ESKİ KONYA’DAN HATIRALAR

ESKİ KONYA’DAN HATIRALAR

Hazırlayan: Prof. Dr. Saim SAKAOĞLU

Konya Büyükşehir Belediyesi Koyunoğlu Müzesi ve Kütüphanesi Müdürlüğü ve Konya Fikir, Sanat ve Kültür Adamları Birliği Derneği’nce ortaklaşa düzenlenen Yaşayan Konya Hafızası / İkindi Sohbetleri, 10 Ocak 2015 Cumartesi günkü toplantısına Konyalı iki kardeş konuk olarak davet edilmişlerdi: Hasan Sakaoğlu (1923) ve Saim Sakaoğlu (1939). O gün yapılan konuşmalar daha sonra Müze ve Kütüphaneler Müdürümüz Hasan Yaşar Bey’in aracılığıyla, kardeşimiz Recep Arı eliyle yazıya aktarılmış ve bize ulaştırılmıştı. Konuşmalar ve aktarmadan da kaynaklanan bazı bilgi ve yazım konuları tarafımızdan gözden geçirilmiş ve bu yazı ortaya çıkmıştır. Bugün hayatta olmayan dernek başkanı kardeşimiz Seyit Küçükbezirci’nin açış konuşmasından sonra Sakaoğlu Kardeşler eski Konya’yı ele almışlar, daha çok soru-cevap şeklindeki konuşmalarını sürdürmüşlerdir. Bu arada Hasan Sakaoğlu da 96. yaşında, 13 Mayıs 2019 Pazartesi günün aramızdan ayrılmıştır. Dört yıl önceki bu toplantının bir tür zabıtları diyebileceğimiz aşağıdaki yazımızı iki merhumun hatıralarına ithaf ediyoruz.

 

Seyit KÜÇÜKBEZİRCİ (Açış Konuşması) Hepiniz hoş geldiniz. Dünya kadar şair, bilim adamına, sanat adamına hitap etmek gerçekten ne kadar hoş, ne kadar güzel. Ben buraya gelirken bizim evdeki, bürodaki Karamanoğulları devlet hazinesinden neler getirebilirim diye düşündüm. Özlem dergisini getirdim. Birinci sayısı 11 Ocak 1959… Saim Sakaoğlu ve arkadaşlarının lisede yayımladıkları dergi. Aylık, sanat, fikir ve kültür dergisi. 3 veya 4 sayı çıkmıştır,  bende üç sayısı var. Saim Sakaoğlu ve arkadaşları Konya Lisesi’nde okurken biz de Ticaret Lisesi’nde idik. Biz de Ticaret Lisesi’nde 1958 yılında Umut dergisini çıkardık. Aylık, sanat, fikir, ülkü dergisi… Her iki dergi ile beraber yazı ve mürekkep bağımlılığımız başladı. 55 senedir de bu bağımlılığımız devam ediyor. Aslında bağımlılıkları tedavi eden hiçbir hastanenin ve profesörün bizi tedavi etmeye gücü yetmez. Çünkü biz yazı ve mürekkep bağımlısıyız. Saim Sakaoğlu hakkında dünya kadar şey söylemek lazım. Onu saatlerce anlatmak lazım. Kupkuru birkaç satır biyografi Saim Sakaoğlu’nu anlatmaya yetmez. Ben başka açılardan birkaç satır söyleyeyim. Saim Sakaoğlu ile ben aynı güzele Konya’ya aşık olduk. Bu aşkımız 55 senedir devam ediyor ve hiç de şikâyetçi olmadık. Bazen canımız sıkıldığında, ben birkaç defa söyledim, benim karakterim biraz değişik ama Saim Sakaoğlu söylememiştir. Ben bazen, “Keşke sevmez, gomaz olaydım” dediğim zamanlar oldu. Bazıları, “Niye şikayetçisin?” dediğinde “Ben gidiyorum, başka bir güzele” dedikten sonra düşündüm, taşındım ve sonunda pes etmeyi uygun buldum ve sevmeye gayret ettim ve buraya geldim.

Saim Sakaoğlu benim 58 senelik arkadaşım, dostum, kardeşim, aklınıza ne gelirse o. Fakat dün gece düşündüm de 58 sene boyunca birbirimiz hiç incitmedik. Ben omuzlarımızdaki yazıcı meleklere inanan birisiyim. Melekler bunları kayda girsin diye söylüyorum. Belki divanda lazım olur.

Dergilerden bahsettim. Dergileri harçlıklarımızı koyarak çıkarıyorduk. Fakat bu dergiyi cebimize koyup Alâeddin Caddesi’nde yürüdüğümüz zaman, bütün bayların ve bayanların bizi gösterdiklerini zannediyordum. O zamanlar Hürriyet gazetesi gibi bir şeye sahip olduğumuzu zannediyorduk. Saim Sakaoğlu’nun 58 tane kitabı olmuş, benim beş on tane var, ben kitaplarla fazla uğraşamadım, vakit bulamadım. Ama kendisi devamlı yazdı bu arada binlerce de yazısı var.

Çok önemli bir de misafirimiz var, Cumhuriyet’le yaşıt kendisi. Konya’mızın hafızalarından birisi… Ben cumhuriyetle yaşıt üç kişiyi biliyorum birisi Feyzi Halıcı 1924 doğumlu, birisi Cenap Kendi 23 Nisan 1923 doğumlu, birisi de Hasan Sakaoğlu, o da 1923 doğumlu. Bu kişilerin değerlerini bilmemiz lazım Allah sağlıklı uzun ömürler versin. Sevgili Sakaoğlu kardeşim buyurun.

Saim SAKAOĞLU: Efendim, merhabalar, hepiniz hoş geldiniz., iki 39 doğumlu olarak aranızda bulunuyoruz. Ağabeyim  1339 (1923) doğumlu,  ben de 1939 doğumluyum. Aramızda sadece ufak bir dönem farkı var. Kendisi ile geçen hafta görüşüp bilgi alış verişinde bulunduktan sonra bildim ki 1929, 1930 yıllarındaki kıtlık döneminden itibaren Konya’nın dönemlerini aşama aşama hatırlıyor. Artık 1929-1939 arasını hatırlayan kalmadı. Ancak bir ipucu vereyim. Bugünkü Pusula gazetesinde Sabri Doğan’ın bir yazı dizisi var. 20. yüzyıl başlarında Konya diye başlıyor. 1901 yılını hatırlamak pek de kolay olmaz diye düşünüyorum. Sabri Bey bu alanda kalem oynatanların yayınlarından yararlanarak bugünümüze armağan olarak veriyor.

İkimiz de Hakimiyeti Milliye İlkokulu’ndan mezunuz. Bugün okulumuzun İl Millî Eğitim Müdürlüğü binası olarak hizmet vermesinden dolayı üzüntülüyüz.

1930’lu yılları anlatması için abime sözü veriyorum. Buyurunuz.

Hasan SAKAOĞLU: 1931 yılında rahmetlik Hafız Dayım [Mehmet Köseoğlu]  beni okula kaydetti. Benim adım Hasan, daha soyadlar yok,,, Soyadım yok. Rahmetlik Hafız Dayım adımı Tahsin diye yazdırmış. Rahmetlik olan arkadaşlarım ve bugün hayatta olan arkadaşlarım bile beni Tahsin diye bilir. O sene ben sınıfta kaldım. İkinci sene hocamız askere gitti, başka bir hoca geldi. O seneyi firesiz bir şekilde bitirdim.

Üçüncü sene Cumhuriyet’in 10. yılına denk geliyordu. O yılı çok güzel coşkulu bir şekilde kutladık. Halk olarak da çok güzel şekilde kutlandı. Çok canlı oldu. Üçüncü sınıfta ben yeniden tökezledim. Tökezledikten sonra Akif Paşa Okulu’na aşırdılar. İki seneyi orada okudum. Rahmetli Hocam Ahmet Nafiz Bey vardı. İlk sene onda okudum. Akif Paşa’ya devam ederken okulumuzun karşısında bir Hasan usta vardı, tornacı. Bir de helvacı vardı, yarısı helva yarısı gazozcu idi. Bir Hasan Usta da sokağın içinde vardı. Biri tornacı, biri de tamirci idi. Bir gün rahmetlik hocam dedi ki, “Tahsin oğlum, git de gazetemi al gel” dedi. Kırmızı Kütüphane’den gazeteyi alıp gelirken okulun köşesinde gazeteye bir baktım sene 1936… Gazetede kocaman bir başlık, “1940 Dünya Harbi” diye yazıyor. Ben orada dura- kalmışım çocuk halimle. Bir süre durduktan sora gazeteyi hocama verdim. Artık saymaya başladık.  1937,  üç sene kaldı; 1938, iki sene kaldı diye ve sonunda 1939’da  İkinci Dünya Harbi patladı.

Akif Paşa’da dördüncü sınıf vardı, beşinci sınıf yoktu. Beşinci sınıfa geçtiğimiz için Necatibey  İlkokulu’na gönderildik. Necati Bey’de bir sene daha okuduk. Rahmetli hocamız çok değerli bir insandı. Okul bittikten sonra ben okumaya biraz yan basmaya, ağırdan almaya başladım. Komşumuz Süleyman Amca beni Sanat Okulu’na götürdü. Fahri Bey’e benim kaydımı yaptıracaktı ama o yerinde yokmuş. O şekilde kaydımızı yaptıramadık. Ondan sonra da kunduracılığa başladım.

Saim SAKAOĞLU: Burada bir ara verelim. Ağabeyimin İstanbul’da çıraklık ve kalfalık dönemleri falan var ama biraz konuyu değiştirelim istiyorum. Bugün bizim biraz değineceğimiz tarihler en son 1955 yılı olacak. Yani 60 yıl öncesinde noktayı koyacağız. Ağabeyim bize bazen anlatırdı bir belediye başkanı vardı, şehrin intizamı için şöyle çalışırdı falan diye. Şimdi acaba o belediye başkanı kimdi, görevlileri nasıl kontrol ederdi? Onunla ilgili olarak bize belediye hizmetlerinden söz edecek.

Hasan SAKAOĞLU: Rahmetli belediye başkanı Rüştü [Özal] Bey çok ciddi, iyi, dürüst bir insandı. Kendisi yüzeysel değil, gönülden çalışırdı. Eski belediye binası Alâeddin’in köşesinde, bugünkü İş Bankası’nın olduğu yerde idi,  yıkılan binada… Bir gün Hükümetin oradan dönmüş, geliyor. Önünde de iki tane belediyenin zabıta memuru var. Odasına çıkınca arkadaşları çağırıp demiş ki, “Buraya gelene kadar bizi alakadar eden, müdahale etmemiz gereken sekiz on olay vardı, ama siz bunların hiç birine müdahale etmediniz!” demiş. 

Rahmetli gündüz çalıştığı gibi gece de çalışırdı. Belediyeyi alakadar eden konularla bizzat kendisi ilgilenirdi.

Saim SAKAOĞLU: Ağabeyimin söz ettiği kişi Rüştü Özal, 1950 yılında belediye başkanı seçilmiş, daha sonraki dönemlerde milletvekili olup yanılmıyorsam İmar ve İskân Bakanlığı’na kadar gelmişti. Şimdi size ağabeyim ile benim ortak noktalarımızdan birini anlatmaya çalışacağız. Ben ona soru soracağım.

“Ağabey,  bazı pazar günleri beni de yanına alırdın, Çaybaşı’ndan çıkardık, gide gide İdman Yurdu’nun maçını seyretmek için bugünkü İmam Hatip Okulu’nun bahçesindeki stadyuma varırdık. Bir de o günlerden anlatalım da spora meraklı gençler de o günkü Konya’yı bilsinler.”  

 Hasan SAKAOĞLU: O dönemlerde daha stadyum yapılmamıştı. Soğuk bir gün yine bir maça gittik. O günlerde Saim biraz rahatsızlanmıştı dedim ki, “Saim,  dışarıya çıkma,  kendini muhafaza et,  seni pazar günü maça götüreceğim.” Ve pazar günü de maça gittik. İdman Yurdu ile Gençler Birliği’nin maçı var. Maç başladı ve bitti ama biz de bittik. Çünkü, Gençler Birliği maçta 5-1 galip geldi. Rahmetli Lami Yaşar vardı, kendisi dört gol atmıştı. O maçı öyle bitirdik ama tabii maçtan sonra Arif Hoca [Yandan Arif, Galata Saray’da da oynamıştı] başa geldi ve ondan sonra İdman Yurdu büyük işler yaptı.

Saim SAKAOĞLU: Ağabeyim “Bittik” derken İdman Yurdu taraftarı olduğu için “Bittik” diyor. Beş  gol yiyor. Üstelik o zaman hattirck denilen 3 gol atma da yok, Olsa bile İdman Yurdu’nun yediği gollerin dördünü bir kişi atıyor, bu çok önemli. O zaman tribün yoktu, tahtadan oturaklar vardı. Ayakta duranlar, orada durup havadan bakanlar vardı. Ben hayal meyal hatırlıyorum, 5-1’i hatırlayamıyorum ama yenildiğimizi hatırlıyorum. Ben de İdman Yurtluydum o tarihlerde. Şimdi hepimiz Konyasporluyuz. Günümüzde emekliye ayrılmış olan stadyum daha sonra yapıldı. Bugün şeref tribünün olduğu yerler tahta tribünlerdi. Ben o günleri hatırlarım. İdman Yurdu’nda atletizme çalışırken oraların yapıldığı tarihleri de gayet güzel hatırlıyorum.

Ağabeyime bir de Konya’nın sinemalarını soralım. Bugün Konya’da sinema bambaşka bir havaya büründü. Bir yere gidiyorsunuz, altı sinema birden; bir yere gidiyorsunuz beş sinema birden. O zaman mekik dokurdu gençler, “Şuna mı gidelim, buna mı gidelim.” diye. Eski sinemalardan hatırladıklarınızdan bahsedelim biraz ağabeyciğim. Arap filmlerini, Türk filmlerini dinleyelim.

Hasan SAKAOĞLU: Konya’da 1933, 35, 38 senelerinde Belediye Sineması vardı. Belediye Sineması’nın yanında bir de Orduevi’ne bitişik Askerî Sinema vardı. Askerî sinema ara sıra çalışırdı ama biz birinci  veya ikinci sınıfta iken hocamız bizi toplu şekilde götürmüştü oraya. 1949 senesinde falan daha çalışıyordu. 1938 senesinde Ceylani Bey Yeni Sinema’yı yaptı. Yeni Sinema’dan sonra, Şahin Sineması yapıldı. 1938, 39 falan harp senelerinde sinemalarda Amerikan filmleri ve Arap filmleri oynuyordu. O dönemde bizim Türk filmleri pek tutulmuyordu. Açıkçası bizde akıllı, uslu filmler yapamıyorduk. Araplar gerçekten iyi filmler yapıyordu. Mesela bir Arap filmi geliyordu 10, 15 gün sinemada bilet bulamıyorduk. Ama tabii iki tane sinema vardı. Sonra bir tarih Naim Bey çalıştırıyordu Belediye Sineması’nı, öbür tarafta Yeni Sinema’yı Ceylani Bey çalıştırıyordu. Birbirlerine rakip filmleri getiriyorlardı. Mesela bir tarih biri “Aşkın Gözyaşları”nı getirdi, biri de “Leyla ile Mecnun”u getirdi. O zaman hangisine gidersen git.

Saim SAKAOĞLU: Efendim, bizim mahallenin yetiştirdiği Yusuf Yöreli isimli bir güreşçi var. O hafta cumartesi günü düzenlenen Türkiye Gençler Güreş Şampiyonası Konya’da yapılacak. Ağabeyim de güreşe çok meraklı, hiç kaçırmazdı. O, kurulan Güreş İhtisas Kulübü’nün de üyelerindendi. İstanbul’a ara sıra maçlara da giderdi. Bu arada bizim ünlü güreşçimiz Yusuf Yöreli’ den bahsedelim ağabey...

Hasan SAKAOĞLU: Hem ağabeyimiz hem de arkadaşımızdı rahmetli Yusuf Yöreli…. Güreşe, spora âşık bir insandı. 1950-51 senelerinde o zaman geceleri tenis kortlarında antrenman yapılıyordu. Tenis kortu bir gün açılmamış, arkadaşlarla gece vakti paldır küldür Valiliğe gittik. Vali bey bizi kabul etti, bir de ikramda bulundu. Şu anda ismi aklıma gelmiyor,  öldü ise Allah rahmet eylesin.

Bir sene sonra Türkiye birincilikleri İstanbul’da yapılıyor. Rahmetli, ilk güreşe çıktı çok durgun bir halde… İmkânım olsa minderden çekip alacağım. O zamanlar güreşler 15 dakika… 13. dakikadan sonra rahmetlik kendine geldi ama karşıdaki güreşçi de tecrübeli birisi… Yöreli yatırıyor, o kaçırıyor.  O şekilde adam yakayı sıyırdı,  galibiyeti sağladı ama rahmetliye karşısındaki güreşçi, “Senin kafanda bir şey var,  sen böyle değildin.” diyor ve rahmetlinin kafasına dank ediyor. Ondan sonraki maçlarda rahmetli dört galibiyet sağladı. Bana,  “Hasan,  şu maçlar bitse de iyi bir yemek yiyip sağlığıma kavuşsam.” derdi.

[Yöreli daha sonraki dört maçının ikisini tuşla, ikisini de sayı ile kazanır. Ancak öbür illerin oyunbaz yöneticileri tuzak kurarlar. Yöreli’nin mağlubiyetinden üç ve iki sayı galibiyetinden de birerden iki kötü puanı vardı. Aslında beş kötü puanı olanlar eleniyor. Yöreli’ye de “Elendin” derler. O da gidip bir güzel karnını doyurur. Bu arada Konya ekibinin sorumlusu hiç oralı değildir. Takip etse idi kurulan tuzağı yakalayacaktı. Ertesi sabah kilolarında son üçe kalanlar anons edilir. Yöreli de kilosunda çağrılır ve tartıya davet edilir. Oysa o yemek yemiş, su içmiş. Belki de kilo almıştır. Meğer Yöreli beş kötü puana karşılık kilosunda üçüncü kişidir.  Başka güreşçi yoktur ve o da kural gereği ilk üçe girecek derecesini alacaktır. Başlarındaki sorulu kişi F.N. hiç oralı olmaz ve güreşçimiz de dereceye girme fırsatını kaçırır. Ağabeyim bu olayı anlatır, anlattıktan sonra da yöneticimizi ayıplar.]

Saim SAKAOĞLU: Akşamları Zafer’den geçerken oradaki insan selini hepimiz görüyoruz. Ağabey, sen bize hatırlayabildiğin en eski Zafer’in durumunu bir anlatıver bakalım.

 Hasan SAKAOĞLU: Zafer’de şimdiki Kibrit’in olduğu eski apartman hali ile onun altında bir bakkal dükkanı vardı İsmail Ağa isminde bir kişi çalıştırırdı. Zafer Sineması’nın olduğu yerde de rahmetli İsmail Ağabey’in evi vardı. Evinin olduğu boş kısma iki tane dükkan yaptırdı. Birini pastacı Celil Bayar, bir tanesi de İsmail Usluer diye bizim bir akrabamız çalıştırıyordu. Zafer’de o dönem bunlardan başka hiçbir şey yoktu. Daha önce Arapoğlu Makası’ndan girerdik yola, ilk zamanlarda yol sağda idi, sonra soldaki geniş cadde açıldı.  

Pastacı Ahmet Amca vardı. Ondan sonra 1939 senesinde Hotamışlı Mehmet Efendi alt tarafta bir dükkan üstte iki daire toplam dört dairelik bir yer yaptırdı.

Konya’da yapılan ilk apartman Hayat Apartmanı’dır. 1939 yılında yapıldı. Ceylani Bey’in sineması da 1938’de açıldı. 1939 senesinde de Mehmet Efendi o apartmanı yaptırdı. Biz de o apartmanın karşısında bir atölyede çalışıyorduk. Ara sıra boş zamanlarımızda o civarlarda dolaşırdık. Oğlu Ahmet vardı rahmetlik, o da bizim arkadaşımızdı. Karşıda bakkal dükkanı, onun yanında da bir ekmek fırın vardı. Evler bittikten sonra birine bir savcı, diğerine de Yarbay oturdu. Savcı bey çok yiğit babacan bir kişi idi. Öğlen yemeğe gelir, fırından ekmeği alır, geçerdi. Onun taşımasından dolayı biz ekmeğe imrenirdik. Biz de alırdı, yerdik ekmeği. Arapoğlu Makası bu şekilde idi. Ondan sonra biraz ilerimizde Millî Eğitim Müdürlüğü’nün olduğu yer Askeri Hastane idi. İlerisinde de Göz Hastanesi vardı.

Saim SAKAOĞLU: Bende ağabeyime burada bir iki katkıda bulunayım. Askerî Hastane dediği yer daha sonraki yıllarda Askerlik Şubesi oldu. Ben yedek subay okuluna gitmeden önce orada ilk muayenemi olmuştum. Boyumuzu, kilomuzu vb. ilk defa orada muayenemizi girmeden önce yaptırmıştım. Orası sonra Milli Eğitim Bakanlığı’nın birtakım birimleri oldu, şimdi Meram Milli Eğitim Müdürlüğü olarak hizmet veriyor. Bahsettiği Arapoğlu Makası denilen yerde 1980’den sonra ANAP (Anavatan Partisı)’ın il teşkilat binası olmuştur. Üç kat şeklinde bir apartman. Ama ağabeyim epeyden beri Zafer Alanı’ndan geçmiyor.  Koluna girip oralara götürsek, “Burası Beyoğlu mu,  Kızılay mı, İzmir’in Konak’ı mı,  neresi? diye” sorar. Niye? Ayak ayak üstüne öyle kalabalık bir yer? Vakti ile üç veya dört otobüs hattı vardı. 1. Meram 2. Hastane - İstasyon seferi 3. Uluırmak ve o zamanda otobüsler Lise’nin önünden gider ve Lise’nin önünden gelirdi. Şato Form’un trafiği belediye otobüslerine açık değildi. Belediye otobüsleri Alâeddin’e doğru geldikten sonra İnce Minare’nin oradan dolanmazlar, tepedeki yıkılan Orduevi’nin önünden dimdirek giderlerdi. Gidiş, geliş aynı istikamette idi. Bugün öyle olması mümkün mü? Akşam saatlerinde bakınız, zaten yolun bir şeridini arabalar işgal etmişler, geri kalan sağ tarafta tramvay hattına ayrıldı ve yol daraldı, onun için otobüslerin  mutlaka dolaşması lazımdı.

“Ağabey,   bir de bize şu Meram’ı anlat.”

Hasan SAKAOĞLU: Ben Akif Paşa İlkokulu’na giderken Konya’da dört taksi vardı,  bir de Lami Bey’in taksisi vardı;  toplam Konya’da baş tane taksi vardı. Altıncısı yoktu, otobüs yoktu. Daha öncelerinde ise kağnılar vardı. Mesela At Pazarı’nı veya Tellal Pazarı”nı kimse bilmez. Madem söz Tellal Pazarı’ndan açıldı, anlatayım.

Saim SAKAOĞLU: Tellal Pazarı’ndan esnaf arkadaşlar var burada, sen bize Tellal Pazarı’nın hikayesini bir anlat. Ne zaman açıldı, ne zaman nereye taşındı, ne zaman tekrar yerine geldi? Birkaç cümle ile seni dinliyoruz.

Hasan SAKAOĞLU: Tellal Pazarı ilk önce Sultan Selim Camii’nin önünde imiş. Sonra Kunduracılar içine gelmiş. Daha sonra da şimdiki yerine [Aziziye Camii yakınındaki yerine] gelmiş. Buraya geldiğinde dükkan adedi az olduğu için 17 tane baraka ilave etmişler. İlk zamanlarda yarı resmî durumda idi. Sekiz on tellal vardı. Her tellal satacağı malı kendisi alır ve bulurdu. Bulduğu malı satarsa götürür, rüsum memuruna yazdırır,  yüz para alırlardı. Yarısı belediyenin yarısı Tellal Pazarı’nın olurdu. Bu işi resmîleştirdiler ve tek tellala bindirdiler.

Sık sık elektrik kesildiği için salonda müzayede zor yapılıyordu. Herkes çürük mü, iyi mi nasıl mal satıldığını bilecekti. Bir müddet sonra dükkanın birini, daha sonra birini daha verdiler. Daha sonra dışarıya açık müzayede salonu yaptılar. Üstü kapalı kenarları açık şekilde... O zaman elektriğe ihtiyaç kalmamıştı,  her zaman mezat yapılabiliyordu. O zaman çok mal geliyordu ve çok da meraklısı vardı. Mesela 10 meraklısı varsa 50 seyircisi oluyordu. Bu durum 1962 yılına kadar bu şekilde devam etti. Oralarda en çok ev eşyaları, keçe, kilim, kepenek, kürk, bakır kaplar, kazanlar hep bunlar satılıyordu. Bunların arasında icradan gelenler de oluyordu ama biraz seyrek olurdu.

Saim SAKAOĞLU: Tellal Pazarı bir süreliğine oradan nereye gitti ve niye gitti?

Hasan SAKAOĞLU: Tellal Pazarı inşaata başlayınca esnaf geçici olarak Rahim’in Hanı’na taşındılar. Ondan sonra tekrar geldiler. 1962’ye kadar orada kaldılar. 1962’den sonra Eski Garaj’ın oraya yapılan Tellal Pazarı’na geçtiler. Bir süre sonra orası da yıkılınca Dedemoğlu Mahallesi’ne gitti. Oradan da gittikten sonra “Bir yere gitti.” dediler ama adı var kendi yok.

Saim SAKAOĞLU: Meram bağlarını bize anlatabilir misin? Hatta Meram’la şöyle bir olay anlatılır:

         Adamın birisi İstanbul’dan Konya’ya gelecek, komşusu da Konyalı...

 “Aman demiş, Konya’ya git de bizim Mevlana’yı, Alâeddin’i bir gör.” .

Neyse, adam beş altı gün Konya’yı gezmiş ve İstanbul’a dönmüş. Komşusu sormuş:

“Ahmet efendi,  Mevlâna’ya gittin mi?”

“Gittim,”

“Alâeddin’de çay içtin mi?”

“Evet…”

“Peki, Meram bağlarına gittin mi?”

“Yok, vallaha ona vaktim kalmadı, gidemedim.” demiş, Bizimki,

“Yörü len demiş, Meram’ı görmeden Konya’yı görmüş olunur mu?” deyivermiş.

 Çünkü Meram o zamanlar öyle imiş. Mevlevi çelebilerinin kaldığı evler varmış, Mevlâna’nın yaz aylarında orada kaldığına dair bilgiler var,

Ağabeyim bize 1955-1960 yıllarının Meram’ını bir anlatsın bakalım.

“Ağabey, o zamanlar Meram’a nasıl giderdiniz?”

Hasan SAKAOĞLU: Meram’a bisikletlerle giderdik. Oranın bir çay bahçesi vardı. Başka bir şey yoktu. Bir sene müstecir ile belediyenin arası açılmış,  araları açılınca belediye gelip suyunu, elektriğini kesiyor. Sonraki gün dükkânın kapısını mühürlüyor. Biz arkadaşlarla akşamları giderdik.  İki üç saat, sıcaktı ama kavak ağaçlarının esintisinden dolayı otururduk.

Bir gün yine dört arkadaş bisikletlerle yukarıya Tavus Baba’nın oraya çıktık, oturduk. Etrafta da hiç kimse yok Mevlut Ağabeyimiz vardı. O kanun da çalardı. Oraya da getirdi. Çalmaya başlayınca etraftan birçok kişi toplandı. Çoğu da tanıdığımız kişilerdi:

“Siz böyle işler de mi yapardınız keratalar…” dediler.

“Biz de şimdi bildik bu şekilde çaldığını.” dedik.

 Geçen sene Kovanağzı tarafında bir arkadaşın bahçesine iftara gittim. Oraları bilemedim 50, 60 sene geçmiş, her şey değişmiş. Çarşıya çıktığımda da oraların neresi olduğunu bilemiyorum. Sanki Konya’ya ilk defa gelmiş gibi hissediyorum kendimi.

Saim SAKAOĞLU: Ağabeyim şimdi size Hâkimiyeti Milliye İlkokulu’nun oradan çıkarak Çumra yoluna doğru götürecek. Bakalım hangi marketler ve alışveriş merkezlerine uğrayacak, onları bize anlatacak.

Hasan SAKAOĞLU: Geriye dönmemiz lazım. Benim okula kaydolduğum ilk sene Uluırmak Caddesi var, onun üzerinde bir bakkal dükkânı vardı, oradan yüz paralık kalem alırdık. Başka da orada hiç dükkan, bakkal yoktu.

Hakimiyet Okulu’nun olduğu sokağın köşesinde bir Ethem Ağabey’in hanı vardı, başka hiçbir yapı yoktu. Kıtlık, yokluk yılları… O bakkal dükkânı da sonra kapandı. Daha sonra Ethem’in Hanı, Rahim Ağa’nın Hanı yapıldı. Bakkal açıldı, o şekilde sonra çoğaldı. Çumra’ya kadar bir bakkal dışında başka hiçbir dükkan yoktu.

Saim SAKAOĞLU Bizim Çaybaşı’ndaki evimizin arkasında bir bahçemiz vardı. Orada da avar dediğimiz sebze yetiştirdiğimiz yerler ve meyve ağaçlarımız vardı.  Şimdi ise 12 katlı Mesnevi Konutları’nın yükseldiği o yerde, benim pek az hatırladığım o bahçede başka neler vardı? Ağabeyim bize bir de  bunları açıklayıversin.

Hasan SAKAOĞLU: Evimizin arka tarafının bir kısmı üzüm bağları idi. Bir kısmı ağaçlardan oluşurdu, sebzelerimiz vardı, iki buçuk elyas tulumbamız vardı, onunla sulardık bahçemizi. Hormonsuz şekilde o zamanın sebzelerini yetiştirirdik. Şimdi o zamanki üzümler, kayısılar yok. Rahmetli babam ağaçları aşılardı. Yedi sekiz çeşit üzümümüz vardı. Rahmetli Hacı Hasan dedem çok meraklı imiş, çok güzel çıbıklar (üzüm çubuğu) yetiştirirmiş, hatta Gazanfer’de 1933 yılında bağımız varmış. Bizim evin arkasında hem bağ hem de bahçe olunca oraya (Gazanfer’e)  göçemeyince Gazanfer’deki üzümler yüzde elli fire verirmiş (gelen geçenlerce yenilirmiş.). Bağın üzümü de meşhurmuş, Kimse yok, gelen giden de koparır yer gidermiş.  Koparsın helal olsun. O üzümlerden çok güzel pekmezler kaynatılırdı. Pekmeze kimse şeker katmazdı. Doğal hali ile çok lezzetli idi.

Günümüzde zeytininden, peynirine kadar hiç orijinal bir şey kalmadı. Artık her şey fenni oldu:  istersen ye; istersen yeme. Bundan dolayı sütte kokar, peynir de…

Saim SAKAOĞLU: Ağabey, Kayıklı Kahve hakkında bilgilerini alabilir miyiz?

Hasan SAKAOĞLU: Kayıklı Kahve kayık biçiminde yapılmış, ismini oradan alıyor. Kadınlar Pazarı’nın ön kısmının olduğu boşluk kısmında bulunuyordu. Akbank’ın olduğu dolmuşların geçtiği yerde idi. [Dolmuşların geçtiği yer, Larende Caddesi’nin başına, Ferah Çarşısı’nın önüne alındı,] Kayıklı Kahve’nin yan tarafında kuyucular vardı, kuyu kazarlardı. Rahmetli dedemin dükkanı karşıda idi. Kayıklı Kahve’nin altında meyhane vardı, kırtasiye dükkânı vardı, bir de bakkal vardı. Sonra üst katı doktorların muayenehaneleri oldu ve sonrasında da yıkıldı.

Saim SAKAOĞLU: Hâkimiyet’ten Çumra yoluna doğru giderken oradaki virajda bir ayna vardı. O ayna niye kondu, ne zamandan beri oradadır?

Hasan SAKAOĞLU: Hâkimiyet’ten gelenlerin çoğu sağa dönerdi. Pek azı Sarıyakup Camii’ne doğru giderdi. Ancak bu arada yol bitiyor, yüksek duvarlar karşınıza çıkıyordu. Orada sağa dönerken duvara çarpan motosikletliler kazaya yol açıyordu. Döndükten 50 metre kadar sonra çok keskin bir viraja gelirdiniz. Bir tarafta Uluırmak’tan gelenler, öbür tarafta Hakimiyet’ten gelenler… İşte bu araçlar birbirlerini görsün diye o köşeye kocamaz ve bazı özellikleri olan bir ayna yerleştirilmişti. Böylece gelenler birbirlerini görüyorlardı. O yol 60 yıl kadar önce düzlendi.  Hatta bu aynanı altında yuvarlık bir trafik işareti vardı. Üzerinde de, Çumra 50, Karaman 105 yazııydı. Mevlâna Müzesi’nin orada da bir ayna vardı, o aynada birçok canı kurtardı. Akçeşme’ye giden yolun virajı da tehlikeli idi. Haman yıkılıncaya kadar orada bir ayna vardı.

          Mesleğimiz kunduracılık idi.  Yedi ince işçi çalışırdı. Üçü Alâeddin Caddesi’nde, dördü de de Bedesten’in içinde idi. Babam beni mesleğe vereceğinde Mahmut Usta’nın [Sural] babası Tahir Usta’ya demiş ki, “Ben bunu yorgancılara mı versem yoksa kunduracılara mı versem?”, O da, “Yav Hafız demiş, ben bu yolda kaldım, 30 yıldır gidiyorum ama her sene bir ayakkabı giyiyorum” demiş. Ustamın yanına başladım ustam gerçekten çok kıymetli bir insan. Mahmur Usta hem güzel bir kalfa hem de güzel sesli makamşinas bir hafızdı.

Saim SAKAOĞLU: Ağabey, sizin zamanınızda kaç tane eczane vardı?

Hasan SAKAOIĞLU: Eczacı Zekeriya Balam vardı, Ali Rıza Bey vardı, İbrahim Sızma vardı, Mustafa Bey vardı. Beş veya altı tane eczane vardı. O zamanlar Sağlık Bakanlığı illerin nüfusuna göre eczane açma ruhsatı veriyordu.

Saim SAKAOĞLU: Benim zamanımda bu sayı yedi idi. Devam edelim. O dönemde kaç tane doktor vardı.?

Hasan SAKAOĞLU: Ömer Lütfi Bey vardı, Hayati Tülay Bey vardı, diş doktoru Tevfik Bey vardı. Uluırmaklı Mehmet Efendi vardı. Eskiden hastaları doktora bildirirler, doktor hastanın evine gelirdi. Doktor gittiği hastanın yolunun üzerinde eski hastalarından var ise onları ziyaret edermiş. Bir keresinde ben rahatsızlandım. Babam ile eniştem [Küçük halam Hatice’nin eşi Yusuf Özgüzar] beni doktora götürdüler. O, “Ben tedavi edeceğim” dedi; bana iğne yapıp eve gönderirdi.

Saim SAKAOĞLU: Ağabeyimin yaşı 92… Anlattıklarının bazıları bizler için neler neler ifade ediyor, bir bilseniz. Ben İstanbul’a gittiğimde nüfusu bir buçuk milyondu. Şimdi ise 14 milyon… Benim için de İstanbul öyle geliyor. Dün arkadaşlarımın top oynadıkları arsanın üzerinde bugün 50-60 katlı apartmanlar yükseliyor. Bir gün gelecek televizyondaki o dizide olduğu gibi biz Çumra ile birleşeceğiz. Sarayönü ile birleşmemiz biraz zor olur. Bugün bizi dinleyen gençler de yarın yetmiş, seksen, doksan yaşlarına geldiklerinde yaşadıklarını mutlaka anlatsınlar.

            Hasan SAKAOĞLU: O senelerde Konya’da yetmiş bin nüfusa göre dokuz helvacı vardı. Bugün iki milyona yakın nüfusta üç tane helvacı var. Çünkü İstanbul’dan Koska helvası geliyor. Konya’da ihracatta bulunanlar bile  vardır,  Gesaş firması var. Bir de artık insanlar helvayı eskisi gibi pek tüketmiyorlar. Helvayı yine ara sıra alıyoruz ama eski helvalar yok. Eskiden yediklerimizin hepsi natüreldi şimdi ise gdo’lu. En basitinden zeytini bile yiyemiyoruz. Eskiden salamura olurdu, altı sekiz ay dururdu,  onları yerdik. Şimdi ise kostik ile adam zeytin olduruyor. Konya’da hayvancılık var… Dolayısı ile süt, peynir, yoğurt olduğu için zeytine pek rağbet yoktu. Zeytin bir de o dönemde çok azdı ve pahalı idi, ama hakiki güzel zeytindi.

Saim SAKAOĞLU: Ağabeyim ve şahsım adına bu toplantıyı düzenleyen herkese ayrı ayrı teşekkür ediyoruz,  sağ olsunlar.

NOT: Bu konuşmanın şekillenmesi aşamasında Hasan Sakaoğlu,  12 Mayıs’ı 13 Mayıs’a bağlayan gece Konya’da vefat etmiş, aynı gün Hacıfettah Mezarlığı’nda büyüklerinin yanına defnedilmiştir.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.