Ekranlar artık hayatımızın bir parçası değil, neredeyse hayatın kendisi. Gün içinde sayısız kez elimiz telefona gidiyor. Peki bu kadar doğal hâle gelen bu alışkanlık bizi nereye götürüyor?
Çoğu zaman her şey küçük bir bildirimle başlıyor. Bir bakıp çıkmak isterken kendimizi farklı içeriklerin içinde buluyoruz. Dakikalar geçiyor, zaman fark etmeden akıp gidiyor.
Aslında bu durumun arkasında beynin ödül sistemi önemli bir rol oynuyor. Dopamin, keyif aldığımız anlarda devreye giren bir nörotransmitterdir. Bir oyunda bölüm geçtiğimizde ya da paylaştığımız bir içerik beğeni aldığında bu hormon aktive olur. Bu da bize iyi hissettirir ve aynı davranışı tekrar etme isteğini güçlendirir.
Öte yandan ekranlar elbette hayatımızdan tamamen çıkarılacak bir unsur değil. Bilgiye ulaşmak, iletişim kurmak ve dünyayı takip etmek için güçlü bir araç. Ancak zamanla dikkat ve zamanın daha büyük bir kısmı bu alana kayabiliyor.
Günlük hayata baktığımızda bazen birkaç dakika beklemeye bile tahammül edemezken, ekran karşısında saatlerin nasıl geçtiğini fark etmiyoruz.
Bu durumun bir diğer yansıması da ilişkilerde görülüyor. Ekran başında geçirilen süre arttıkça, birbirimize ayırdığımız zaman azalıyor. Çünkü aynı anda iki yerde olamıyoruz. Belki duyuyoruz ama gerçekten dinliyor muyuz? Dinlemenin sadece kulakla değil, gözle ve kalple olduğunu unuttuğumuzda ilişkiler yüzeyselleşmeye başlıyor. Dinliyormuş gibi yapıyor, ama gerçek bir temas kuramıyoruz. Bu da uzun vadede iletişim sorunlarına zemin hazırlıyor.
Sonuç olarak zaman hızla geçiyor. Bir çocuğun gülüşü, eşimizle edilen kısa bir sohbet, sessiz ama huzurlu anlar… Bunlar çoğu zaman erteleniyor ya da fark edilmeden kaçırılıyor. Oysa yaşam doyumu, çoğu zaman bu küçük anların içinde saklı.
Belki de kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
“Hayat gerçekten ekrana sığar mı?”
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.