Muhammet Yavaş
Ankara’yı çok özledim…
Ben Ankara’yı çok özledim…
Belki de insan bazı şehirleri sadece sokakları, binaları, meydanları için özlemiyor. Bir şehri asıl değerli kılan, orada yaşadıklarımız, biriktirdiğimiz hatıralar ve gönlümüzde bıraktığı izler oluyor.
Ankara’nın Kızılay’ı benim için bu yüzden çok değerli. Sadece Ankara olduğu için değil, orada yaşadıklarım unutulacak gibi olmadığı için…
Herkesin hayatında unutamayacağı, gönlünde ayrı bir lezzet bırakan güzel günleri vardır. Benim için o güzel hatıraların en başında Ramazan ayında gerçekleştirdiğimiz umre geliyor. O günlerin manevi huzurunu anlatmaya kelimeler yetmez. Allah inşallah bir kez daha nasip eder. Gönlümüzde öyle güzel bir lezzet kaldı ki… Allah isteyen herkese o güzel yolculuğu yaşamayı nasip etsin.
Sonra Ankara…
Ankara’nın o kendine has havası, sabahın serinliği, şehrin yüksek bir noktasından bakıldığında ayaklarınızın altında uzanan binaları ve yolları…
Bir sabah yüksek bir balkonda Ankara’ya karşı kahvaltı yapmıştım. Şehrin henüz tam anlamıyla uyanmadığı saatlerdi. Elimde çay, önümde kahvaltı ve karşımda Ankara…
Bazen insanın mutlu olması için çok büyük şeylere ihtiyacı olmadığını o anlarda anlıyor.
Daha sonra Kızılay’da, öğlene doğru, Ankara simidiyle yaptığım başka bir kahvaltı geliyor aklıma. Belki sıradan bir kahvaltıydı ama bugün düşündüğümde o anın kendisi bile kıymetli bir hatıraya dönüşmüş.
Çünkü bazı anların değerini yaşarken değil, üzerinden zaman geçtikten sonra anlıyoruz.
Ankara’nın sokaklarında yürümek de başkaydı.
Hele bir gazeteci gözüyle…
Kalabalığın içinde yürürken sadece insanları görmüyorsunuz. İnsanların telaşını, yüz ifadelerini, birbirleriyle kurdukları ilişkileri, şehrin ritmini izliyorsunuz. Bir köşede oturup etrafı gözlemlemek bile bazen bir haber kadar çok şey anlatıyor.
Kızılay’da yürürken bir yanda işe yetişmeye çalışan insanlar, diğer yanda arkadaşlarıyla buluşan gençler, elinde dosyasıyla bir yere yetişmeye çalışan memurlar…
Ankara biraz da bunların şehri.
Her insanın başka bir hikâyeyle geldiği, başka bir hikâyeyle yürüdüğü bir şehir.
Gazetecilik yaptığım için belki de Ankara’yı biraz daha farklı sevdim. Çünkü gazeteci için şehir, yalnızca bir şehir değildir. Sokaklar birer hikâye, meydanlar birer gözlem alanı, insanlar ise bazen yazılmayı bekleyen birer hayat hikâyesidir.
Ankara’da yürürken bunu daha fazla hissediyordum.
Bazen bir haber için gidilen yer, haberden daha fazla iz bırakıyor insanda.
Bazen bir röportaj için çıktığınız yol, yıllar sonra hatırladığınız güzel bir güne dönüşüyor.
Bazen de Kızılay’ın kalabalığında yürürken hiçbir şey yapmadan sadece şehri izlemek yetiyor.
Şimdi dönüp baktığımda Ankara’yı neden bu kadar özlediğimi daha iyi anlıyorum.
Ben aslında Ankara’nın kendisini değil, Ankara’da bıraktığım kendimi özlüyorum biraz da…
O balkondaki kahvaltıyı, Kızılay’daki simidi, sokaklarda amaçsızca yürümeyi, kalabalığı izlemeyi, yeni hikâyelerin peşinden koşmayı, bir gazeteci olarak şehri gözlemlemeyi…
Ve belki de en çok, o günlerdeki güzel duyguları…
İnsan büyüdükçe şehirlerin de değiştiğini sanıyor. Oysa çoğu zaman değişen şehirler değil, biz oluyoruz.
Ankara hâlâ orada.
Kızılay yine kalabalık…
Sokaklar yine insanlarla dolu…
Ankara simidi yine aynı kokuyu taşıyor belki.
Ama insanın gönlünde bıraktığı anlam, yaşadıklarına göre değişiyor.
Belki bir gün yeniden Ankara’da bir balkonda kahvaltı ederim.
Belki yine Kızılay’da yürür, bir Ankara simidi alır ve kalabalığın içinde kaybolurum.
Belki yine bir gazeteci gözüyle etrafı izler, aklıma yeni bir köşe yazısının ilk cümlesi gelir.
Kim bilir…
Ama şunu biliyorum:
Bazı şehirler insanın haritasında değil, gönlünde yer edinir.
Ankara da benim gönlümde öyle bir yerde…
Ve bugünlerde Ankara’yı gerçekten çok özledim.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.