TOPRAĞA DÜŞEN CEMRELERİMİZ…

Şubat ayı (Cemâziyel Evvel) cemrelerin önce havaya ve sonra suya düştüğü aydır.

Şubat’ta acaba kaç cemremiz toprağa düştü?..

 

***

Arapça bir kelime olan Cemre, kor anlamında ateş anlamına geliyormuş. Cemre aynı zamanda baharın da müjdecisi.

Tasavvufta “kor” ve “ateş” kavramlarının da mecazî anlamları vardır. Ateş, temizlenmeyi ve yeniden doğuşu temsil eder. Ateş aynı zamanda aşk kavramının yakıcılığıyla da yakından ilgilidir.

Velhasıl-ı kelâm Cemre, “Şubat ayı sonu ile mart ayı başında, önce havaya, sonra suya ve en sonra da toprağa düştüğüne inanılan ısıtıcı şey” demekmiş. Ayrıca, Mina’da Arafat'tan gelen hacıların attıkları taşlarla oluşan yığınlara da "cemre" adı veriliyormuş.

 

***

Ben bu yazımda, Konya’nın ve Konyalılar’ın gönlünü bir cemre gibi ısıtarak taht kuran ve şubat ayı içerisinde dâr-ı bekâya uğurladığımız üç güzel insandan bahsedeceğim.

Bu üç güzel insandan ilki olan Ali Ulvî Kurucu’yu 3 Şubat 2002’de, Hacı Veyiszâde Mustafa Sabri Efendi’yi 5 Şubat 1960’da, Hacı Mehmet Kurucu da 8 Şubat 1995’de vefat etmişlerdi. Mehmet Kurucu, Hacı Veyiszâde Mustafa Efendi’nin büyük oğludur. Küçük oğlu Veyis Efendi ise halen hayattadır.

 

Ali Ulvi Kurucu

Sakyatan köyünde 1922’de doğan Ali Ulvi Kurucu, Hacı Veyis Efendi’nin ikinci oğlu olan Hacı Veyiszâde İbrahim Efendi’nin oğludur. İlk tahsilini yarıda bırakarak babası ve amcası Hacıveyiszâde Mustafa Hoca Efendi’den hıfzını tamamlayarak 12 yaşında Kapu Camii’ne Başhafız olacak şekilde yetişiyor. Hayatının ilk 18 yılını Konya’da geçiren Ali Ulvî Kurucu, babası Hacı İbrahim Efendi’yle birlikte 1939’da Medine-i Münevvere’ye hicret eder. Medine-i Münevvere’de Hakk’ın rahmetine kavuşan Ali Ülvî Kurucu’nun kabri Cennetü’l-Bakî’dedir.
Hafız, şâir ve yazar olarak gönüllerde silinmez izler bırakan Ali Ulvi Kurucu’nun “Gümüş Tül ve Alevler” ve “Gecelerin Gündüzü” ile 4 ciltlik Gazeteci-Yazar M. Ertuğrul Düzdağ’ın kaleme aldığı “Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar” adlı eserleri var.

Ali Ulvî Kurucu daha henüz ilkokula başladı yıllarda Hacı Veyiszâde Mustafa Efendi, oğlu İbrahim Efendi’den soruyor; okulda ne veriyorlar diye. O da eğitim “Ali yat uyu, Fatma kalk” diye başlıyor deyince; “Torunum pınarın başında susuz kalacak” diyerek Ali Ulvî Kurucu’yla daha iyi yetişmesi için bizzat kendisi yakından ilgilenmeye başlıyor.

Babaannesinin arzusu ile adının “Ali” olarak konulduğunu ve “Ulvî” isminin de sonradan kendisinin eklediğini hatıralarında dile getiren Ali Kurucu, hatıratından şöyle anlatıyor bu olayı: “Konya’da bir züccaciye dükk’anı vardı: Ali Ulvi Mağazası… Onun levhasında bu kelimeyi görürdüm. On beş on altı yaşlarımdan itibaren ismimi Ali Ulvi diye yazmaya başladım. Daha sonra şiire merak sarınca, bu kelime mahlas gibi oldu.

Soyadımız Kurucu’yu, kanun çıkınca, Konya’da amcazadem almış. Biz de benimsedik. Önce “Korucu” olsun, (din korucusu” manasına demişler; ama bir başka aile daha onu almış. Bunun üzerine amcam, “Öyleyse Kurucu deyin müessis, tesis eden manasına olsun” demiş…”

Kendisini dünyaya getiren annesi Sâre’yi, küçük yaşta kaybettiği için hatırlamayan Ali Ulvî Kurucu, ikinci annesi Aliye Hanım için “Annemden sonra babam teyzemi almış. Beni asıl büyüten ikinci annem Aliye Hanım’dır. Kendisine anne derdim. Asıl annemi hatırlamıyorum. İkinci annem olan teyzeme minnet borçluyum. Bir buçuk yaşında öksüz kalmış nazlı bir çocuktum; beni hoş tuttu, kendi yavrusu gibi büyüttü. Bana bir öz anne iyi davranmıştır.” diyor.

 

Aruz veznini şiirlerinde çok iyi kullanan, Mehmet Âkif’ten çok etkilenen ve son derece seven Ali Ulvî Kurucu’ya bu sevgisinden dolayı Gazeteci-Yazar Ahmed Kabaklı; “Âkif-i Sanî” unvanını veriyor.

Ali Ulvî Kurucu’yu anlatmaya kaldığımız yerden inşaâllah devam ederiz.

 

***

Üstad Nuri Baş, “Nurlu Ufuklara” adlı eserinde, bir hayli uzun yazdığı şiirinde Ali Ulvi Kurucu için şu ifadeleri lâyık görüyor:

 

Ali Ulvî Kurucu Üstad’ıma

 

Dünyâ semâmızdan bir güneş, gurâba girdi,

Fakat, ölüm değil bu. O cân vuslata erdi.

 

Hak âşıkları ölmez, gönüllerde yaşarlar,

Cenâb-ı Hak onları, bu rütbeye erdirdi.

 

Umarım ki diridir, ALİ ULVÎ Üstâdım,

Zirâ mânen herkesi O, diriltmek isterdi.

 

Onun dâvâsı İslâm, sevdâsı hep gençlikti,

Mü’minlerin derdiydi, onun en büyük derdi.”

 

 

AZİZİM DİYOR Kİ…

“Bu devlet 4 esas üzerine ayakta durur. Hanedan-ı Osmanî, Hükûmet-i Türkiye, Vilâyet-i Harameyn, Payitaht-ı İstanbul.” (II. Abdülhamid)

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum