1. HABERLER

  2. KÜLTÜR-SANAT

  3. BÜYÜK TÜRK EDEBİYATI SORUŞTURMASI/ Bilgin GÜNGÖR
BÜYÜK TÜRK EDEBİYATI SORUŞTURMASI/ Bilgin GÜNGÖR

BÜYÜK TÜRK EDEBİYATI SORUŞTURMASI/ Bilgin GÜNGÖR

Türk şiir, öykü ve eleştirisinin merkeze alındığı soruşturmamıza edebiyatımızın çalışkan isimlerinden, akademisyen ve eleştirmen BİLGİN GÜNGÖR ile devam ediyoruz

A+A-

Türk edebiyatında dünden bugüne öykü, şiir ve eleştirinin gelişimini, bugününü ve yarınlarını konu alan soruşturmamızın 13. Bölümünde akademisyen ve eleştirmen Bilgin GÜNGÖR var. Postkolonyalizm adlı son kitabı Hece’den çıkan, Edebiyat Eleştirisi(Şule Yayınları) adlı eseri bugünlerde ikinci baskısını yapan Güngör’ün cevapları önemli tespit ve öneriler içeriyor.

 

1- Türk edebiyatında hikâye anlatma biçimi son dönemlerde bir hayli değişim/dönüşüm geçirdi. Sizce, bugünün öykücülüğü, mesaisini yeni arayışlarla mı, yoksa kendi klasiklerini oluşturma gayretiyle mi devam ettirecek?

2- Yahya Kemal, “Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadim/Bir meşaledir, devredilir elden ele” demişti. Yirmi birinci yüzyılda meşalenin akıbeti sizce ne haldedir?

3- “Edebiyat Eleştirisi” kavramından ne anlamalıyız? Yokluğundan bunca şikâyet edilen eleştiri, rüştünü nasıl ispat etmeli?

 

1-Evvela şuradan başlayalım: Türk öykücülüğü son dönemlerde, soruda belirtildiğinin aksine, salt “hikâye anlatma biçimi” açısından değil, tematik açıdan da –önemi pek de yadsınamayacak- bir dönüşüm geçirdi. Özellikle sömürgecilik, savaş, tüketim çılgınlığı gibi günümüz dünyasının –Walter Benjamin’in terminolojisinden hareketle ifade edersek- uyuşturucu “fantazmagori”ler arkasında görünmez kılınan sorunları, oldukça etkileyici bir şekilde günümüz öykülerinin kurgusal düzlemine dâhil edildi. Hâsılı: Tek yönlü bir dönüşüm değildir bugünün Türk öykücülüğünde mevzubahis olan.

Şimdi sorunuzun imlediği sorunsala, yani bugünün Türk öykücülüğünün yeni arayışlarla mı yoksa “kendi klasiklerini oluşturma gayretiyle” (ki bu ifadeden, “mevcut durumu daha ideal hâle getirme çabası”nı anlıyorum) mi hareket etmesi sorunsalına gelirsek; ben, her ikisinin de aynı anda olması gerektiğinden yana olduğumu belirtebilirim. Çünkü bugünün Türk öykücülüğü bir yandan yeni arayışlarla zenginleşmeli, bir yandan da mevcut zenginliğini idealleştirmelidir. Yani bu iki süreç, birbirini tamamlamalıdır. “Baymadan” olgunlaşmak için bu şarttır. Zaten bir açıdan bakıldığında başka çare de yoktur; çünkü mevcut zenginliği idealleştirmek yeni zenginliklere kapı aralamadan mümkün olmaz. Bu aralar sıklıkla okuduğum Cemal Şakar üzerinden örnekleme yapayım: Şakar, Kara kitabındaki “The Mahrem Palace” öyküsünde, sanal iletişim organlarının (sanal mesaj programları, sosyal medya siteleri vs) teknik yansıması olarak beliren ve benim “sanal iletişim tekniği” adını verdiğim anlatım tekniğini bir sonraki kitabı Adı Leyla Olsun kitabındaki hikâyelerinde (“Kanyon’da”, “Utanç” vs.) oldukça ideal bir hâle getirtti. Ama bu idealleştirme de yeni arayışlar sayesinde oldu. Şöyle ki, “The Mahrem Palace”ta teknik, sadece sosyal medya siteleri üzerinden kurulmuştu; Adı Leyla Olsun kitabındaki hikâyelere ise söz konusu sitelerin yanında diğer sanal iletişim organları da dâhil oldu. Böylelikle Şakar, sanal iletişim tekniğini, yeni arayışlarda bulunarak idealleştirmiş bulundu.

2-Bırakın eski şiiri (divan şiirini), modern Türk şairlerini hakkıyla okuyup anlayan, onların Türk edebiyat ve şiir tarihindeki konumunun esprisini özümseyen kaç şairimiz var bugün? Bugünün Türk şairi, Türk şiir geleneğinden tamamıyla habersiz bir profil çizmektedir. Varsa yoksa İkinci Yeni’ye dâhil birkaç şiir. Ötesi yok. Nitekim bugünün şiiri büyük bir açmazın içinde ise, Murat Belge gibi önemli bir eleştirmenimiz, kısmen haklı olarak, İkinci Yeni sonrası Türk şiirinin öldüğünü ima ediyorsa (bkz. Şairaneden Şiirsele: Türkiye’de Modern Şiir) biraz da bu durumdan ötürüdür. Şu şerhi düşmek gerek elbette: Burada, istisnai bir konum elde etmiş az sayıdaki günümüz şairi mevzubahis değildir.

3-“Edebiyat eleştirisi”, literatürde, 4 bağlamda kullanılır: 1-Edebiyat üzerine kaleme alınan bütün yazılar/eserler bağlamında; 2-Belli bir kuram ışığında ortaya konulan bütün eser incelemeleri bağlamında (ki burada edebiyat tarihleri de söz konusudur); 3-Akademik bir niteliği bulunmayan, popüler dergilerde ve gazetelerde kaleme alınan kısa ve daha çok güncel eserlere dönük yazılar bağlamında; 4-Edebiyat kuramları bağlamında…

“Bizde eleştiri/eleştirmen yok” düşüncesi, daha çok 3. bağlamdaki edebiyat eleştirisi için ortaya konulur. Ezelden beri de böyle olmuştur. Ama bu ne kadar doğru? Bir Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, bir Fuad Köprülü’yü, bir Mehmet Kaplan’ı, bir Nurullah Ataç’ı, bir Tahsin Yücel’i, bir Murat Belge’yi, bir Fethi Naci’yi, bir Doğan Hızlan’ı, bir Sabit Kemal Bayıldıran’ı, bir Hilmi Yavuz’u yetiştirmiş güçlü bir eleştiri geleneği vardır bizde. Daha ne olsun? Dolayısıyla, soruda şikâyet edildiği belirtilen “eleştirinin yokluğu”, geleneği düşündüğümüzde, nesnel bir temele dayanmamaktadır. Ama bugünü düşündüğümüzde, durum değişir: Bugünün eleştiri dünyasında, özellikle de “mafyokrasi”den kaynaklı olumsuz bir durum göze çarpmaktadır. Çoğu eleştirmen, belli yayınevi veya dergi çevresiyle sınırlanmakta ve o çevrenin kişilerini periyodik olarak “parlatmak”la meşgul. Daha acısı, belli bir çevreye dâhil olmayan ve oldukça az sayıda bulunan eleştirmenler, yani “mafyokrasi”nin elden geldiğince dışında kalmak isteyenler dahi “mafyokrasi”nin tokadını enselerinde hissetmektedirler. Hâlbuki ne de güzel söyler Tim Parks: “Kavga etmekten korkan eleştirmenlerin kendilerine başka bir iş bulmaları akıllıca olur.” Dolayısıyla, sorudaki rüştü ispatlama meselesinin bugüne ait bir mesele olduğunu, çözümün de her şeyden evvel “mafyokrasi”den uzaklaşmakta ve özgür bir bilince kavuşmakta yattığını söyleyebilirim.

 

 

HABERE YORUM KAT