Muhammed İbrahim Hızır El Amedi
Görünmez zırh: Sadakat
Şehvet anında öyle bir ilahi veri vardır ki bu ancak nefsani arzuyu terk edip ilahi isteklere yönelen kişide oluşur. Bu mutluluk başka hiçbir şeyde bulunmaz. Efendimiz ﷺ şöyle buyurmuştur: "ابدله الله في قلبه يجد حلاوته الى يوم القيامة" (Allah, onun kalbine kıyamet gününe kadar tadacağı bir tat/halavet verir). Allah Azze ve Celle; kötülüğe, çirkinliğe, zulme ve harama razı olmayan kalbe öyle bir tat verir ki insan o tadı kıyamete dek başka hiçbir şeyde bulamaz.
Hz. Yusuf’taki iffete bakın. Kendisine böylesi imkânlar sağlamış birine (efendisine) karşı "Ben nasıl böyle bir zulüm yapabilirim?" der. Bu cevap, basitçe geçiştirilebilecek bir cevap olmadığı için Mevla bizlere bir değerin nasıl kazanılabileceğini, kölelikten Mısır’a nasıl başbakan olunabileceğini ve bunun da sadece dünyadaki bir "veri" (lütuf) olduğunu vurgular. Buradan ortaya şöyle bir kaide çıkar: Ne kadar isyan edersen o kadar zillete düşersin; emre ne kadar itaat edersen o kadar yücelirsin.
Züleyha tahtında uzanmış, kendini en güzel şekilde ona hazırlamış ve "Ben sana hazırlandım, gel," diyor; Hz. Yusuf ise asla! "Hayır," diyor. Kadın tahtından inip kendini arz ediyor, güzelliklerini ifşa ediyor. "Haydi bak, benim gibi birini bulamazsın," diyor; Hz. Yusuf asla kabul etmiyor, üstelik kafasını dahi çevirmiyor. Züleyha ayaklarına kapanıyor, ayaklarını öpüyor. Bakar mısınız; sabredenler nasıl yücelere çıkıyor, isyan edenler ise nasıl alçaklara düşüveriyor! Hz. Yusuf onu ayaklarıyla itip kaçıyor, kadın da kalkıp peşine düşüyor. Kapı kilidi, beklenmedik bir tarzda üst üste kilitlerle kapalıydı; Yusuf her kaçışında kapıyla uğraştı ama açamadı. "Hemmet bihî" (Kadın onu istedi, arzuladı); tüm çabalarına rağmen bunu kabul etmeyen Hz. Yusuf (a.s.) için ise "ve hemme bihâ" denmiştir. Buradaki "hemm" kelimesi iç sıkıntısı, onun adına kaygılanma manasındadır.
İbn Aşur der ki: "Kur'an-ı Kerim okurken 've lekad hemmet bihî' ayetine gelinince durak (vakıf) gerekir. Devamında ise 've hemme bihâ lev lâ en raâ burhâne rabbihî' diye devam edilmesi gerekir." Bu durumda, "Eğer Rabbinin burhanını görmeseydi onu talep edecekti," manası çıkar. İşte bu okuma, olayın boyutunu apayrı bir konuma getiriyor. O zaman Hz. Yusuf’ta kadına karşı içsel bir arzu gerçekleşmedi. Ondaki tüm sıkıntı, Züleyha’nın böyle bir durumda çok büyük bir sıkıntıya gireceği kaygısıydı. İşte Rabbin verisi, içindeki arzuyu dahi yok etti. Bu durumda Hz. Yusuf’tan ne zahiri ne de dahili bir arzu oluştu. Züleyha’da ise hem içten hem dıştan nefsani bir arzu vardı ve bu arzu onu zillete düşürdü.
وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَدِينَةِ امْرَأَتُ الْعَزِيزِ تُرَاوِدُ فَتَاهَا عَن نَّفْسِهِ ۖ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّا ۖ إِنَّا لَنَرَاهَا فِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ
"Şehirdeki bir kısım kadınlar: 'Azîz’in karısı, delikanlısının nefsinden murat almak istiyormuş. Sevgi, yüreğinin zarına işlemiş! Görüyoruz ki o, muhakkak apaçık bir sapıklık içindedir,' dediler." (Yusuf Suresi, 30. Ayet)
Buradaki bahis bir gençliktir; muhatap tıpkı bugünkü gençliktir. Öyle bir fitne ki istedikleri anda her türlü rezaletle baş başa kalabilen, nefsani arzularını rahatlıkla ulu orta dökebilen bir dönem... İnternet fitnesi ile insanlar birbirlerine rahatlıkla ulaşabilip hayasız bir isyana sevk ediliyorlar. İffetli bir gencin Rabbinden talebine bakın: "قَالَ رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ" (Dedi ki: Ey Rabbim! Onların beni davet ettiği şeydense benim için hapis daha sevimlidir). Bu ayet Yusuf (a.s.) üzerinden bize örnek göstererek nasıl olunması gerektiğini, nelerle ve nerelerde bulunulursa yücelinebileceğini ifade eder.
فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِّنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ ۖ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلَّهِ مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ (31) قَالَتْ فَذَٰلِكُنَّ الَّذِي لُمْتُنَّنِي فِيهِ ۖ وَلَقَدْ رَاوَدتُّهُ عَن نَّفْسِهِ فَاسْتَعْصَمَ ۖ وَلَئِن لَّمْ يَفْعَلْ مَا آمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُونًا مِّنَ الصَّاغِرِينَ (32)
Son imtihanına bakın: "Eğer dilediğimi yapmazsan hapse girersin." Arapçada "nun-u te'kid" vardır. Şöyle ki: Örneğin birine sabretmesi gerekiyorsa "ısbir" (sabret) deriz. Eğer daha vurgulu söylemek istersek "ısbiren" deriz; bu, hafif şeddeli nun-u te'kiddir fakat normal sabretmekten daha te'kidlidir (vurguludur). Eğer "ısbirenne" dersem, bu ağır şeddeli nun-u te'kiddir ve "mutlaka sabretmen gerekir" manasını verir.
Ayette Züleyha, "leyuscenenne" diyor; yani "onu kesinlikle ve mutlaka hapsederim" manası çıkar. Son kelimede ise "ve leyekûnen minessâğırîn" derken hafif nun ile telaffuz ederek "küçülenlerden ederim" demiştir. Burada aşırı bir küçültme/aşağılama vurgusu kullanmamasının nedeni Yusuf’u sevmesidir. Yani Yusuf’u tamamen gözden düşürüp rezil etmeye kıyamayacağını ifade ediyor.
"Eğer bu kadınların tuzağını benden uzak tutmazsan onlara meylederim ve ben muhakkak cahillerden olurum." (وإلا تصرف عنi كيدهن اصب إليهن واكن من الجاهلين - Yusuf Suresi, 34. Ayet)
Ne dersiniz, bugün zina yerine hapsi tercih edebilecek birini bulabilir miyiz? Hz. Yusuf’a bakın: "Rabbim! Bana hapis bu kadınların tekliflerinden daha sevimlidir. Rabbim! Eğer bu kadınların tuzaklarını başımdan defetmezsen onların içine düşerim." O, Rab Azze ve Celle’ye sığındı; çünkü asıl sığınak orasıdır. Hemen ardından cevap geldi: "فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّ ۚ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ" (Rabbi onun duasını kabul etti ve onların tuzaklarını ondan uzaklaştırdı. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir).
Efendimiz ﷺ her hutbesinde: "لا إيمان لمن لا أمانة له" (Emaneti olmayanın [güvenilir olmayanın] imanı yoktur) buyurdu. Bu cümleyi basite almayın.
Fabrikada çalışan işçisinden bazı eşyaları eve getirmesini isteyen ev sahibesi, gence çirkin bir teklifte bulunur. Genç, "Ben itimat edilen, emin biriyim; böyle bir şeyi asla yapmam," deyince kadın silah çıkarır: "Ya seni öldürürüm ya bağırırım ya da kocamı arar bana bu çirkinliği yapmak istediğini söylerim," der. Genç sadece cevap olarak "Allahu ekber" der ve kadının elinden silah düşüverir. Bu yaşanmış olayda, gencin içten Allah’a bağlılığı Mevla’nın yardımını getirdi ki ağzından "Allahu ekber" lafzı döküldü. Demek ki bir genç gerçekten sadık olursa, "Ben istemeyerek zina yaptım," sözü gerçekçi olmayacaktır. Rabbim sadık insanı mutlaka kollar.
Mevlana’nın bir kıssası var, aklımda kaldığı kadarıyla şöyle:
Hocanın biri sarığı ve cübbesi ile sarayın önünden geçerken, içeride alem yapan padişah onu görür. Sarhoş padişah, "Çağırın şu hoşsohbet adamı, biraz bize konuşsun," der. Hoca, zilleri tutuşarak (korku ve endişe içinde) saraya dalar; padişah çağırmış, durur mu? Salona giren hoca; çalgıları, oynayan kadınları ve içkileri görünce kızar. "Siz ne yaparsınız burada?" diye kükrer ama yüzüne yediği tokatla yerine oturur. Padişah, "Verin bir kadeh içsin," der. Hoca, "Haram!" der.
Padişah, "Bu bizi tanımadı galiba," deyince, tam yine tokat yiyecekken "Tamam, tamam," der ve içmeye başlar. Hoca anlattıkça padişah keyif alır. Bir ara hoca lavabo ihtiyacı duyar, yolda bir halayık (cariye) görünce ona musallat olur. Padişah geciken hoşsohbet misafirini merak edip aratır. Onu bu vaziyette yakalayınca önce boynunu vurmak ister, sonra vazgeçip halayıkla evlenmesi şartıyla serbest bırakır. Hoca, rezil ve düşük seviyeli bir kişi olarak tanınır. Mevlana kıssanın sonunda der ki: "Eğer o hoca özünde sadık olsaydı, Allah Azze ve Celle onu bu sarayın önünden geçirtmez ve onu böylesi bir belaya maruz bırakmazdı."
İbn Mes‘ûd (r.a.) der ki: "İnsanların en ferasetlisi üç kişidir: Birincisi, esir pazarında Hz. Yusuf (a.s.)’ın kıymetini bir bakışta anlamakla Mısır Azîzi’dir. Diğeri, koyunlarını bir kez sulamakla Hz. Musa (a.s.)’ın kadrini fark eden ve 'Babacığım! Onu ücretle tut!' diyen ve ileride onunla evlenmesi kendisine nasip olan Hz. Şuayb (a.s.)’ın kızıdır. Üçüncüsü ise Hz. Ömer (r.a.)’ı kendi yerine halife bırakmakla Hz. Ebû Bekir (r.a.)’dır." (Râzî, c. 9/18, 112)
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.