1. YAZARLAR

  2. Serap Taştekin

  3. Cihan Harbi’nin 100. Yıldönümü
Serap Taştekin

Serap Taştekin

Yazarın Tüm Yazıları >

Cihan Harbi’nin 100. Yıldönümü

A+A-

Dünya güçlerinin kutuplaşması, silahlanma, bölgesel savaşlar, Müslümanlar arasındaki mezhep kavgaları ve hatta “hilafet” merakı, bana 100’üncü yılında I. Cihan Harbi’ni anımsatıyor. Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkabileceği normalce konuşulurken, I. Dünya Savaşı’nın kazananının olmadığını hiç unutmamak gerek. Daha yazıya başlamadan Oral Sander’in “Siyasi Tarihi”ni siyasi tarihten ziyade 1. Dünya Savaşı’nın sonuçlarını iktisadi, toplumsal, askeri yönleriyle, hatta kadınların toplumdaki rolü açısından bile ele aldığı için tavsiye edeyim.

İnsanlığın en tahripkar savaşlarından biri olan I. Dünya Savaşı’nın başlamasının 100. Yılı, çoğu tarihçi olmayan yazarların gayretiyle birkaç köşede hatırlandı. Savaşın başlaması herkesin bildiği gibi 28 Haziran 1914’te Franz Ferdinand’ın Saraybosna’yı ziyaretinde saldırıya uğramasının ardından  28 Temmuz 1914’te de Avusturya’nın Belgrad’ı bombalamasıyla başladı. Almanya’nın katıldığı 2 Ağustos’la, Osmanlı’nın da katıldığı bir ölçüde kabul edilse de Osmanlı Devleti’nin savaşa fiilen katılması 29 Ekim’i bulur.

Öğrencilerimle Cihan Harbi’ne girmemizle ilgili konuşurken onlara söz verdiğimde sözleşmiş gibi hepsi de “I. Dünya Savaşı’na Enver Paşa’nın Alman hayranlığı yüzünden girdik” derler. Sanırım bu konuda bir test sorusu var ve bu hapı öğrencilere “bilgi” görünümünde yutturmuşlar. 18-20 yaşlarına kendi tarihi ile ilgili eksik olması bir yana, yanlış bilgilerle gelen öğrencilere tarihi daha farklı bakış açısıyla, nesnel olarak öğretmeye çalışmak zor olsa da zevkli bir uğraştır. Hele belgelerle, çeşitli kaynaklarla, analitik düşünerek okumak, anlamak tarihin güzel yanlarıdır. Çünkü Türk gençleri aslında sanıldığı ve suçlandığı gibi “tarihine ilgisiz” değil. Sadece çoğunun okuma fırsatı, yanlış ve eksik öğrendiğinin farkına varamayacak kadar elinden alınmış.

 Tarih eğitiminin ne kadar önemli olduğuna hemen her yazıda olduğu gibi bir kez daha değindikten sonra gelelim I. Dünya Savaşı’na nasıl girdiğimiz, veya girdirildiğimiz, Almanya ile neden ittifak yaptığımız konusuna. Bu konuda yakın tarih olduğu, çok sağlam, şüphe götürmeyen kaynaklar, belgeler ortaya çıkarıldığı için Amerika’yı yeniden keşfetmeyeceğiz, malumun ilanını tekrar edeceğiz.

İTTİFAK ARAYIŞLARI

Öncelikle şu konu tartışmasızdır ki; Osmanlı Devleti sırf İttihatçıların, özellikle Enver Paşa’nın körü körüne Alman hayranlığı yüzünden Almanya ile ittifak yaparak I. Dünya Savaşı’na girmemiştir. Bir konuya sadece bir açıdan bakmanın mahsuru burada da geçerlidir. Osmanlı Devleti Almanya ile ittifak yapmıştır, çünkü kendisiyle ittifak yapacak başka ülke bulamamıştır. Bulamamıştır dediğimize göre aramış olmalıdır değil mi? Evet aramıştır, hem de kapı kapı. Şimdi koooskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun ittifak aramış olmasını kabul edemeyenler geçen hafta olduğu gibi “Aklınca Osmanlı’yı mı küçümsüyorsun. Sen Atatürk’e bak” diye yorumlara abanmasınlar boşa. Çünkü iki satır okuyan herkes bilir ki; ekonomik, askeri ve siyasi gücü zayıflayan her devlet gibi, Osmanlı  Devleti de doğal olarak denge siyaseti gütmüştür. (Tıpkı yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin II. Dünya Savaşı’na girmemek için yaptığı gibi) Bunun üzerine 1914 yılında Osmanlı Devleti’nin zayıfladığını da kabul etmiyorsanız daha söyleyecek bir şey yok, güzel kafa yapmışsınız, güle güle kullanın diyeceğim.

Osmanlı Devleti daha Trablusgarp Savaşı devam ederken boğazlardan gemi geçirmek isteyen Ruslar’a karşı İngiltere’ye başvurmuştu. Hatta Rusların Doğu vilayetleri ile ilgili baskı yaptığı dönemde yine İngiltere ile ittifak aranmıştı. Ruslar’a karşı ittifak arandı diye Osmanlı Devleti Ruslar’ı körü körüne karşısına almamıştı. Denge politikası gereği bu kez Dahiliye Nazırı Talat Bey, Rus Çarı II. Nikola ile 10 Mayıs 1914’te Livatya’da görüşmüş ama Ruslar ittifak talebini İngiltere ve Fransa’nın onayı olmadan adım atmayacaklarını söyleyerek kibarca reddetmişti. Osmanlı Devleti, bir çare olarak Fransa’yı da boş geçmeyip Cemal Paşa’yı bu işle görevlendirmiş, buradan da istediğini alamamıştır. Hüseyin Yalçın’ın 1943 basımı “Talat Paşa” eserindeki şu tespit dikkat çekicidir: “Hiçbir Avrupa devleti Osmanlı İmparatorluğu’nu kendisine müttefik diye kabul edemezdi. Çünkü onun yaşaması değil, parçalanması ve ortadan kalkması matlup idi:”

HIRİSTİYAN İÇİN, HIRİSTİYANA KARŞI HİLAFETİN GÜCÜ

Almanya’nın Osmanlı Devleti’nin kontrolünde bulunan topraklar, ayrıca Süveyş Kanalı, Boğazlar gibi stratejik noktalarda İngilizler ve Ruslar ile meselesi olmasa pek doğal ki; Almanya da ittifaka yanaşmayacaktı. Zaten çok ilginçtir; I. Dünya Savaşı’ndan önce ilan edilen Cihad-ı Mukaddes çağrısı da yine bir Alman aklıdır. Zira, Almanlar Osmanlı padişahının hilafet gücünden faydalanarak özellikle Arap topraklarında İngiliz nüfuzunu azaltmak için bu gücü kullandırtmakta beis görmemişlerdir. Bu, daha sonra Alman generallerin I. Dünya Savaşı sonrasındaki hatıralarına malzeme olacak, “Osmanlı Devleti öyle çaresiz kalmıştı ki, Batılı bir devlet olan biz Almanlar’la ittifak yapıp, diğer batılı devletlere karşı hilafetin gücünü kullanarak İslam dünyasını cihada çağıracak kadar çelişkiye düşmüşlerdir” diye bu tuhaf durumu artık açık edeceklerdir.

Diğer ittifak arayışları sonuç vermeyince ve 1 Ağustos’ta savaşa giren Almanya’nın çıkarları gerektirince; Türk-Alman ittifak Antlaşması, 2 Ağustos 1914 tarihinde imzalanmış, 27 Ağustos’ta da resmen yürürlüğe girmiştir. Bu anlaşmanın bizi getirdiği nokta hiç de iç açıcı değildir. Tarih yazıları uzadıkça okuyamadığını belirtenleri hatırlayarak, bu konuyu açmadan gelecek hafta sadece Türk-Alman ittifakı ile ilgili yazabilirim. Bu ittifaka farklı açılardan bakmak şarttır. Fakat Osmanlı Devleti’nin durumunun her halükarda iç açıcı olmadığı da açıktır. Nitekim I. Dünya Savaşı’na girdiğimizde İngiliz Daimler Vekili Sir Adam Block, İstanbul’dan ayrılırken şunları söylemişti: “Eğer Almanya kazanırsa siz de Alman kolonisi olacaksınız. Eğer İngiltere kazanırsa mahvoldunuz!”

Hatıraların yanı sıra, Vedat Eldem’in “Harp ve Mütareke Yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomisi” , Jehuda Wallah’ın “Bir Askeri Yardımın Anatomisi”İlber Ortaylı’nın “Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu”, Lothar Rathmann’ın “Alman Emperyalizminin Türkiye’ye girişi” bu konuda okunabilecek kitaplardan.

 

GAZİ MUSTAFA KEMAL FARKI

Görüldüğü gibi, Osmanlı Devleti savaşa katılmaktan başka çare olmadığını görmekte, İttihatçılar ise Osmanlı Devleti’nin öyle ya da böyle paylaşılacağı görüsüne teslim olmuşlardır. Böyle umutsuzca savaşa başlanıp tüm cepheler kaybedilirken, Çanakkale cephesinde umutları yeşerten Gazi Mustafa Kemal’i inkılaplarıyla hedef haline getirenler kabul etsin ki; işte Atatürk’ün farkını burada görüyoruz. Ne Sultan Mehmed Reşat, ne Vahdettin, ne Enver, ne Talat, ne Cemal Paşalar… Türk Milleti’ne bir kurtuluş mücadelesi vererek kazanacağı hususunda Mustafa Kemal Atatürk’ten başka ihtimal veren hiç olmamıştı. Zaten ümitsiz girilen I. Dünya Savaşı bir de kaybedildikten sonra Mondros’la teslim olmamızın sebebi, bu kendimize güvensizliğimiz ve çaresizliği kabul edişimizdir. Bir başka deyişle; Türk milletinin özgürlüğüne ne kadar düşkün olduğunu göz ardı etmek, unutmak, ona haksızlık etmektir…

alman.jpg

ALMAN

Savaşa büyük umutlarla giren Almanlar, feci bir bozgunla Versay yaptırımlarına maruz kalacaklarını bilemezlerdi. İngilizler ve Ruslar’la olan sömürge savaşında geri düşmemek için için Osmanlı’nın hanedan gücünden bile faydalanmayı akıl etseler de görünürde kazananlarla birlikte gerçek bir kaybeden oldular.

ferdinand.png

FERDİNAND

1. Dünya Savaşı’nın başlama nedeni olarak Avusturya-Macaristan veliahtı Ferdinand’ın Sırplar tarafından öldürülmesi gösterilir ama arşidük, Habsburg Hanedanı’nın onaylamadığı bir evlilik yaptığı için aslında hiçbir zaman tahta oturamayacaktı. Olaydan birkaç saat önce suikaste uğramasına aldırmayarak Saraybosna’yı ziyarette ısrar eden Ferdinand’la birlikte hanedanın kabul etmediği eşi Sophia ve doğmamış bebeği de ölmüştü.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT