Saim Sakaoğlu söyleşisi/2: ‘Hayatım boyunca hiçbir kişi, kurum veya kuruluşa, ‘Bana ödül verin’ tarzında imada bile bulunmadım’

Saim Sakaoğlu söyleşisi/2: ‘Hayatım boyunca hiçbir kişi, kurum veya kuruluşa, ‘Bana ödül verin’ tarzında imada bile bulunmadım’

Konya'mızın ve halk edebiyatımızın hafızalarından Saim Sakaoğlu röportajımızın 2. bölümünde ideal edebiyat öğretimi, Konya’da kültür sanat faaliyetleri, hatıralarını kaleme alma üzerine konuştuk.

Değerli hocamız Saim Sakaoğlu ile röportajımızın ilk bölümünde ailesini, öğretmen olarak göreve başladığı yıllardaki eğitimle bugünkü durumu karşılaştırmasını konuşmuştuk. Bugünkü bölümde ise ideal edebiyat öğretimi, Konya’da kültür sanat faaliyetleri, hatıralarını kaleme alma üzerine konuştuk.

Sizce liselerimiz ve üniversitelerimizde edebiyatımız doğru bir şekilde anlatılıyor, öğretiliyor ve sevdiriliyor mu?

Bu sorunuzun çok uzun bir cevabı olmalı… Tamamını yazmaya ömrüm yetmez. Ord. Prof. Dr. Reşid Rahmeti Arat’ın veya Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın vaktiyle yerine getirdiği görevi şimdi intihalle veya kes-yapıştırmayla doktor olan büyük âlimler yerine getiriyor! Onların yetiştirdikleri de liselerde  benzer yollarla görev yapıyorlar.

      Günümüzün modası intihal merdiveni sahibi olmaktan geçiyor. Bu merdivenlerin fabrikasyon olarak üretilenleri bile piyasanın ihtiyacını karşılayamıyor. Şimdi moda, unvanını kitabına uydurarak elde ediver de nasıl elde edersen et! Doktor ol da, doçent ol da, profesör ol da nasıl olursan ol. Yeter ki bu unvanları ele geçir!

Şu habere birlikte göz atalım: 11.02.13 tarihli International Herald Tribune’a göre Almanya’da Eğitim Bakanı Annette Schavan, doktora tezinde intihal yaptığı iddia edilince derhal istifa etti. (s. 10) Bizde bu tür başarıları yakalanan kişiler istifa etmek zorunda kalsalardı kâğıt fabrikaları daha çok çalışmak zorunda kalacaklardı.

Ben bu işin üzerinde duran, bu sebeple de pek sevilmeyen bir hocayım. Şu iki yazımı örnek olarak hatırlatmak istiyorum:

“Eleştirinin Sefaleti ve İntihalin Zaferi”, Akpınar (Niğde), 4 (23), Eylül-Ekim 2009, 14-19.

“Bilimde Aşırma Yöntemleri”, Akpınar, 5 (26),Mart-Nisan 2010.

İşin ilgi çekici yanı bu işi meslek edinenler üstleri ve arkadaşları tarafından korunmakta ve aklanmaktadırlar. Beni en çok üzen ise, bunlar arasında öğrencim ve yakın çalışma arkadaşlarımın da olmasıdır.

      Ülkemiz liselerinde ve üniversitelerinde çok iyi yetişmiş öğretim elemanlarımız var, ancak sayıları / oranları son derece azdır. Yanlış yollara sapıp unvan alanları koruma altına alan üst makamlar oldukça bilim gelişmez. Boğaziçi Üniversitesi’nin bir araştırma merkezinin yaptığı incelemeye göre yüksek lisanların  ve doktoraların şaibe oranları yüzde yirmi beşin üzerinde… Bu oran vakıf üniversitelerinde ise yüzde otuzu bulmaktadır. Hâlâ var mı bilmiyorum, bir zamanlar bir tezsiz yüksek lisans vardı. Derse gelmeyen öğrenci, gelse bile dersine gelmeyen hocaların yetiştireceği insandan hayır beklenebilir mi? Bu sözlerim 81 ilimizdeki, sayılarını bilemediğim üniversitelerin tamamına yakınında yaşanılan gerçeklerdir. NOKTA

 

Edebiyat dersleri nasıl olmalı, edebiyat sevgisi nasıl kazandırılmalı, nasıl bir yöntem izlenmeli?

Edebiyat derslerini edebiyat sevgisi olan öğretmenler vermelidir. Ancak onlar da çok iyi yetiştirilmiş öğretmenler olmalıdır. ‘Boş zamanları’nı kitap okumaya ayıran bir toplumuz. Geceleri yarı uykulu yarı uyanık olarak bir romanı sabaha kadar okuyup bitirerek ‘okuyucu’ olan bir toplumuz.

Edebiyat derslerinin nasıl işlenmesi konusuna gelince… Bir şeyler yazarım ama Talim Terbiye Kurulu  tarafından benimsenir mi? Veya kaç yarım yıl sonra beğenilmeyip piyasadan kaldırılır? Bu soruyu, halen görev başında olan başarılı meslektaşlarımın görüşlerini alarak deneyimli büyüklerinkilerle birlikte ele alıp değerlendirmeliyiz. Hem canım, biz taşralı hocaları kim dinler ki… Suyun başındaki bilginler dururken bizlere sadece işin dedikodusu kalır. Yerine gelmişken hatırlatıvereyim, Şimdiki Mllî Eğitim Bakanımız Prof. Dr. Ziya Selçuk Bey, benim Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde dekan olduğum dönemde asistanım idi. Acaba ulaşabilecek miyiz? Sanmam, günümüz sorunları gündemi fazlasıyla içine alıveriyor.

 

Yaşarken kıymeti bilinmiş şanslı değerlerimizdensiniz. Hakkınızda yayımlanmış armağan kitaplar, dergi özel sayıları ve dosyaları, hatta  tiyatro oyunu da var. Pek çok talebe yetiştirdiniz, gerçek manada hocaların hocasısınız. Bu konuda duygu ve düşüncelerinizi almak isteriz?

Hayatta kendilerinden  bir şeyler öğrendiğim hocalarımdan hiç birinin aramızda olmadıklarını söylemiştim. Hepsi Allah’ın rahmetine kavuştular. Ölüleri hayırla yad etmek istediğim için haklarında hiçbir olumsuz görüş belirtmeyeceğim. Başka yazılarım veya kitaplarımda bu konuya kıyısından köşesinden değinmiş olabilirim.

      Gelelim hocaların hocası olmam konusuna…  Uzun yıllardan beri Kayseri’de yayımını sürdüren bir dergimiz var: Ihlamur. Onun bir sayısında halk edebiyatı konusuna eğilmiş, şöyle bir görüşü dile getirmiştir:

            Türk halk edebiyatı araştırıcıları ile ilgili bir âşık kolu benzeri, bilim kolu oluşturmaya çalışıyorum. Arkadaşlarım (Bali, Palandöken / Seyidoğlu. Türkmen ve Günay) kariyerlerini göz önüne alarak farklı bir bilim kolu geliştirilebilir. Benim oluşturacağım bilim kolu zincirinin orta halkasına Saim Sakaoğlu’nu yerleştiriyorum. Bu halkanın merkezinin öncesi ve bir de sonrası vardır. Biz işe zincirin alt halkalarından başlamak istiyoruz.

1. Prof. Dr. Ali Berat Alptekin: Doktora ön çalışması ve doktoradan öğrencimdir.

2. Prof. Dr. Esma Şimşek: Lisanstan öğrencim, Prof. Alptekin’in yüksek lisans ve doktoradan öğrencisidir.

3. Doç. Dr. Ebru Şenocak: Prof. Şimşek’in lisans, yüksek lisans ve doktoradan öğrencisidir.

4. Dr. Feyziye Alsaç: Prof. Dr. Esma Şimşek ve Doç. Dr. Ebru Şenocak’ın lisanstan, Doç. Şenocak’ın yüksek lisans ve doktoradan öğrencisidir.

Acaba merkezde konuşlanan Prof. Sakaoğlu’nun geriye doğru öğretmenleri kimlerdir? Onları da kısaca hatırlayalım.

3. Prof. Dr. Mehmet Kaplan : Lisanstan iki yıl ve doktoradan hocamdır.

2. Prof. Ahmet Hamdi Tanpınar: Lisanstan bir yarı yıl hocamdır ve hocam Prof. Kaplan’ın hocasıdır

1. Ord. Prof. Dr. Mehmed Fuad Köprülü: Hocam Prof. Tanpınar’ın hocasıdır.

Böylece Ord. Köprülü’den başlayan bilim kolu Dr. Feyziye Alsaç’a kadar uzayıp gitmektedir. (Ihlamur, 89, Nisan 2020, 14-20)

Demek ki benim öğrencimin öğrencisinin öğrenci de doktorasını tamamlamış, bilim dünyasına adımını atmıştır. O halde ben söylediğiniz sıfatı çoktan hakketmiş oluyorum. Ama ulu orta ortaya çıkıp da, ‘Ben hocaların hocasıyım.’ deme gafletinde bulunmadım, bulunmak da istemem. Takdir bilim dünyasının, öğrencilerimin ve okuyucularımındır.

Elbette bu özellik güzel bir anlam zenginliğini de taşıyor. Hayatım boyunca hiçbir kişi, kurum veya kuruluşa, ‘Bana bir ödül verin…’ tarzında imada bile bulunmadım. Kaldı ki benim halk edebiyatı alanında bilinen bir özelliğim vardır. Karaca Oğlan adına verilecek olan ilk ödülü kabul etmemiştim. Aslında o ödüle layık olabilirdim ama o alanda benden önce çalışıp yolumuzu aydınlatan bir büyüğümüz vardı: Dr. Müjgân Cunbur. ‘Lütfen ona veriniz’ diyerek ödül verme işlemini  kabul ettim. O ödül sadece hayatta olanlara verildiği için başka adları anmamıştım.

Bana verilmesinin daha uygun olduğuna inandığım ödüllerin başkalarına verilmesi konusuna hiç girmemiş, değerlendirme veya seçici  kurulların kararlarına saygı duymuşumdur.

 

Günümüzde kültür ve sanata Konya insanının ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz, kültür ve

sanat ortamımızı nasıl görüyorsunuz? Etkinlikleri yeterli buluyor musunuz, bu konularda önerileriniz var mıdır?

      Bir zamanlar cumartesi günleri bazen üç dört konferans veriliyordu. Saatleri mi? Âdeta sinema matineleri gibi: 11.00, 14. 00 (iki tane) ve 16.00. Benim bilmediğim veya davet edilmediğim bir 20.30 matinesi de olabilir.

      Her konferansı dinlemeye gidemiyorum. Böyle bir evden çıkış dört beş saatimi alıyor. Ama öyle konferanslar var ki onlara bir günümü bile feda edebilirim. Amacım salondaki koltuklardan birini doldurmak değil, verilecek bilgilerle dağarcığımı doldurmak. Her konunun da ilgimi çekemeyeceğini yüce takdirlerinize bırakıyorum.

Yerel gazetelerdeki haberler ve internete  verilen özel haberlerle bu tür konferanslardan haberdar oluyorum. Hatta masa üstünde adı yerel toplantılar olan  bir de klasörüm var. İnternete gelen haberleri orada topluyorum.

Evet, Konya’mızın canlı bir kültür ortamı var, var ama bir parçalanmışlık söz konusu… Arkadaşlar, Ankara’da bir 16.00 konferansı için YHT ile gidiyor ve o gece evime dönüyorum. Niye? Benim mutlaka dinlemem gereken bir konuşma.

Bir küçük hatıra… Daha emekli olmamışım. O gece ikinci öğretime dersim var. Ders bitiminden sonra çok sevdiğim ve devamlı öğrencilerimden olan bir hanım kızımız odama gelerek bir istekte bulundu:

“Hocam, haftaya dersinize gelemeyeceğim. İzninizi istiyorum.”

“Elbette vereceğim, biliyorum ki sen arkadaşlarından o dersin notlarını alacaksın. Eğer çok özel değilse gelememe sebebini söyleyebilirsen hemen ’Evet… ‘ diyeceğim.”

“Hocam ben xxxxx tamının taraftarıyım. O gece Avrupa’dan gelen bir takımla maçımız var. Ağabeyim iki bilet almış…”

Sözünü uzatmasına gerek var mı… İki hafta sonraki dersime geldiği zaman gözleri parlıyordu. Hem izinli olarak gittiği, hem de takımımızın o maçı kazandığı için.

Sözü burada bağlayalım da tadında kalsın.

 

Saim hocam, emekli olmanıza rağmen halen çalışmalarınıza devam ettiğinizi, çeşitli kültürel etkinliklere gerek konuşmacı, gerekse dinleyici olarak katıldığınızı, pek çok kurum, kuruluş ve dermeğe üye olduğunuzu biliyoruz. Hatıralarınızı yazdığınızı da kendi adınıza açılan internet sitesindeki özgeçmişinizden biliyoruz. Hatıralarınızın yazma işi ne aşamada?

Bizde gelenektir, hatıralar kişilerin köşelerine çekilmesinden sonra veya ileri yaşlarında  yazılır. Edebiyatta da böyledir, siyasette de… Halit Ziya Uşaklıgil’in Kırk Yıl’ı, Celal Bayar’ın Ben de Yazdım’ı böyledir. Ben ise uzun yıllardan beri parça parça yazıyor, bazılarını kitap şekline getirirken bazılarını da makaleler boyutunda avutuyorum. Mesela, şu iki kitabımı  şanslarını iyi kullanmış:

      1. Benim İstanbulum / 1959-1965 (Konya 2018)

      2. Ben de Çocuktum (Konya 2020)

      Hemen hatırlatayım, ortaokul ve lise hatıralarım da kitap formatına kavuştu, basım sırasını bekliyor.

      İnternete aktarılmış, bir araya getirilip kitap şeklini almayı bekleyen o kadar çok hatıralarım var ki… Mesela görev yaptığım üniversitelerle ilgili olanlar… Katıldığım bilim toplantılarıyla ilgili hatıralar… Bu sonuncusunu bir Ankara dergisinde tefrika etmeye başladım bile        1957 yılında, daha lise öğrencisi iken tutmaya başladığım günlükler âdeta bir öncü oluverdi. 30 yıldan beri yurt içi ve yurt dışı bilim gezilerimin günlükleri dört defteri doldurdu. Merhum Âşık Dursun Cevlanî’nin (1900, Ağyar Köyü, Sarıkamış-Kars / 1975 - Ankara) dediği gibi, biz de ‘Daha daha nelerim var…’ diyebiliriz.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.