Mehmet Âkif’in Son Günleri ve Vefatı

Mehmet Âkif’in Son Günleri ve Vefatı

Mehmet Akif’in Mısır yılları, cenazesinin ülkeye gelişi, sonrası hazin ve ibretli anekdotlarla doludur. Caner Arabacı hoca yazdı...

CANER ARABACI

 

 

Mehmet Âkif, 1925’ten 1936’ya kadar Mısır’da yaşar. Hayatının on bir yılı, belki en çileli dönemidir. Hilvan’dan Kahire’ye gelip giderek hocalık yapmaya başlar. Ama eşinin hastalığı, memleketteki pahalılık onu sıkıntıya sokmuştur. Yakın dostu Eşref Edib’e mektuplarında bahsettiğine göre, “yol parası bulmakta” güçlük çekmektedir. Kızı Cemile’nin hastalığını öğrendiğinde, “geçinmekten aciz” durumdaki damadı Ömer Rıza’nın, günlük hastane masrafı olarak ihtiyacı olan “iki buçuk lirayı” ona verememekten üzülür, çünkü kendisi de borç içindedir. Bir ara Girit’te oturan (1931) eski dost Eşref Sencer Kuşçubaşı’dan “beş-on lira” borç ister. Aynı şekilde Eşref Edib’e, durumu elverişli ise “beş-on lira göndermesinin çok makbûle geçeceğini” bildirir. Âkif’in Mısır’daki sıkıntı dolu hayatı Türkiye’nin istihbarat raporlarına da yansımıştır. Elçilik kâtibi, yazısında belirttiği üzere Kahire’de bulunduğu üç seneye yakın süre boyunca Âkif’i daima takip altında tutmuştur. Âkif, Hilvan’da Abbas Halim Paşa’nın dairelerinden birinde ücretsiz, ailesi ile birlikte oturmuştur. Gayet münzevi bir hayat yaşamış, zamanının çoğunu, kendisi ve ailesinin rahatsızlıkları ile uğraşmakla geçirmiştir. Bu arada Mısır Darülfünununda ücretli ders vermiş, bu hizmeti karşılığı olarak eline ancak yirmi Mısır Lirası geçmiştir. Bu para ile de son derece ihtiyaç içinde, sıkıntılı, parasızlık, darlık çekerek geçinmeye çalışmıştır. Mevcut Türkiye rejimi aleyhinde çalışmamış, Kahire’de Yüzellilikler ve muhaliflerle de düşüp kalkmamıştır.

Onca sıkıntı içinde ata yüreği, bu arada kendisinin anılıp sorulmamasına da üzülmektedir. Yakınlarının da kendi derdine düştüğü bir ortamda Âkif, gurbet çilesini doldurmaya devam etmektedir. Dersler de veriri hem okullarda, hem de özel olarak. Âkif’in, Mısır’da son eğitimciliği, Prens Aziz Hasan’ın çocukları üzerinde olmuştur. Dersi, Mısır Kralı Fuad’ın kız kardeşi Prenses Nimet Muhtar’ın sarayında vermektedir. Hastalığı ilerleyip devam edemez hale gelince, görevden affını ister. Prenses de çocuklar da üzülmüşlerdir. Hatıra olmak üzere beraber bir fotoğraf çektirmek isterler. Sarayın bahçesinde çektirilen fotoğraf eline gelince Âkif; “Gölgemi canlı cenaze gibi serilmiş görünce çok müteessir oldum” der.

Mısır hayatında, bildiklerini insanlara verme konusunda bir gayreti vardır. Ama öğrenme aşkı, ilerlemiş yaşına rağmen durmuş değildir. Kahire’deki edebiyat çevrelerinin etrafında kümelendiği iki büyük edipten birisi olan Mustafa Sadık er-Râfiî tanımakta, okuyup beğenmektedir. “Eğer ağır işitmeseydi; kendisi ile Arap edebiyatı okurdum.” demiştir. Zira Râfiî, sağır denecek kadar ağır duymakta, kendisi ile konuşup anlaşmak zahmetli olmaktadır.

 Âkif Mısır’da, “vatandan cüda” olmanın kahrını yaşarken, ruhunu dinlendirmek için zaman zaman, sanat müziğinin kendisini alıp götüren nağmelerinin kollarına bırakmaktadır. Çok taş plâğı yoktur. Ama olanların özel değerleri vardır. Yemekten sonra biraz gramofon çalmaktadır. Çok sevdiği için ilk önce Şerif Muhiddin’in plâklarını çalmaktadır. Onu, “elini şakağına koyarak derin bir sükûnet içinde” dinlemektedir. Muhiddin, Mısır’ın musikî dehasına sahip bir sanatkârıdır. Mızrap darbeleri ile istediğini tasvir edebilmektedir. Dinlerken, çölde giden bir kafilenin yokuşlara tırmanışı, vadilere inişi, kızgın çölde yürüyüşü, gece, gündüz, üzüntü, neşe insanların zihninde âdeta canlanmaktadır. Ama bu sanatkârın, üstatla ortak bir yanı vardır. O da gurbettedir. Mısır’da kıymeti bilinmemiştir. Öyle bir yüksek dehanın, yabancı ülkelerde kalmasına üzülmektedir.

Âkif, gezmeyi, yürümeyi sevmektedir. Onun için her akşamüzeri en az iki saat yürümektedir. Gezdiği yerlerden birisi, Hilvan’ın Çin tipi yapılmış, içinde Buda heykeli de bulunan bahçesidir. Buda heykeli çevresine yerleştiren talebelerini, seyredip düşünceye dalmaktadır. Fakat en çok etkilendiği yer Nil kıyısıdır. Nil kenarında gecenin geç vakitlerine kadar oturmaktadır. Özellikle Nil’in taştığı Ağustos-Eylül aylarında, bu nehri seyretmekten zevk almakta, dalgın seyri arasında: “Şu Nil ne mübarek şey! Hem su getirir, hem toprak!” demektedir.

Âkif’in Mısır’daki dostları, “İslâm-Türk asalet ve kibarlığının en yüksek örnekleridir.” Hepsinin ortak yanı, Türkiye ile bir şekilde bağlantılarının olmasıdır. Türkçe konuşan, Türkçe bilen, İslâm Medeniyeti değerlerine samimiyetle ilgi duyan insanlar, onun yüreğine ulaşmak için yol bulabilmektedirler. Bir çok eserini Türkçeye çevirdiği, Mısır âlimlerinden Ferid Vecdi ile görüşürlerken Âkif, kendi tabiriyle “Birgivî Arapçası ile konuşmaya başlar.” İslâm düşünürü Ferid Vecdi şaire şöyle der: “Zahmet çekme, ben Türkçe bilir.” Âkif’in dostları arasında, Mısır’ın yüksek şahsiyetleri kadar Türkiye’den eğitim için gitmiş gurbetçi öğrenciler arasında da gönül bağı olan gençler bulunmaktadır. Hatta orada eğitim gören bir öğrenciye, üzerinde çok emeği bulunan, fevkalade önem verdiği mealini vasiyeti ile birlikte teslim etmiştir.

Mısır ileri gelenleri, zaten Türk kökenlilerdir. Bunlardan, vefatına kadar kendisini himaye eden Abbas Halim Paşa gibi, çok sevdiklerinden birisi de Prens Halim Bey’dir. Batı ve doğuyu iyi tanıyan, yüksek bir düşünür olan Said Halim Paşa’nın oğlu Halim Bey, yılın çoğunluğunu İstanbul’da, kışları birkaç ayı Mısır’da geçiren birisidir. Babası Said Halim Paşa’nın “asaletini, irfan ve zekâsını, yüksek fazilet ve seciyelerini yaşatan mümtaz bir şahsiyet”tir. Üstat, Halim Bey ile sohbetten zevk almaktadır. Âkif, çok prens görmüş birisidir. Ama Halim Bey’le ilişkisi farklıdır. Onunla Mısır’a geldiği zaman haftanın birkaç günü beraber olur, edebiyat, musikî, sanayi nefîse, felsefe, sosyoloji üzerine gece geç saatlere kadar sohbet ederler Mısır’da sürekli ziyaret ettiği, sıkıldığında yanına koştuğu, samimi, vefakâr bir başka dostu; İmadettin Bey’dir. Adı geçtikçe; “Allah razı olsun, onun çok iyiliklerini gördüm. Çok mert, çok vefakâr bir dosttur” diye anar. Haftada bir defa da olsa ona uğrayıp sohbetinden zevk almaktadır .

Âkif’in Mısır’da yazmayı düşündüğü, planladığı eserleri vardı. Kur’an çevirisine çalışıyordu. Yazıp yayınladığı şiirleri vardı. Bunlar içinde yayınları, 1931 yılı ve öncesine aittir. 1931 sonrası için o düşünen, inceleyen, gürleyen seste açık bir tutukluk gözükmektedir.

Âkif, son yıllarında, sürekli vatan hasreti içindedir. Onun için “Kahire’de dolaşırken bir Türk’le karşılaşmak, Türkçe bir ses, bir kelime duymak” büyük bir mutluluktur. Âkif’in 1935 İlkbaharında sağlığı bozulmaya başlamıştır. Bir sabah hanımı, “Efendi, galiba sen sarılık olmuşsun!” diye uyarır. Aynaya baktığında gözlerinin akı bile sararmıştır. Hekime gider. Tedavi olmaya çabalar. Son teşhis bir karaciğer hastalığı olan sirozdur. Fakat sirozdan başka, malarya denilen sıtmanın da olduğu ortaya çıkar. Mısır’ın yakıcı tropikal sıcağından uzak, serin bir yere hava değişimi yapmasına karar verilir. Hava değişimi için en yakın ve uygun yer Beyrut’tur.

Hayalini kurduğu ülkesine son günlerini geçirmek üzere gelip kavuşur. Gelişi, 16 Haziran 1936’dadır. Fakat Âkif’in gelişi üzerine İçişleri Bakanlığı, adeta teyakkuz haline geçer. Emniyet İşleri Umum Müdürlüğü, “İrtica 906” koduyla Millî Şairi takibe alır.  

Kitapların akıbeti ne olmuştur? Emniyet Genel Müdürlüğünün yazısından 26 gün sonra, İstanbul Valisi, İçişleri Bakanlığına, sonucu bildirir. Nihayet Safahat’tan, Türkiye kurtarılmıştır. Valinin 27 Eylül 1936 tarihli gizlilik derecesi yüksek yazısına göre, Âkif’in gümrükte duran kitapları, “İskenderiye’ye iade olunmak üzere Romanya vapuruna teslim” edilmiştir. 

Prens Halim, ona yüksek bir ilgi ve şefkat gösterir. Kendi otomobilini tahsis ederek Alemdağı’ndan otomobil içinde vapurla karşıya gidip-gelmesini sağlar. Âkif böylece karın ve ciğerlerinde toplanan suyu, on beş-yirmi günde bir aldırıp kendini toparlamaya çalışır. Ama tasarladığı eserlerini yazacak mecali bulamaz Âkif’i, vefatından önce Mısır dönüşü hasta yatağında Yedi Gün yazarı Feridun Kandemir ziyaret eder. Onunla son röportajlardan birini yapar. Anlattıkları, duygularını yansıtmaktadır. Mısır’dan üç gecede gelmiş, üç gecesi “otuz asır kadar sürmüş”tür. “On bir yıl kaldığı” ülkede, bir an olur ki; “on bir gün daha kalsa çıldıracak” hale gelir. Vatan hasreti dayanılmaz hale gelmiştir. Toprağı çekmektedir. Yorgun bitkin şaire, Kandemir sorar: “İstiklâl Marşı’nı nasıl yazdınız?” Yavaşça yatağından doğrulup yastıklara dayanan Âkif’in sesi canlanır. Onun tarihe geçen bu sözlerinin tekrar okunmasında yarar vardır: “Doğacaktır sana vaat ettiği günler Hakkın.. Bu, ümitle, imanla yazılır! O zamanı düşünün.. İmanım olmasaydı yazabilir miydim? Zaten ben, başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu, elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır. Şu var ki, İstiklâl Marşı’nın şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur, ancak tarihi bir değeri vardır.” Eşref Edip, gönül dostu olarak Âkif’i, Mısır’da defalarca ziyaret etmiş, İstanbul’daki son günlerinde de onu yalnız bırakmamıştır. Fergan’ın aktardığı hatıra, sadece İstiklâl Marşı’nın mahiyeti değil, şairinin yürek yapısını da çok içten anlatır. Âkif, ciğerleri şişmiş, vücudu bir külçe kemik halinde Beyoğlu’nda Mısır Apartmanının loş ve sakin bir odasında yatmaktadır. Sevdiği bazı arkadaşları ziyarete gelmişler, söz Millî Mücadele günlerine, İstiklâl Marşı’na gelir. Zira bu marşın değiştirilmesi için defalarca yarışma açılmış, aleyhte kampanyalar hazırlanmıştır. Zihinler, bunca çabaya rağmen daha iyisi bulunamadığı için değiştirilemeyen milli marşın şairinin ne böyleyeceğine odaklanmıştır. “Gözleri büyüyen ve parlayan” Üstad, hasta bakıcının yardımı ile doğrulur: “İstiklâl Marşı.. O günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Bin bir fecayi karşısında bunalan ruhların ıstıraplar içinde halâs dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz.. Onu kimse yazamaz.. Onu ben de yazamam.. Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lâzım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur..” der.

Âkif’in vefatı ayrı bir dramdır. Üzerinde bir örtü, işaret, yazı bulunmayan tabutu, Bayezit Camii avlusuna bırakılıvermiştir. Tam da Yunus’un, “Bir garip ölmüş diyeler/Üç günden sonra duyalar..” tarifi gibi bir durum vardır. Gençliğin, haber aldığı çıplak tabutu, yakınlarda bulunan bir lokantadan elde edilen Albayrak’la sarılarak yine hiç resmi zevat olmadan onların omuzları üstünde Edirnekapı’ya, ebedî istirahatgâhına götürülür.

Vefatında konuşma yapan üniversite öğrencisi, sorguya çekilmiş, cenazesine resmi kişilerin katılması yasaklanmıştır. Âkif’i dışlayan tavrın kalemlerinden olan Berkman, şöyle saldırır: “İnkılâbı benimsemeyen ve benimsemek istemediği için de onun içinden uzaklaşan bir şairi, inkılâp gençliğine bir millî şair timsali olarak tanıtmak, hatta onun için merhamet dilenmek bile yine inkılâp namına affedilemeyecek hatalardandır.” O, Âkif’i, “inkılâp hükümleri” ile “bir sıfır” olarak değerlendirir Âkif’in basında yer alış tarzı da bir gariptir. Millî şair, tek parti-tek lider-tek ideoloji anlayışının öne çıktığı devrin parti/devlet gazetesi Ulus’un ikinci sayfasında bir küçük haber olarak yer alır. 28 Aralık 1936 tarihli, tek sütunda yer alan “Şair Akif’in Ölümü” başlıklı kuru haber, şöyledir:

“Dün akşam telefonla İstanbul’dan haber aldığımıza göre bir müddetten beri İstanbul’da hasta yatmakta olan şair Mehmed Akif, dün saat on dokuz buçukta vefat etmiştir. Kendisi altmış üç yaşında idi. Birinci Büyük Millet Meclisinde Burdur mebusu olarak bulunmuş ve İstiklâl Marşının güftesini yazmıştır. Şair Akif, son Osmanlı edebiyat devirlerinde, müstakil bir edebî çeşni sahibi olarak temayüz etmiştir. Nazımdaki tahkiyesi bilhassa kuvvetli idi. Ölümü edebiyat âleminde derin bir teessür uyandıracaktır.”

Cenazenin kaldırılması ile ilgili merak edilen detayların olduğu bir resmi rapor: “Mısır Apartmanından otomobil ile Beyazıt Camisine getirilen şair Mehmed Akif’in cenazesi, namazı kılındıktan sonra el üstünde Edirnekapı Mezarlığına götürülmüş ve orada Şehidlik karşısındaki kabrine defnolunmuştur. Cenaze merasimine Saylavlardan Şemseddin, Fadıl Ahmed, Yahya Kemal, Profesör Muhiddin, ölü General Deli Fuad oğlu Esad Fuad, muhalif rüesaden ve tarassud edilenlerden Çolak Selâhaddin, tüccardan Emin Vasfı, Kuleli Askerî Lisesi Edebiyat Muallimi Tahirülmevlevi, Şehremininde oturan Suudulmevlevi, Fuad Şemsi, gazeteci Feridun ve daha bir çok kimselerle Üniversite ve Askerî Tıbbiye talebeleri iştirâk etmiştir. Mezarlıkta alçı ile yüzünün kalıbı alınmış ve bazı kimseler şiirleri ve bestelediği İstiklâl Marşı münasebetile kendisinden sitayişle bahsetmişlerdir. Bilgi olarak arz ederim. İstanbul Valisi n. İmza (Salih Kılıç)”.

Cenazeye katılanların takibi hangi sonuçları getirmiştir? Sadece edebiyat Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi bir üniversite talebesinin, millî şaire duyduğu hasbî duyguları dile getiren mezarı başındaki konuşmasının daha sonra sorguya çekilme sebebi olması durumu özetlemeye yetecektir.

Türkler, millî şairlerini daha on yılda unutmuşlar, ölümcül hastalığında ona bir Mısırlıdan başkasının eli uzanmamış, tam tersi gazetelerde aleyhine yazılar yazılmıştır.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum