Erol Sunat

Erol Sunat

Barışmak mı, barışacağız inşallah!

Barışmak mı, barışacağız inşallah!

Barış dalları birer ikişer değil, onar yirmişer kırılıyor. Barış yapmaya, barışmaya, anlaşmaya, bir araya gelmeye niyetimiz yok!

İnsan ne ederse kendine eder deniyor ya…

Gidişat oraya doğru…

İnsan bu kadar çok asık suratlı olabilmek için ne yapar?

Nasıl öfkeli olunur dersi mi alır?

Nasıl nefret dili kullanılır?

Nasıl somurtulur?

Nasıl ekşi bir suratla insanların huzuruna çıkılır?

Bu ve benzeri soruların talimini mi yapar?

Nerede yapılır bu talim?

Muhtemelen ayna karşısında!

Ya da ayna yerine geçen ve nasıl görünüyorum diye sorulan insanlar karşısında!

Gülümsemek mi? Henüz onunla tanışmadık, tanışmaya da ihtiyacımız yok!

Barışmak mı?

Kaçmıyor ya! Barışacağız elbette! Barışırız inşallah! Lakin hemen değil, şimdi değil!

Barışsever bir dünyada yaşamıyor muyuz?

Dünyamız savaştan önce, barışa inanan ülkelerden oluşmuyor mu?

Hem de öyle-böyle değil!

Kan gövdeyi götürse…

Ortalık kan gölüne dönse…

Yanı başında vahşet kol gezse…

Dünyamız barışseverlik nutukları çekmekten geri durdu mu?

Durmadı. Bizlerde aynı öyle yapıyor, yaşadığımız dünyayı örnek alıyoruz!

*****

Dünyamız barışsever olurda, Nobel barış ödülü bile dağıtır da bizler barış havarisi kesilemez miyiz?

Barışı tesis için barış güçlerimiz, barışçıl ülkelerimiz, dünyanın her ülkesinden kendini barışa adamış diplomatlarımız, kuruluşlarımız olmaz mı?

O halde nedir Barış?

Arada bir uçurulan beyaz güvercinlerdir!

Adı barış olan bir seremonidir!

Çocuklarımıza hemen birçok dilde konulan isimdir!

Üzerine şiirler, hikayeler, romanlar yazılan, diziler ve filmler yapılan bir kavramdır.

Her defasında dönülen söz, her defasında cayılan yemindir!

Göstermelik olarak uzatılan zeytin dalıdır!

Barış mı yalandır, barışmak mı?

Yoksa barış yapmak mı? Yoksa hepsi birden mi?

Barış, tam bir iyimserliktir belki de…

Olmayacak duaya amin demektir diye açıklayanlarda az değil!

Barış bazılarımıza göre, ben önce kendi içimde barış yaptım diyenlerin, kendi içinde barışın boğazını sıkıp ta geldiği garip bir masadır.

Benim yanımda barışın bir geçerliliği yoktur, iki dünya bir araya gelse ben barışmam diyen bir insan barışabilir mi?

Dünyamızda aynı bu örneğe benzer!

*****

Barışa zorlanan, zoraki barışlara imza atan, barışın sürekli pamuk ipliğine bağlı olduğu bir dünya bizimkisi…

Dünyada ne varsa benim diyor, kendini en üstün görenler…

Kendinin olan az geliyor, dünyada olanlar yetmiyor, gezegenlerde olanlarda benim olsun, hatta kainat benim etrafımda dönsün diyenler aç gözlüler, gözü doymayanlar çok!

Allah’tan ölüm var!

Başı dönenler, hırsından ve öfkesinden barış dallarını kıra-kıra yol aldığını düşünenler bir de bakıyorsunuz ki, hiç beklenmedik bir zamanda yoldan çekilmişler! Zamansız ölüm, beklenmedik ölüm, yapacağı çok şey vardı cümleleri söylenmiş her birinin ardından…

Ya yerlerine yeni birileri gelmiş ya da onun açmaya çalıştığı tahribat bir anda duruvermiş! İbret diye bir şey çıkmış ortaya. Dünya az biraz soluklanmış. Hitler ve Stalin sonrasında, dünya savaşları sonrasında olduğu gibi!

Yaralar sarılmış, barış şarkıları, barış mesajları doldurmuş her yeri. Sonrasında yine barışın boğazını sıkanlar türemiş dünyanın her köşesinde.

Çünkü; öfke kolay, kin kolay, nefret kolay, saldırmak, yıkmak, parçalamak en kolay!

Tamir etmek ise zor, yeniden yapmak zor, sökülenleri dikmek, yanlışları doğrultmak zor!

Zora talip olanları sevende yok, destek veren de, ardından giden yürüyen de!

*****

Barışa yürüyenlerin, barış için mücadele verenlerin yanında yer almayı istiyor muyuz? Bu soru geçiştirilen, cevap verilmeyen, lafa boğulan ve sürekli ötelenen bir soru!

Kavgasız yapamıyoruz, kavga etmeden duramıyoruz, kavgasız nefes dahi alamıyoruz!

Kafa göz yaracağız, kafamız gözümüz yarılacak! Rahatlayacağız!

Neden mi?

Çünkü barışı unuttuk! Barışmayı unuttuk! Kavgasız nasıl yaşanır bilmiyoruz!

Azarlanmadan, hakaret edilmeden, dövülüp-sövülmeden, kovulmadan, kolumuzdan tutulup yere çarpılmadan yaşanabilir mi, böyle bir hayat var mı bilmiyoruz! Tatlı söz, yumuşak söz, incitmeyen, kırmayan, art niyet taşımayan, içten, gönülden gelen söz duymayalı o kadar çok oldu ki…

Küfredenlerin, hakaret edenlerin ardında dura dura kendimizi ve kişiliğimizi kaybettik haberimiz yok!

Kavga edenleri artık ayırmıyoruz, seyrediyoruz, hatta taraf tutuyoruz, şu haklı bu haklı diyerek…

Barıştırmıyoruz, mutlu olanlarla, mutlulukla sıkıntılarımız, derdimiz var!

Kimse mutlu olsun istemiyoruz. Başı bozulsun, yuvası dağılsın, ayrılık yaşansın diyerek adeta yangına körükle gidiyoruz!

Çünkü laf çok, laf taşıma gani, dedikodu aramadığınız kadar, günlerce, aylarca konuşulacak malzeme milletin ayağına gelmiş.

Bu malzeme bolluğu, siyasette de, ticarette de, günlük yaşantımızda da oldukça bol…

Hele seçim arifelerinde!

*****

Barışmak mı?

Barışacağız inşallah!

Alt tarafı bir araya gelinecek, el sıkışılacak, gülümsenecek, karelerde çok güzel çıkmışlar denilecek!

Ne dersiniz barışılır mı?

Barışılır tabi de, balık kavağa çıkınca!

Hz. Mevlânâ, “Öfke rüzgâr gibidir, bir süre sonra diner; ama birçok dal kırılmıştır bile.” diyor. Biz değil dalları kırmak asırlık ağaçları kökünden söküp atıyoruz.

Hırsımızın önünde durana tahammülümüz yok! Hele barışa hiç!

“Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi / Elin yüzün yumaz değil” diyen Yunus’a kulak verildiğini görebilecek miyiz?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Erol Sunat Arşivi
SON YAZILAR