Erol Sunat

Erol Sunat

BİZİM PİRİNÇLERİN TAŞI AYIKLA AYIKLA BİTMEZ!

BİZİM PİRİNÇLERİN TAŞI AYIKLA AYIKLA BİTMEZ!

Bizim dostluğumuz, bizim ortaklığımız, bizim arkadaşlığımız pazara kadar değil, mezara kadar diye ne iddialı, ne yeminli-şartlı laflar dinledik bugüne kadar, bir bilseniz…

İster bir arada çalışma olsun, ister ortak bir iş yapılsın, ister bir şeye ortak, ister aynı fikirlere, aynı görüşlere sahip olunsun.

O yakınlığı, o dostluğu, o arkadaşlığı, aynı görüşleri oluşturan, meydana getiren nedenler ortadan kalktığı andan itibaren herkesin kendi yoluna gittiği bir dünya çıkıyor insanların karşısına.

Rahmetli Aşık Veysel’in, “Dost, dost diye nicesine sarıldım / Benim sadık yârim kara topraktır/  Beyhude dolaştım, boşa yoruldum / Benim sadık yârim kara topraktır” dizeleri geliyor insanın aklına.

Eski dost, eski arkadaş insana hasım da olmaz, düşman da denmiş.

Doğrudur, doğru olmasına da, bu dönemde, bu devirde yoğurdu üfleyerek yemekte yarar var, diyenleri dinlemek lazım!

Eski günlerin hatırı,

Dostluğun hatırı,

İnsanların birbirinin elinden tutmasının hatırı,

Dar gününde imdadına koşmasının hatırı,

Bambaşka demişler demesine de,

İçinde bulunduğumuz günlerde,

“Hatır dediğinde bir yere kadar” denilip, ondan ötesine geçmiyor!

Günümüzde vazgeçmek, sudan sebeplerle caymak, adamı yarı yolda bırakmak, aynı yolda yürürken yol arkadaşlığımız buraya kadar dahi demeden, başka yol arkadaşlarıyla yola devam etmek bu dönemin modası!

Ondan sonra, kolaysa ayıklayın pirincin taşını…

İşte bu sebeptendir ki, bizim pirinçlerin taşı ayıkla ayıkla bitmez! Sakın bazılarımız, pirinçlerin içine gelip-geçerken çaktırmadan birer avuç taş atmaktan kendini alamıyor olmasınlar!

 

VEFAYI SİLİP ATMA, KİMSEYE HAYIR GETİRMEDİ!

Şimdi diyeceksiniz ki… Günümüz ayrılıkları hem bir tuhaf, hem anlaşılmaz, hem de vefa denen, dostluk denen, onca yılın hatırı denen bir geçmişi silip atma adına bayağı bir anlaşılmaz.

Bunu diyenlerin dahi yaptıkları, savunduklarını söylediklerini doğrulamıyor.

Çünkü anında, bir çırpıda, önü-arkası düşünülmeden silinip atılıveriyor her şey…

Bu iş, bu kadar basit mi? Bu kadar kolay mı?

Kolay ki, selam, sabah kesilmiş, o güne kadar acı-tatlı her ne yaşanmışsa, üzerine kalın bir çizgi çizilmiş, sen yoluna, ben yoluna denmiş, iş bitmiş bir manzara…

Ve tabi ki, hatır-gönül diye bir şeyi de ara ki, bulasınız!

Yalandan öfkeler, ne kadar çok kızdı-köpürdü desinler diye kırıp-dökmeler, üstüne üstlük edepsizce sövmeler…

Sonrası fani dünyadan, öbür dünyaya gönderme yapılan tekerlemeler!

Ölüme-dirime gelmesin, salımdan tutmasın, kapımı çalmasın, onunla bu dünyada da, öbür dünyada da işim olmaz!

Benzeri, bir yığın geçeri olmayan, bir çuval dolusu boş laf!

Affetmek yok, alttan almak yok, yanılmış olamaz mıyım diye düşünmek yok, hoşgörü zaten yok,

Kalplerin yumuşaması yok,

Yakın çevrenin sen ne biçim konuşuyorsun kendine gel, diye ikazı yok!

 

NAZARLARA MI GELDİK BİLMEM!

Öfkenin doludizgin at sürdüğü meydanda, dilin insafı, merhameti yok, yangına körükle giden nefretin de vicdanı, bir yerlerde kayıp!

Ne oldu da ayrıldılar? Nazar mı değdi bunlara? Böyle güzel ortaklık, böyle sarsılmayan dostluk görmemiştik! Herkes onları örnek alıyordu, yazık oldu dediğimiz çok örnek var!

Ancak anlayamadığımız şu…

İnsanlar ortaklıklardan ayrılabilirler amma ayrılmalar sonrasında, ayrılan tarafların birbirlerinin kuyularını kazması anlaşılacak gibi değildir.

Bu ister özel sektörde, ister kamuda olsun hiç fark etmez!

Olan olmuş, ortaklıklar sona ermiş, giden gitmiş, olay bitmiş denmez.

Biz ne yazıktır ki, ayrıldığımız insanlara gittikleri yerde de rahatsızlık vermekten, huzurunu bozmaktan duyduğumuz hazlara vurgunuzdur.

Hırsımız geçmez, kinimiz sönmez, ben daha ona neler yapacağım diye atıp-tutmamız bitmez!

Atalar, düşmez kalkmaz bir Allah, gün gelir altın kapı, ağaç kapıya muhtaç olur, insanın yarın ne olacağı belli olmaz deseler de, insanları bağlayan bağlar gevşedikten, kopmaya yüz tuttuktan ve hele koptuktan sonra, olanlar olur.

İstisnalar hariç, akıllı-uslu ayrılamayız. Dostluklarımız baki kalsın, demek ki olmadı, birbirimize, dostluğumuza, arkadaşlığımıza,  zarar vermeden bu işi tadında bırakalım diyemeyiz.

Taraflardan biri, mutlaka, eski defterleri açar, eski yaraları kaşır, dünün küllenmiş, kapanmış meselelerini getirir masanın üzerine… Ayıkla pirincin taşını ondan sonra! Gel derler gelmez, barış derler barışmaz. Bırak artık konuştukça batıyorsun derler, inadından vazgeçmez!

 

BUGÜN DÜNYA YARIN AHİRET DEMEK, ZEVAHİRİ KURTARMIYOR!

Ortaklıktan ayrılmalar halinde, tarafların atıp-tutmaları, bu sataşmalar sırasında kantarın topuzun defalarca kaçırılması, saatin zembereğinden boşalması misali, sinirlerin boşalıp, meydan okumaların telefonları aşıp yüz yüze hale gelip, karakolluk olunması da rastlanmayan hadiseler değildir.

İnsanlar menfaatleri, çıkarları, istifade ettikleri konular bittiğinde bir daha birbirlerine selamünaleyküm dahi demiyorlarsa burada sizce de bir yanlışlık yok mu?

Her ne denirse densin, bu süreç, bu devran, bu yaşama biçimi anlamsızca ve manasızca devam ediyor. Merhametin, mazur görmenin, insafın olmadığı bu tür hasletleri kaybettiğimize iyiden iyiye inandığımız bir dönemin içindeyiz.

Bu ağır ağır dönen değişik bir girdap.

En büyük darbeyi, kardeşim gibidir, yıllardır dostumdur, çocukluktan beri en yakın arkadaşımdır dediklerinizden yemişseniz, birçok insana karşı güveninizi, itimadınızı ve hoşgörünüzü kaybedersiniz. İnsanlar bugün dünya, yarın ahiret deseler de, dillere pelesenk edilmiş bu ve benzer cümleler, zevahiri kurtarmıyor!

Ayrılmaları körükleyenler, dostlukların arasına nifak ve fitne sokanlar, insanların mutsuz olmasından ayrı bir haz duyanlar sağımızda, yolumuzda hatta yanı başımızdalar.

Bizlerin en büyük yanlışı, dost dediğim insan bana böyle bir şey demez, yapmaz, kendimden şüphe ederim, ondan etmem diyememesi, laf getireni, ara bozmaya geleni çık dışarı, senin niyetini anladım diye gönderememesi ve böyle insanlarla selamı-sabahı kesmemesidir!

Anlatılacakları merak etmek, kuşkularla savrulmak, neden ve niçin sorularıyla kavrulmak kadar yanlış bir şey yoksa da, laf getirenleri, laf taşıyanları, içten pazarlıklı olanları sonuna kadar dinleyip, başka bir şeyler duyarsan hemen gel diye kapıyı aralık bırakma yanlışımız en büyük handikabımız!

Sevgili okurlar!

Onu sil, bunu sil, ona küs, buna küs çare mi?  Sanki bizler dört dörtlük insanlar mıyız? Neden aynalara bakmaktan kaçınırız?  “Kusursuz dost arayan dostsuz kalır” diyen Hz. Mevlana’ya neden kulak vermeyiz, neden dinlemeyiz?

Çocukluğumuzdan bu yana, güven duyabileceğimiz, itimat edebileceğimiz, sırrımızı paylaşabileceğimiz kaç dostumuz, kaç arkadaşımız kaldı? 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Erol Sunat Arşivi
SON YAZILAR