Muhammed İbrahim Hızır El Amedi
Her güzelin bir kuyusu vardır
"Râvede" (راودته), gitmek ve gelmek demektir. Örneğin; hanımı doğum yapan bir kişi hastane kapısında sürekli gidip gelir, buna "murâvede" denir. Züleyha da Yusuf’un güzelliği karşısında ne yaptığını bilmez, onun olduğu her yerde murâvede ederdi.
Kalem sivri dilli, kâğıt iki yüzlü olsa da güzelleri nakşetsin ki kadri ve kaderi değişsin; nakkaşla hayat bulsun, beş kuruşluk kâğıt olarak kalmayıp akçelere satılsın. Hakikatsiz bir hayat, yokluğa gider.
Mevlânâ şöyle buyurur:
"Ne süslenip duruyorsun ey insanoğlu! Yusuf güzeldi ama ne kuyudan kurtuldu, ne Mısır kadınlarından, ne de hapishaneden. Bak, papağan da güzeldir ama bu yüzden kafeste hapis yatıyor."
Her güzelin derdi dağlardan büyük olurmuş. Anasız kalmış Yusuf’a Kenan’da kardeşleri, Mısır’da ise Züleyhalar zalim oldu. İnsan yaşlandıkça güzelleşir; belki de o yüzden yaşlılar ev hapsine mahkûm olur. Güzellerin çilesi bitmez, ey aziz!
Peygamberler saf kalpli olur. Saf bir peygambere (Hz. Yakup’a), saf kalpli Yusuf’u emanet etmek, ölüm sancısından daha ağırdır. "Yusuf’um" diye diye en nadide parçası olan gözlerini feda etti ya Yakup...
Annesi Rahel de son nefesini verirken eşi Hz. Yakup’a: "Yusuf’a iyi bak, Yusuf’a iyi bak, Yusuf’uma iyi bak..." diyor ve nefesi tükenip kaybolurken hâlâ "Yusuf’um..." diyordu.
Yusuf kuyuya atıldığında; üstteki karanlıklar ile alttaki derin suların acısından ziyade, annesiz kalmanın verdiği ezikliği ve babasız kalmanın derin acısını çekiyordu. O çektikçe, makamı arşları aşıyordu. Kader, insanı yoğura yoğura, sabır hamuruyla pişiriyor. Sonunda Yusuf gibi bir iffet abidesi yetişiyor. Hani derler ya:
"Yusuf iffet olduktan sonra, Züleyha afet olsa ne yazar?"
Yusuf kuyudan çıkıp Mısır’a doğru giderken yolda deveden aşağı atlayıp annesinin mezarına uzanır. Yusuf’un içindeki anne boşluğu hiç kapanmaz. Annesi hayatta olsa, Yusuf’la birlikte sarayda yaşasa, Züleyha’dan gelecek şerri acilen sezer ve tedbir alırdı:
"Haydi oğlum, bu işler hiç hayra alamet değil. Biz ayrı bir ev tutalım; gündüz gel çalış, akşam evimize dön, ikimiz yalnız kalalım," derdi.
Yusuf’un kırbaçlandığını hele bir görse, Züleyha eline geçse saç baş bırakmazdı. Demek ki peygamberlerin yanında bazen anne olmamalı; anne o acıları görüp çekmesin diye...
Hak şerleri hayr eyler,
Zannetme ki gayr eyler,
Ârif onu seyr eyler.
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Erzurumlu İbrahim Hakkı, bu dizeleriyle yaşayan her Müslümanın hayat yolunda kuyularla boğuşacağını vurguluyor ve O’nu (Allah'ı) bilenin er geç kazanacağını ifade ediyor. Görüyorsunuz; Hz. Yusuf bir peygamber ve Mısır’a aziz bile olsa, ananın yerini tutan yok. İnsan anaya hep muhtaç...
Yalnız, Züleyha da Yusuf’a vurulan her kırbaçta kendi sırtının acıdığını hisseder, "Yeter, bana vurmayın!" diye inlerdi. İşte bu aşk ve sevgi, Züleyha’yı putlardan kurtarıp iman ehli yaptı. Biz de güzelleri seversek; onların acısını sırtımızda ve yüreğimizde hissedersek cennet sarayları bizi bekliyor olacak inşallah.
Gerdek gecesi gelin ve damat için sofra kurulur. Gelin birden durur ve "Neden hemen oturdun? Anneni çağır, annesiz sofraya oturulur mu?" der. Damat şaşırır: "Sen ciddi misin? Yahu gel otur, bu gece sofraya anne mi çağrılır?" deyince gelin, "Beni boşa!" der. Damat şok geçirir. Kıssa uzun ya... Gelinliği atıp abayesini giyer ve gece bitmeden boşanır.
(Yıllar sonra) Devenin üstündeki bir kadın işaret eder. Yanındaki dört genç deveyi durdurur. Yolun kenarında oturan, üstü başı yırtık, çökmüş bir adamı gösterip ona bir çuval verirler. İçi elbise ve yiyecekle dolu olan çuvalı alınca adam, verene teşekkür etmek için başını kaldırır. Süslü deveye ve eşsiz hörgücün içindeki kadına bakakalır. Hanım ise sadece gözleriyle, yanındaki dört evladını işaret ederek ona şu mesajı verir:
"Ana hakkı neymiş şimdi anladın mı?"
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.