Hatice Filiz Çelik

Hatice Filiz Çelik

Kim Bilir Kaç Günü Kaldı Ömrümüzün?

Yakıcı sıcakların ardından gelen bir soluklanma, ferahlama ayı sonbahar. Tatil dönüşü, okulların açılması ve salçaların, kurutmaların, reçellerin hazırlandığı tatlı, telaşlı bir mevsim.

Doğanın canlı renklerinin yavaş yavaş solduğu ve yerini daha mütevazi renklere bıraktığı mevsim.

Çalışma ortamlarının sıkılaştığı, ciddileştiği, çocuk ve gençlerin sınıflarına kavuştuğu mevsim.

Sonbahar aslında ataletten çıkarak hayatın gerçekliğini yani çalışmanın zorunluluğunu hatırlatır. “Yaşamak, bütünüyle sere serpelik değildir. Bir çekidüzendir aynı zamanda.” der Yazar Sevinç Çokum.  İşte sonbahar bu çekidüzenliği sağlar bir bakıma.

İlkbaharın olduğu gibi sonbahar da bir yenilenme mevsimidir. Yazın hareketliliğinden, coşkusundan, tembelliğinden sıyrılıp tefekkür zamanlarına ulaşma mevsimidir.

Çoğunlukla hüzün ve melankoli tanımlarıyla anılır sonbahar ve bu yüzden ‘hazan mevsimi’ de denir. Aslında bu hüzün mevsimi tabiri öğretilmiş, dayatılmış bir kavram olabilir. Ya da şehir insanın bir tür şımarıklığı ve mevsimin geçişine, değişmesine itiraz etme cüretinden de kaynaklanabilir. Oysa bu geçişin güzelliğini göremememizin tek sebebi yine şehir yaşamıdır. Şehirlerde mevsimleri hissedemiyoruz artık. Yazın sıcağında örneğin, ulu bir çınarın serin ve sağlıklı gölgesinin altına sığınma şansımız kalmadı maalesef. Onun yerine her türlü sağlıksız ortamı bünyesinde barındıran, klimalarla dolu alışveriş merkezleri ve plazalara kaçmak zorunda hissediyoruz kendimizi. Öyle ki bu yapay ışıklı, gürültülü merkezlerin düz ve pürüzsüz yüzeylerinde, çocuklarımızın yürümeye alıştılar ve toprakta ve engebeli arazilerde düşe kalka koşmanın hazzını alamaz oldular. Dolayısıyla onlar da mevsim değişimlerinin farkına varamadan büyüyorlar.

Yazdan sonra gelen mevsimle birlikte yağmurun güzelliği de unutuldu. Yağmurun bereketi, huzuru, sevinci kayboldu. Yağmur sonrası toprak kokusu diye bir kavram kalmadı. Yine yağmur sonrası değişen yeşilin değişen tonlarını da unuttuk. Onun yerine yağmur, pahalı ve markalı ayakkabılarımızı ve giysilerimizi ıslatan, hızlı yaşantımızın yavaşlamasına neden olan, sosyal hayatı sekteye uğratan, istenilmeyen hava şartlarından biri olarak kabul edilir oldu artık.

Aynı şekilde kış mevsiminde de muhteşem kar manzaralarına şahit olamamakta şehir insanı. Bunların yerine sıkışan trafik, gerilen sinirler, toz, havadaki ağır yakıt kokusu yerini alarak kış mevsiminin isteksiz karşılanmasına neden oluyor.  Kar manzara değil artık şehir yerinde. Betona, kalabalığa dayanmıyor, dayansa bile çabucak kirleniyor. Kar artık safî beyazlık değil, hayatın akışına engel olan bir zorluk oldu yaşamımızda

Kısaca; şehirler en rahat ve konforlu şekilde yaşamak için tasarlanırken yanlış giden bir şeyler oldu besbelli ki… Doğaya müdahale, doğaya hükmetme isteği çok da amacına ulaşamadı anlaşılan.

Büyüklerimizin mevsim teslimiyeti yok artık bizlerde. Baharı, yazı, hazanı, kışı artık olduğu gibi kabul edemez olduk. Artık insanın o büyük kibri, her ortamı ve şartı kendi isteği ve çıkarlarına göre değiştirmek peşine düştü. Ve insan galip olduğunu düşünüyorken doğa da bir yerlerden bizleri şaşkınlıkla izliyor. Gidişata bakılacak olursa, doğayla giriştiğimiz bu anlamsız yarışın sonucunu, zaman içinde acı bir şekilde öğrenecek gibiyiz.

Oysa Ziya Osman Saba ne güzel dile getirmiş bu büyük teslimiyeti;

“Alın yazısı hepsi…kısmet…

 Ha yazı ha kışı geceyle gündüzün,

 Kim bilir kaç günü kaldı ömrümüzün?”

 

Sağlığınız ve huzurunuz daim olsun…

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.