynatılır. İkinci bir sefer de 8 saat daha kaynatma işlemine devam edilir. Elde edilen rugan elle sürülür. Biz bir kaşığa 7 kat süreriz. Birinci kat kuruduktan sonra ikinci kat sürülür. Hava şartları da uygun olursa, rugan sürme işi 14 gün kadar sürer. 7 kat rugan sürme yani cilalama işi 7 kat semadan ileri gelir.
Ben meslek sırrımı hiç saklamadım. Sahibi Allah’a ait olan, bana icrası nasip olan sanatın hiçbir sırrını saklamam. Kim öğrenmek dilerse, öğretmeye hazırım.
Sultan Abdülhamit, ağaç işleme konusunda hüner sahibiydi.
“Kâbil-i feyz olana ehl-i hüner buhl etmez.” Yani “İlim ve irfan sahipleri, anlayışı, kavrayışı yerinde olan ve feyz almaya kabiliyeti bulunanlara cimrilik etmez her şeyini verir” sözü Sultan Abdülhamit’e aittir.
Kalbinde bu sanata meyli olana bu sanatı aktarmaya razıyım.
KAŞIKÇILAR, HZ. MEVLANA OCAĞINDA YETİŞEREK BUGÜNLERE GELDİLER.
Lokantalarda, davetlerde kaşık, çatal ve bıçak dizilişleri ve usulleri vardır. Bizim kültürümüzde, Çorba kaşığı ayrı, yemek kaşığı ayrı, pilav kaşığı ayrı, hoşaf kaşığı ayrı, tatlı kaşığı ayrı, kahve kaşığı ayrıdır. Boyutları, ebatları farklıdır. Arapaşı kaşığı isteyene hoşaf kaşığı verilmez!
Kaşıkçılar, Hz. Mevlana ocağında yetişerek bugünlere geldiler. Ancak günümüzde taklitler Çin’den gelen, üzerine vurulan cilanın ne olduğunu satanların dahi bilmediği kaşıklar piyasada. Bir ara Halk Eğitimde bir kaşıkçılık kursu açmayı düşündük. Üç kişi geldi. Üçü de emekli. Devam etmesi kolay olmayan insanlardı. Ben bu sanatı kızım Büşra’ya öğrettim.
Ben ortopedik engelliyim. Benim gibi engelli bir arkadaş olan Recep Büyüktaşkapı'ya bu sanatı öğrettim. Bu kardeşimizin belden aşağısı yok. Ancak elleri sağlam. Oturduğu yerden zımpara ve rugan yapıyordu. Ancak sağlık sebeplerinden dolayı birkaç yıl önce o da bu mesleği bıraktı.
2015 yılında Konya’da Yılın Ahisi seçildim. Kültür Bakanlığı imtihanlarına girdim. Geleneksel El sanatları Ustası sertifikası aldım. Tescilli ustayım. 2010 yılında ilk sergimi Konya’da Mevlana Anma Törenlerinde açtım. Onu Kule Site’de açmış olduğum sergiler izledi. Konya dışında ilk sergimi İstanbul’da açmıştım. İstanbul’a üç kez gittim. , Aksaray’da, Kayseri’de ve Ankara’da sergilere katıldım.
"BOŞ LAF KULAĞA, BOŞ KAŞIKTA AĞIZA HOŞ GELMEZ"
Kaşgarlı Mahmut Divan-ı Lügat-üt Türk adlı eserinde, "Boş laf kulağa, boş kaşıkta ağıza hoş gelmez" der. Babam, ben bir lüzumsuzluk ettiğimde, babamda bana böyle söylerdi. Dedem, bana bir şey hatırlatacağında ise, “Herkes kaşık yapar da, kaşığı ortalayamaz” derdi. Yani herkes laf söylerde, yerli yerinde söyleyemez anlamında beni ikaz ederdi. Rahmetli babam 26 yıl Fahri İmamlık yaptı. Devrinin meşhur Mevlithanlarından biriydi. Hasan Hüseyin Varolların, Kağnıcı Hafız Ahmetlerin, Atıcı Hafız Ahmetlerin, Dişçi Nuri Yılmazların, Dr. Ali Kemal Belviranlıların, Esat Belviranlıların olduğu gibi.
Sultan Selimde, Kapu camiinde ve Şerafettin Camiinde yıllarca mukabele okudu. En son Tahtatepen’de küçük bir camideydi. Onun evladı olmak bizi gururlandırıyor, onurlandırıyor.
Konya dışında açmış olduğumuz sergilerde, gelen ziyaretçiler sizden 3 sene önce , beş sene önce aldığımız kaşıkların ne ağzı eğildi, ne de rengi değişti deyip teşekkür ediyorlar, bunlar bizi mutlu ediyor. Bazıları da, fiyatını sorduktan sonra, nihayetinde odun değil mi, bu fiyat ne böyle diyorlar. O sözlerde kalbimizi kırıyor. Böyle diyenlerin birine kaşık yaptığım odunu, keskiyi, törpüyü verdim eline, madem öyle basit gördün, yap bakalım dedim. Biraz uğraştıktan sonra, herkes kendi işini yapsın dedi, çekti gitti.
Konya dışında sergilerimize gelenler çok daha meraklılar. Ağacın budağını, damarını merak ediyorlar.
Çok güzel sorular soruyorlar.
KAŞIK İÇİN EN MAKBUL AĞAÇ, ŞİMŞİR AĞACIDIR
Her türlü ağaçtan kaşık olur. Ancak en makbulü şimşirden olanıdır. Şimşir 30 yılda 9 santim kalınlığa erişen bir ağaç. Bir kilosundan bir tane kaşık çıkar. Mama kaşığı olacaksa iki tane yapabilirsiniz. Bir kilodan üç kaşık yapmaya kalkarsanız, o kaşıklar kaşık olmaz. Orman Bakanlığı yılda iki kez ,orman köylülerine yakmak için ücretsiz ağaç verir. İrtibatta olduğumuz arkadaşlar, bizde şu kadar kilo şimşir ağacı var derler, o şekilde temin ederiz. Birde, Kültür Bakanlığı El Sanatları Ustası olduğumuz için, Orman Bakanlığına başvurup ihalelere katılarak, ihtiyacımız olan şimşiri oradan temin ederiz.
Ağacın damar suyu vardır. Kendine has özellikleri bulunur. Yanlış bıçak atarsanız yaptığınız kaşığın ağzı, yüzü döner.
Kaşık yapmaya bir başka elverişli ağaç, Gomar ağacıdır. Yani orman Gülü. Çok dirençli bir ağaçtır. Kanun, ud ve saz gibi müzik aletlerinin göğüs kısımları, iskeletleri bu ağaçtan yapılır. Yaprakları zehirlidir. Ancak işlemeye oldukça müsait bir ağaçtır. Kahramanmaraş’ta yetişen “Hartlap” ağacı yani Sandal ağacı da aynı şekildedir. Son günlerde Zeytin ağacının kökünden de kaşık yapılıyor. Eğer damarını bilmezseniz, firesi çok olur.
Kaşıkların sapına tasavvuf ehli ustalar tarafından topluma mesajlar ve sözler yazılıyor.
Bu da geçer yahu! “ Hak yapar ise hiçbir pazu-i kuvvet döndüremez / Hak yakar ise hiçbir kuvvetli nefes söndüremez”
Ateşbaz-ı Velinin sözü olan, “ Hak berekâtını vere!”, Afiyet olsun gibi, Hor görme garibi gibi sözler, yeke yiyen insanların, yemek yerken, dikkatlerini çeksin diye ustalar tarafından yazılıyor.

Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.