1. YAZARLAR

  2. Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu

  3. Yetmiş Beş Yıl Öncesinde Kalan Kafa
Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu

Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu

Yazarın Tüm Yazıları >

Yetmiş Beş Yıl Öncesinde Kalan Kafa

A+A-

Yazıları okuyan sevgili ve saygı değer okuyucular ister istemez başlıktaki cümlenin ifade ettiği hükme varırlar. Neden eskilerde kaldı bizim kafamız veya başımız? Eski çok mu iyi idi de onu hep hatırlarız? Zannımca burada iyilik ve kötülükten çok, insana tesir eden olaylar ve içinde yaşadığı sade ve sakin vasat ve ortam bu şekilde insanı eskilerde bırakmaktadır. Bugünün insanı kazara bir Arabi ile şehir merkezine inmiş ise, önünde binlerce arabanın biriktiğini, yolların arabaları almadığını görünce, “ah iki tane taksiden başka arabası olmayan Konya günleri aaaah!” demekten kendini alamamaktadır. Çünkü önünde normal olmayan bir durum vardır. Şerafettin camiinin önündeki vakıflar meydanında iki tane taksi durur. Bunlar muhtemelen Amerikan arabaları olur. Onları süren şoför amcaların havasından geçilmez. Akşama kadar orada oturur müşteri beklerler. Müşteri nedir? Bir arazi davası vardır, yakın köylere mahkeme heyeti keşif için götürülecektir, işte taksiye bir iş çıkmıştır. Hafta içinde ikinci bir iş hayırlısıyla ne zaman olur onu ancak Allah bilir.

 

            Bol sayıda faytonumuz (körük araba) bulunurdu. Ayrıca şehir içinde insan taşıyan, annelerimizi akraba ziyaretlerine götüren tek atlı arabalar bol miktarda vardı. Sarıyakup’tan dost ve akraba ziyaretine gidecek anneler, kabristanın köşesine kadar gider orada toplanır, bir araba tutarlar, herkes içine yavaş yavaş biner ve biner binmez de arabacı ağabeye verilecek ücret ortaklaşa toplanırdı. Biri hepsini vermek istese bile ona gönülleri olmaz herkes, onbeş yirmi kuruş hissesine (hestesine) düşen parayı öderdi.

 

            Ezanlarımız minareden ve aletsiz okunur, âsude şehirde bu ezanlar duyulur, hatta bazı rahmetli müezzin efendilerin ezanlarının Ereğli yolundaki köylerimizden bile duyulduğu şimdilerde bile söylenir. “Benim beyim günde yüz basamaktan fazla yüksekliği olan minareyi beş sefer çıkar ve iner, onun aldığı heladir” diyen Fadimana ablamız rahmetliye Allah’ın cennetini ve gufranını dileriz. Şimdilerde minare içi kuş artıklarıyla doludur kim bilir. Ramazan günlerine yakın Sultan Selim Camii minarelerine Mahya çıkartan ustaların urganlarla binbir zahmetle yaptıkları bu iş, yakın mahalle çocukları olan bizlerin aşağıda geriden seyrine doymadığımız bir farklılıktı.

 

            Kadınlar pazarımızın vakıf statüsü henüz bozulmamıştı ve anneler orada alır, satar, yetiştirdiklerini pazara arz ederlerdi. Henüz beton masalar yoktu, yerde idi yetiştiricinin getirdikleri. İki memurun bu hanımlardan makbuz karşılığı aldıkları bir “yer rüsumu” vardı. Yani sizin anlayacağınız, Aziziye civarında yetiştirdiği birkaç deste; maydanozu, tereyi, terhonu, ekşi otu batmağa çalışanları kovalayan zabıta memurları yoktu. Benim de en çok ağırıma giden bu haldir. Düdük çalıp kadınların eşyayı toparlayıp kaçışlarını seyreden memura meseleyi anlatışımı dinler ve “sen bunları yokarıya anlat!” buyururlar. Ben de yokarıya anlattığımı, konuyu yazıp çizdiğimi yapılan hareketin yanlış olduğunu “Hisbe adına, Allah rızası için anlatırım”. Hatta bu memurların başı olan İlahiyat mezunu bir beyden istirham ettim, beni bunlara götür, bu arkadaşları topla ben anlatayım meselenin doğrusunu dediğim halde, o zatı bir daha göremedim. Münakaşa ettiğim her memurla da kendisine selam ve hürmetlerimi yollar, beklediğimi söylerim.

 

            Siz bir şeyler yapın da benim kafayı günümüze getirin. “Günümüze hiiiiç gelmeye çalışma! Biz eskileri yazdığınızdan memnunuz” derseniz devam edelim. Hayırlar hepimizin olsun. Amin.

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT