Bir zamanlar sofralar sadece yemek yenilen yerler değildi. Sofralar; bereketti, muhabbetti, aileydi, paylaşmaktı. Aynı ekmeği bölüşmenin, aynı tencereden uzanan kaşıkların kardeşlik gibi bir anlamı vardı. Şimdi dönüp etrafımıza baktığımızda ise çok başka bir manzara görüyoruz.
Bugün sofralar büyüdü belki… Ama içindeki samimiyet küçüldü.
Eskiden bir evde yemek piştiğinde kokusu sokağa yayılırdı. Komşu komşuya “Bir tabak da sana gönderdim” derdi. Sabah kahvaltıları aceleye gelmez, tereyağının kokusu, taze ekmeğin sıcaklığı ve demlenen çayın buharı güne huzurla başlamanın işareti olurdu. Şimdi ise birçok evde kahvaltı ayakta yapılıyor, öğünler hızlı tüketiliyor, akşam yemekleri ise çoğu zaman bir ekran karşısında yeniyor.

Peki gerçekten besleniyor muyuz?
Yoksa yalnızca karnımızı mı doyuruyoruz?
Modern hayat bize hız kazandırdı ama beraberinde birçok şeyi de elimizden aldı. En önemlisi de yemek kültürümüzü… Çünkü artık çoğumuz ne yediğimizi değil, ne kadar hızlı yediğimizi düşünüyoruz. Dakikalar içinde hazırlanan yemekler, katkı maddeleriyle uzatılan raf ömürleri, rengini korusun diye içine ne olduğu bilinmeyen maddeler eklenen ürünler…
Bir şef olarak yıllardır mutfağın içindeyim. Binlerce ürün gördüm, yüzlerce farklı mutfakta çalıştım. Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki; insanın sağlığı önce tabağında başlar. Yediğimiz her lokma yalnızca midemizi değil, ruhumuzu, enerjimizi ve hatta düşünce biçimimizi bile etkiler.
Bugün neden bu kadar çabuk yoruluyoruz hiç düşündünüz mü? Neden çocuklarımız eskisi kadar doğal tatları sevmiyor? Neden domates domates gibi kokmuyor, ekmek eski ekmek tadını vermiyor?
Belki de mesele sadece yemek değildir.

Belki mesele; doğallıktan uzaklaşmamızdır.
Bir düşünün… Eskiden köylerde sabahın erken saatlerinde süt sağılır, yoğurt evde mayalanır, tandırda ekmek yapılırdı. Mevsiminde yetişen sebze yenir, israf ayıp sayılırdı. Şimdi ise dört mevsim her şeyi buluyoruz ama nedense hiçbir şeyin gerçek tadını alamıyoruz.
Üstelik sadece bedenimiz değil, ruhumuz da aç.
Aynı masada oturup birbirine bakmadan telefon ekranına gömülen insanlar olduk. Çocuklarımız yemek tariflerini annelerinden değil, reklamlarından öğrenmeye başladı. Sofralarımız kalabalık ama sohbetlerimiz eksik…
Ben bir şef olarak şuna inanıyorum:
Bir toplumun kültürü önce mutfağında yaşar.

Bir şehrin hikâyesi tenceresinde kaynar. Bir ailenin bağı sofrada güçlenir. Eğer sofralarımızı kaybedersek, aslında geçmişimizi de kaybetmeye başlarız.
Özellikle Anadolu mutfağı… Bizim mutfağımız sadece karın doyurmaz; hikâye anlatır. Bir tarhana çorbasında annenin emeği vardır. Bir bükmede sabır vardır. Bir düğün pilavında birlik vardır. Bir tandır ekmeğinde geçmişin izi vardır.
Ama bugün çocuklarımız birçok geleneksel lezzetin adını bile bilmiyor.
Bu bir eleştiri değil…
Bu bir hatırlatma.
Belki biraz yavaşlamamız gerekiyor. Belki yeniden mutfakta zaman geçirmeyi öğrenmeliyiz. Belki sofraya otururken sadece yemeği değil, birbirimizi de fark etmeliyiz.

Çünkü mesele sadece tok olmak değil…
Asıl mesele; doğru beslenmek, paylaşmak, birlikte olmak ve sofranın ruhunu yeniden hatırlamaktır.
Kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?
Tok muyuz, yoksa sadece doyuyor muyuz?
Sevgi ve lezzetle…

Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.