1. HABERLER

  2. KÜLTÜR-SANAT

  3. Türk edebiyatı soruşturması/12 ‘Öykünerek öykü yazılmaz!’
Türk edebiyatı soruşturması/12 ‘Öykünerek öykü yazılmaz!’

Türk edebiyatı soruşturması/12 ‘Öykünerek öykü yazılmaz!’

Şair, yazar ve eleştirmen Bünyamin Gürel; Türk edebiyatında öykü, şiir ve eleştiri üzerine sorularımıza cevap verdi

A+A-

1-Türk edebiyatında hikâye anlatma biçimi son dönemlerde bir hayli değişim/dönüşüm geçirdi. Sizce, bugünün öykücülüğü, mesaisini yeni arayışlarla mı, yoksa kendi klasiklerini oluşturma gayretiyle mi devam ettirecek?
 

Kendi klasik eserlerini yaratmak, zamanın kıskacındaki her yazarın arzusudur. Ancak bu sabırla belki de bir ömrü adayarak mümkündür. Maalesef çoğu zaman da yazarın ölümünden sonra.  Çünkü dünya klasik sayılabilecek eserleri geç keşfetmekle meşhurdur. Yığınla örnek sayabiliriz buna dair. Yaşarken eserleri klasik olarak nitelendirilebilecek talihli yazarlar da vardır kuşkusuz.

Türk öykücülüğü genel olarak bakıldığında üretken bir görünüm arz etmekte. Yeni arayışlar elbette her edebi tür için geçerli olduğu gibi öykü için de geçerlidir. Günümüz öykücüsü de yeni arayışlar içerisinde. Fakat günümüzde  sıkça rastladığım yanlış bir bakış açısına işaret etmek istiyorum: Öykü ve romanın Tanzimatla başladığı, dolayısıyla   Batı edebiyatına ait bir tür olduğu zannıdır kastettiğim...   öykü ve romanı Tanzimatla başlayan bir tür olarak görmek, Türk öykücülüğünü yanlış yerlere götürür.  Mesnevi ve Halk hikayeciliği geleneğinden beslenen  öykümüz zaten zengin olanaklara sahiptir. Bilinçaltında öyküyü Batı ile özdeşleştiren  bir öykücü, öyküye Batı’ya ait bir tür olduğu zannıyla baktıkça Batılı çağdaşları karşısındaki taklitçi görünümden hiçbir zaman  kurtulamayacaktır. Türk öykücüsü  Batı karşısındaki bu  gereksiz kompleksten kurtulmalıdır.

Günümüz öyküsünde beğenmediğim bir taraf da koyu bir karamsarlığın eserin ruhuna sindirilmiş olması. Bu durumun da Batılı yazarlara öykünmekle ilişkili olduğunu düşünüyorum.  Ama klasik eserler yazma arzusu duyan bir yazar şunu asla aklından çıkarmamalı:  Öykünerek öykü yazılmaz!

İçimizde olumlu, estetik duygu uyandırmayan tutku, coşku, sevinç  ve umut yoksunu öykülerin ne edebiyatımıza ne de okuyucuya bir faydası olmayacağı kanaatindeyim. Büyük klasik eserler, aşkın tutkunun,coşkunun,  umudun, sevincin, acının birlikte harmanlandığı;  insana, hayata dair bir önermesi, bakış açısı, felsefesi olan eserlerdir.

Modernizmin, Postmodernizmin etkisi altındaki günümüz öykü yazarı bu bilinçle hareket ederse klasik eserler üretme yolunda sağlam adımlar atabilir diye düşünüyorum.

Ancak şu husus da önemli: İnsanı/mızı anlatma iddiasındaki öykü yazarı bugünün insanının sevinçlerini, sorunlarını, umutlarını, çıkmazlarını, trajedisini anlamakta ve bunu anlatmakta ne kadar mahirdir? Benimsediği sanat anlayışı, bakış açısı ona kendi insanını sahici yönleriyle anlatma imkanı veriyor mu? Yaşadığı şehri , sokağı ne derece yansıtabiliyor eserine? Eklektik bir anlayışla öyküsünü inşa ederken seçimlerini, bakış açısını hangi  kıstaslar belirliyor? Kendi insanını ve onun değerlerini  ne kadar içselleştirmiştir günümüz öykü yazarı. İçimizden biri midir öykü yazarı; yoksa dış sesimiz midir bizim?

2-Yahya Kemal, “Sönmez seher-i haşre kadar şi’rkadim/Bir meşaledir, devredilir elden ele” demişti. Yirmi birinci yüzyılda meşalenin akıbeti sizce ne haldedir?

Şiir ulusal bir sanattır öncelikle. Evrensellik ise şiirin doğasında zaten mevcuttur. Kadim bir şiir geleneğimiz var. Hiç Şeyh Galib okumamış, Fuzuli’nin Nefi’nin beyitleri ile bağ kuramamış bir şair o meşaleyi taşıyamaz elbette.
Eski şiirin beslendiği kaynakları bilmeyen, ruh köklerine inemeyen  bir şair suni kavramlar icad ederek kendini oyalar.  Deneysel edebiyattan öteye gidemeyen zırvalarla kendini kandırır. Geleneğe eklemlenmeyen hiçbir eser geleceğe ulaşamaz.

Kadim şiirimiz biz farkında olsak da olmasak da yaşamaya devam ediyor ve edecektir de. Duyuş bakımından, zevk bakımından bizi beslemeye devam ediyor. Ses ve ritim düzeyinde bile modern şiirimizi etkilemeye devam ediyor.  Türk şiirinin her evresini bir zincirin halkaları olarak görmeliyiz.

İlhan Berk,  “Şairin Toprağı” adlı eserinde “akraba ozanlar” tabirini kullanır. Necati, Neşati  ve Şeyh Galib’in akrabalığından bahseder. Bu akrabalığa Ahmet Haşim’i de ekler. Haşimi ise “çağdaş şiirin babası”, “ İkinci  Yeni Şiiri’nin kozasını kuran ozan” olarak tanımlar.

Kadim şiirimiz en çok soyut olması açısından eleştirilir. Ancak şunu unutmayalım ki soyut bir şiir evreni inşa ederken somut dünyadan besleniriz.  Kadim şairlerimiz de böyle yapmıştır.  Onlar yaşamadıkları sanal ve sahte bir dünyayı değil yaşadıkları, nefes alıp verdikleri somut dünyadaki gördüklerini dokunduklarını deneyimlediklerini soyutlama yoluyla bize aktarmışlardır. Bu bakımdan aktarımları çok kıymetlidir. Çünkü gerçektir. Sanal değildir. Somutluğun ön plana çıktığı günümüz dünyası ise sanallıkla kuşatılmıştır. Somut verilerimiz bile sanal ve sahte bir dünyadan devşirilmektedir. Günümüz şairi eskiye dair ezberlerini sorgulamadıkça meşaleyi taşıyamaz.

Eski şiirimizden bize kalan sadece biçim işçiliği değil, ruhtur. Günümüz şairi o ruha yaklaştıkça bu köklü geleneğin bitimsiz kaynaklarından beslendikçe meşale elden ele daha parıltılı biçimde yanmaya devam edecektir. 

Şiir sanatına yıllarını vermiş biri olarak kadim şiirimizin ruh iklimini zevk etmiş biri olarak diyebilirim ki meşale ısı ve ışık yaymaya devam etmektedir.

Bizim şiiri yalnızca ölü ozanların işi olarak görmeyen canlı, hayattar bir edebiyat ortamına ihtiyacımız var. Bizim has şiir okuyucusuna ihtiyacımız var. Şiire peynir ekmek gibi ihtiyacımızın olduğu bir dünyaya gözlerimizi açtığımızda bu dünya şiirsel şölenlerin yaşandığı bir yer olacaktır.
Ancak şairler her değerin hızlıca tüketilip atıldığı böyle bir dünyada hemen tüketilemeyen sözler söylemeye çalıştıkça kuytularında daha çok vakit geçireceğe benziyor.
Vitrinlerde sloganlar kullanılmaya devam edilecektir. Bir meşhur ozanımızın bilmem kaçıncı kez yinelenen sözleri aynı sıkılmazlıkla sesini bilmem kaçıncı kez parlatan aktörlerce seslendirilecek ve yalnız dikkatli ve keşşaf ruhların görebildiği saklı inciler sandıklarda gizlice parıldamaya devam edecektir. Bu dünya böyle bir yerdir. Hep böyle değil midir?

3-“Edebiyat Eleştirisi” kavramından ne anlamalıyız? Yokluğundan bunca şikâyet edilen eleştiri, rüştünü nasıl ispat etmeli?

Edebiyat kartellerine, baronlarına, holdinglerine rağmen güzele güzel, çirkine çirkin diyerek.
Kimin söylediğine bakmaksızın. Çünkü eleştirmenin haklılığı ya da haksızlığına karşı en güzel cevabı zaman verecektir.
Gençliğimde Bedrettin Cömert’in “Eleştiriye Beş Kala” kitabını satır satır  okumuştum. Bir eleştirisinde Nazım’ın Kuvayı Milliye Destanı ile Hasan Hüseyin’in Ağlasun Ayşafağı şiirini kıyas ettiğini hatırlıyorum. Söyleyiş tekniği bakımından Nazım’ı kıyasıya eleştiriyordu ve bundan dolayı diğer eleştirmenlerden inanılmaz tepkiler almıştı.
Ben şuna inanıyorum: Kuramlar değişir, yöntemler değişir ama  nitelikli eserlerin güzelliği hiç değişmez. Eleştirmenliğin yıkıcı tarafları olabilir. Eleştirmenler de acımasızca eleştirilebilirler ancak son sözü söyleyen zaman olacaktır. Ama eleştirmenler namuslu olmalıdır. Zihnini, yüreğini berrak kılmalıdır. Kişiliğinden haz etmediği için ya da kişisel problemler yaşadığı için bir eseri hakkaniyetle değerlendirmekten uzaklaşıyorsa böyle bir eleştirmenin yazdıklarının hiçbir değeri yoktur. Bir de birtakım ünvanlara, elde ettiği mevzilere dayanarak oturduğu yerden müstekbir edayla yazara parmak salllayan yetenek yoksunu eleştirmenler var. Dikkat çekmeye çalışan. Böyle pirim elde edeceğini düşünen. Tekrar ediyorum: Bizim hakkaniyetli, namuslu eleştirmenlere ihtiyacımız var. Güzele güzel, çirkine çirkin diyebilen... 
Şunu da ilave edeyim ki yıkıcı eleştiri yola donanımsız çıkan yazar için geçerlidir ne yaptığını bilen donanımlı bir yazar için ise doğru yolda olduğunu pekiştiren bir işaret fişeğidir. Sevinç sebebidir. Böyle bir yazar Puşkin’in meşhur şiiri ile verecektir cevabını eleştirmene:

Ey şair! Kulak asma, sevgisine sen halkın

O canım methü sena, anlık gürültü, geçer;

Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın,

Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boşver.

 

Sen Çarsın; yalnız yaşa, yolunda yalnız yürü,

Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,

Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;

Hizmetine karşılık bir mükâfat bekleme.

 

Her şey sendedir, sende; büyük mahkeme sensin;

Eserine, elden çok, kıymet biçebilensin,

Söyle ey titiz şair, sen ondan memnun musun?

 

Memnunsan, kalabalık varsın küfretsin sana,

Tükürsün, ateşini yakan ulu mihraba,

Şamdanını, çocukça öfkeyle, sarsadursun.                                                   

                                                                                                                                     


 

HABERE YORUM KAT