Erol Sunat

Erol Sunat

Kaybolan yıllar!

Kaybolan yıllar!

Beklentilerimiz bildik bileli vardı. 2023’e hedeflenenler on yıl öncesinden, hatta daha da evvelinden başlamıştı.

Ne oldu?

2023’e aylar kaldı. Hayalimize ulaşamadan, erişemeden, o hayali yaşayamadan yeni hedef 2053!

Ömür yeter mi?

Yeterse yeter, yetmezse yetmez! Arada 30 koca yıl var!

60 yaşındaysanız 90 yaşında, 70 yaşındaysanız 100 yaşında 2053’ü göreceksiniz demektir.

Biz bu tarihi gençler için verdik, çocuklar için verdik de diyebilirler.

Ya bizim kaybolan yıllarımız ne olacak?

Ne mi yapacağız Sezen Aksuya kulak vereceğiz!

Sezen Aksu, şarkısının bu dörtlüğünde diyeceğini demiş;

“Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler / Şimdi bana seninle bir ömür vadetseler / Şimdi bana yeniden ister misin deseler/ Tek bir söz bile söylemeye hakkın yok”

Bu dörtlüğü, mecazen dolaştırın bakalım cümle alanlarda, cümle meydanlarda, kalplerde, gönüllerde, verilen sözlerde, vaatlerde, bekletenler için, bekletilenler için, hayalleri paramparça edilenler için, nedenler için vurun mecaza, vurun hakikate, vurun doğrulara, vurun söylenen yalanlara, vurun ışıltılı sözlere!

Kaybolan yıllarımızı kim geri verecek bize?

Güvendiğimiz dağlara kar yağdıranlar mı?

Kimsenin elektriği, suyu, doğalgazı borcundan dolayı kesilmeyecek diyemeyenler mi?

Daha hâlâ gönlümüzden geçen bu değildi diye konuşmaya devam edenler mi?

Kim verecek o yılları bize!

*****

Aşık Mahsuni’nin soğan üzerine dokunaklı şiiri 13-14 yıl önce miting meydanlarını çın-çın çınlatıyordu;

“Yoksulun sırtından doyan doyana / Bunu gören canlar nasıl dayana / Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana/ Bilmem söylesem mi, söylemesem mi?”

Şair anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az babından diyeceğini demiş. Söylesem mi söylemesem mi diyenlere de selam göndermiş!

Söylesem ne derler? Durumum ne olur? Gözden düşer miyim? Ne üstüne vazife derler mi?

Diye tereddüt üstüne tereddüt geçirenlerin ve geçireceklerin halini ortaya koymuş!

Sonra yiğidin derdini dert edinenlere, içi yananlara selam etmiş!

Ve demiş ki;

Yiğidin halini kim mi bilir?

Elbette yiğit olan! Çünkü, yiğit çıkar meydana, gümbür-gümbür konuşur!

Ne mi diyor yiğit?

Fakirin hali bu, ahvali, bu!

Kuru soğana muhtaç!

Ben gördüğümü bildiğimi söylerim!

Yalan söylemem! Lafımı eğip bükmem! Nasıl anlarlar diye de kimsenin önünde eğilmem!

Lafımı çekmeden, çekinmeden, korkmadan, kimselere aldırmadan derim!

Günümüzde yapılan da böyle işte!

Vatandaş, kim yiğit, kim değil biz biliriz derken anlatmak istediği bu!

*****

O yıllarda, bendenizde bu şiire bir nazire yapmış bir dörtlük yazmıştım;

“Fakirin bir lokma, nimet canına / Katık arar zaten ekmek yanına / Yumruğu vurunca, bir baş soğana.../ Bilmem söylesek mi, söylemesek mi?

Hani söylesek bir türlü, söylemesek bir türlü derler ya…

Doğruyu, doğru söyleyeni dilimizin ucuyla seven, sever görünen bizler hakikatlerle yüzleşmeye gelince tanınmaz ve bilinmez bir hale geliyoruz! Gerçek yüzümüz ortaya çıkıyor! Asıl niyetimizde…

Milletin hali ortada, millet sıkıntı da…Mutfaklar yanıyor, tencerelerde aş yerine dert kaynamaya başlayalı çok oldu! enflasyon belli, resmi enflasyon dahi içler acısı!

Var mı dahası, ötesi, berisi…

Bayram ağzı milletin durumu bu!

Biz kuru soğan diyelim, siz varın gerisini anlayın!

Yok canım o kadar da değil, zam var var olmasına da, azıcık, minicik, mini minnacık o kadar da olacak diyenlerde var!

Siyaset ve siyasilerimiz keşke bu kadar çok kopmasalardı, daha düne kadar iç içe oldukları vatandaştan! Yan yana durdukları ve bir ve beraber oldukları halktan!

*****

Bu bayram belki de en hüzünlü bayram. En sıkıntılı, en dertli bayram. Ağızlar tatlansın, tatlı yensin, tatlı söylensin diye bazılarımızın şeker bayramı da dediği bu bayramda, şeker kaç lira? Lokum kaç lira? Çikolata kaç lira? Var mı bilen, haberi olan, soran, bunun neresi ucuz, neresi indirimli fiyat diyen? İkram faslından olan kahve kaç lira, çay kaç lira, yok mu söyleyecek olan?

O minik zamlar 60’ı yetmişe, elliyi 65’e, kırkı elliye bir anda döndürüyor.

Cebinde kırk lira olmayan, nereden bulsun elliyi?

Düşmeyen, inmeyen, o indirim denen güzelliğin lafın gelişi olduğu, fiyatlar ve etiketlerle kuşatılmış vaziyetteyiz!

Bozuk paralar artık geçmiyor. En küçük para, kağıt para yani 5 lira!

Bayram demek, eskiden beri fiyatlara, etiketlere usulünce dokunmak demekti!

Bu dokunuşlar katmerli dokunuş oldu!

Neredeyse meşrulaştı, kendi kendine kurallaştı, yerleşti!

Paramız dünde yoktu, bugünde yok!

Millet öyle bir hale düştü ki, fiyatı düştü, düşürüldü denen ürünleri de alabilecek halde değil!

Sıfırı tüketti lafı bile hafif kalıyor!

İnsanlar bayram dendiğinde, derin derin düşünüp kalıyor!

*****

Enflasyon iflahımızı kesti, virüs sevdiklerimizin canını aldı, bizi yoğun bakımlarda, karantinalarda süründürdü, dolar patladı, altın uçtu gitti, piyasalar zam sağanı ile kattı bizi önüne, yaralanmadık, berelenmedik, bir tarafımız kalmadı. Çakıldık kaldık yere, ne doğrulabildik, ne ayağa kalkabildik, ne ümitlenebildik!

Zam sağanakları göz açtırmıyor. Nefeslenmeye imkan yok!

Yiğit derdini ummana döktü, umman kabul etmedi! İçini dağa döktü, dağ senin derdini ben nasıl taşıyayım dedi!

Yiğit taşıyabildi mi?

Yıkıldı kaldı bir kenara….

Bayram gelmiş neyime, anam-anam garibem türküsünü bilir misiniz?

Halimiz aynen bu içli türkü gibi, gerisini ne siz söyleyin ne de biz anlatalım!

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Erol Sunat Arşivi
SON YAZILAR