Altın Kâse

Altın Kâse

Mustafa Atikebaş, D.Mehmet Doğan'ın sözlüğünün son baskısından hareketle lugat kültürünü ele alıyor

Çoğu zaman, en kıymet verdiklerimiz en az alâka gösterdiklerimizdir. Hadisin işaret ettiği üzere sağlığın kıymetini hastalanınca, gençliğin kıymetini ihtiyarlayınca anlarız.

Ölen bir yakınımızın arkasından keşke onunla daha çok zaman geçirseydim diye hayıflanırız. Hele bir de ağzımızdan çıkan bir sözle karşımızdakini üzüp incitmişsek, demez olaydım, ne olurdu susa-bil-seydim (sükût ilm içredir, ancak bilenler susar) der, pişmanlıkla vicdan azabı çekeriz. Olsun, beşer şaşar elbette. Madem insanız, pişmanlık da bizim için… Elverir ki neticede vaktinde kıymet bilmeyi öğrenebilelim.

Lisan/dil, bizim neyimiz olur? Meşhur bir filozof (Heidegger) “varlığın evi” demişti. Bizde de bu hususta Fuzuli’den Mehmet Kaplan’a, Yahya Kemal’den Muharrem Ergin’e kadar pek çok fikir ve sanat erbabı çeşitli tanımlar getirmişlerdir. Bunları tek tek ele almak bu yazının sınırlarını aşacağından hepsinde ortak olan bir noktayı tespit etmeye çalışalım. Lisan/dil, içinde yalnızca semantik ve morfolojik unsurları barındıran bir iletişim aracı değil; hayatı anlamlandırabildiğimiz, bizatihi onun içinde yaşadığımız, varlığımızı onunla kıymetlendirdiğimiz bir sistemdir. Hemen tüm tanımlarda ev, vatan, yurt gibi içine yerleştiğimiz bir alana atıf yapılması bundandır. Peki, evimizin, vatanımızın kıymetini yeterince bil-e-bil-dik mi?

Bizde lisan/dil meseleleri sıklıkla olağanüstü dönemlerde hatırlanır. Bu süreçte hemen herkes tartışmalara dâhil olur. Benzer bir durum koronavirüs salgınında da ortaya çıktı. Bulaş, pandemi, sosyal mesafe, filyasyon gibi kelime ve terimler üzerinden… Ben meseleyi daha genel bir perspektiften okumaya çalışacağım. Bir dilde hangi kelimenin kullanılacağına kim karar verir? Dilciler mi? Edebiyatçılar mı? Resmi kurumlar mı? Hepsi mi? Hiçbiri mi? El cevap: Hiçbiri. Dilin kelimelerinin kullanım hakkı milletindir, o dili konuşanlarındır. Yukarıdaki kişi ve kurumlar hangi kelimenin kullanılıp kullanılmayacağına dair teklifte bulunurlar. Bu yönüyle her biri aynı oranda değerlidir. Son tahlilde ise “dilde karar değil, tercihler esastır” hükmünce dilin konuşurları bir kelimeyi ya sever, kullanır; ya da sevmez, kullanmaz. Fakat dilde karar yoktur demek dilin büsbütün denetimden vareste olduğunu göstermez. Büyük diller gramer, imlâ ve lugât marifetiyle inzibat altına alınırlar.

Entelektüel/münevver/aydın sayılmanın vazgeçilmez şartı nedir? Diye sorulsa hiç tereddütsüz, okuyup yazdığı lisanla alâkalı sahih ve sağlam bir kanaate sahip olmaklığı derim. Kişi ister sanat, ister fikir adamı olsun yaptığı çalışmaların tamamı lisan terazisinde tartılır. Bizim gibi lisan konusunda, tarih boyunca derin kırılmaların yaşandığı milletlerde bu husus daha da önem kazanır. Kırılmadan muradım yalnızca alfabe değişiklikleriyle (sırasıyla Göktürk, Uygur, Arap, Latin) sınırlı olmayıp belki daha çok, doğrudan lisanın yapısına etki eden müdahaleleri içerir. 17. ve 18. yüzyıllarda Arapça ve Farsçanın, 19. yüzyılda Fransızcanın, 20. yüzyılda ve bugün dahi devam eden İngilizcenin haddinden fazla müdahalesinden bahsediyorum.     

Merhum Cemil Meriç “Kelimeleri tarif etmeden girişilecek her tartışma kısır kalmaya mahkûm” demişti. Zaten yazının esas amacı da bazı kıymetli kelimelerimizin mevcut tarifleri üzerindeki sis bulutlarını dağıtmaya çalışmak. Yoksa buyurgan bir dille “şunu değil bunu kullanın” demek değil. Gelin görün ki işe “kelime” kelimesiyle başlamak durumunda kalıyoruz! “Kelime”nin söz ya da sözcük olarak tanımlanması yanlıştır (hadi galat diyelim). Çünkü söz, bir kelime değil kelime dizisidir. “Kelime” ise mâlûm, dilimize Arapçadan geçmiştir. “Kelime-i Tevhîd” örneğinde görüldüğü üzere Arapçada söz anlamındadır. Fakat zaman içinde Türkçenin ses ve mana ikliminde değişikliğe uğrayan binlerce misalde olduğu gibi Türkçeye has bir anlam kazanmıştır. Türkçede edatlar, bazı zarflar ve bir takım ekler (mesela –dır, -dir gibi ekler morfolojik olarak kelimedir, fakat söz değildir.) kendi başlarına anlamları olmadığı için söz sayılmazlar, lakin kelimedirler. Bu yanlışın üzerine kurulan “sözcük” kelimesi de doğal olarak yanlıştır, “kelime”nin tam karşılığı değildir. Ne var ki lisanımızın bugün geldiği noktada “sözcük” yanlış da olsa tutunmayı başarmış ve “kelime”nin eş anlamlısı olarak kullanılmaktadır. O halde “tilcik” ne oluyor? Hiç.

Gömleğin düğmesi baştan yanlış iliklendiyse sonrakilerin de yanlış ilikleneceği muhakkak. İşte “lugât”ın karşılığı olarak kullandığımız “sözlük” kelimesi de böyledir. Çünkü “sözlük”lerde (doğrusu lugât yahut lügat kitabı) “söz” değil, “kelime” bulunur. Dil meselelerinde büyük hassasiyetle ve belki de herkesten çok kalem oynatmış yazarımız Peyami Safa, 1960 yılında bu konuyu olanca açıklığıyla dillendirmişti. Aynen alıyorum:

“Lugât’ın da lugatlerin miktarına, izah şekillerine göre çeşitleri vardır. Lugât, Kamus, Ferheng…gibi. Fransızca’da Glossaire, Lexique, Vocabulaire, Dictionnaire…gibi. Bunların herhangi birine “Sözlük” demek yanlış olduğu gibi, topuna birden “Sözlük” deyip çıkmak da dilimizi fakirleştirir ve dilbilgisi esaslarına aykırı olur. (Tâbir-Deyim Lugatına “Sözlük” denebilir.”

Köprünün altından çok sular aktı ve Peyami Safa’nın teklifi yeterince kabul görmedi. Bugün “lugât” kelimesi çoğumuz için Kaşgarlı Mahmud’un büyük eserinden (Dîvânu Lugât’it-Türk) fazlasını hatırlatmıyor maalesef. Başta da ifade ettiğim gibi zaman içinde bazı kullanımlar –yanlış da olsa – milletçe kabul görmüşse biz de kullanmaktan imtina etmiyoruz.

 Sözlük bahsi açılmışken, geçtiğimiz günlerde, D. Mehmet Doğan’ın “Doğan Büyük Türkçe Sözlük”ünün yeni (ilk defa olarak Osmanlıca yazılışlı) baskısının haberini memnuniyetle karşıladım.  Daha önce hocanın bir röportajda, içinde İstiklal Marşı’nın da bulunduğu pek çok eserde geçen kelimeleri içeren bir lugât bulamadığı için bu işe giriştiğini duyduğumda şaşırmıştım. Mezkûr hadisenin yetmişli yıllarda cereyan ettiğini hatırlatayım. Harf İnkılâbı’nın üzerinden neredeyse elli yıl geçmiş ve Akif’in, Yahya Kemal’in, Peyami Safa’nın eserlerini okumak isteyen biri, bu eserlerdeki bilmediği bir kelimenin anlamını lugâtlarda bulamıyor; şaşırmamak kabil mi? O günlerden elli yıl sonra bu yazıyı yazarken daha evvelki şaşkınlığımdan eser kalmadı. Şunu samimi bir iç burukluğuyla fark ettim ki memleketimizde lugât ve lisan meseleleri ne geçmişte ne de bugün hak ettiği ölçüde kıymet görmedi, konuşulmadı, tartışılmadı.    

Buraya kadar  “lisan” ile “dil” kelimelerini bazen bir arada, bazen de münferit olarak kullanmamın sebebine gelince… Soru şu: “lisan” ve “dil” arasında bir fark var mı? Bunlar eş anlamlı kelimeler midir? Günümüzde “dil”in “lisan”ın eş anlamlısı olarak kullanılışı oldukça yaygınlaşmıştır; ne var ki bu hal de galattır, daha bilinen haliyle söylersek galat-ı meşhurdur. Hakikatte dil, lisanı da içeren çok daha geniş bir işaret sistemidir. Bizim bugün anladığımız manada yalnızca harflerden oluşan bir alfabeye dayanan, yazıyla ifade edilen, kendine has bir grameri ve lugâtı bulunan yapı “lisan”dır. Dil ise çok daha karmaşık ve soyut bir sistemdir. Lugâta ve gramere ihtiyacı yoktur. Yeniden Peyami Safa’ya müracaat ediyorum. İkisi arasındaki münasebeti şöyle ortaya koyuyor:

“Hayvanların çığlıkları ve şarkıları da bir dildir, fakat lisan değildir. “Kuşların dili” denince onların cıvıltıları kastedilir.”

 Esasen bütün büyük dillerde bu iki mefhumu karşılayan farklı kelimeler mevcuttur. Türkçede “lisan” ve “dil” kelimeleri de bahsi geçen anlam farklılığını ifade edecek şekilde duruyorken biz anlamı tekleştirip bu iki kelimeyi de eş anlamlı hale getirmişiz. Olsun. Safa, aynı yazıyı şöyle bitiriyor:

“Türkçe bir kuş dili olmadığı için bir Türk dili yok, koskoca bir Türk lisanı vardır!”

Günümüzde lisan/dil hususunda yaşadığımız tereddütlerin büyük bölümü Dil Devrimi’ni takip eden yıllarda, çok defa Arabî yahut Farisî kökten gelen kelimeleri bilinçli olarak Avrupa dillerinden gelen kelimeye, bazen de “uydurulmuş”una tercih etmekten kaynaklanıyor. Takdir edilir ki bu durum, kolaycılığı aşan bir tasfiye hareketidir. Hâlbuki ölçümüz gayet sarihtir: Köküne bakılmaksızın Türkçenin hafızasına kaydolmuş ve kullanım değeri kazanmış kelimeler halis Türkçe kelimelerdir.

“Kazârâ bir sapan taşı bir altın kâseye değse

Ne taşın kıymeti artar ne kıymetten düşer kâse”

Türkçe bizim altın kâsemizdir. Kıymetini bilelim.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.