BİR DE KENDİ YARALARIMIZI SARABİLSEYDİK!

“Yara beni, yara beni / Öldürür bu yara beni” diye türküler düşmez dilimizden. Kendi yaramıza bakmaz, aldırmaz, sarmaz, başka yaraların, yaralılarının derdini kendimize dert edinen bir yol izleriz.

Yara deyince bizde akan sular durur.

Hemen hepimizin yara ile ilgili bir anlatacak, ya da sır gibi saklayacak yaraları vardır.

Dil yareleri…

Kalp yaraları…

Hangi birini anlatalım…

Bir şarkımızda;

“Açma tabip yaralarım sarılacak yara değil

Bırak derdim bende kalsın...

Sarılacak yara değil.

Bırak derdim gizli kalsın...

Sarılacak yara değil.”

Diye kendi yaramızı hiçe sayan bizler değil miyiz?

Türk Milleti büyük düşünen, geniş ufuklu düşünen, ufka doğru baktığında neler olup bittiğini anında kestiren, havanın gidişatını sezen, meydanları, haneleri, insan yüzlerini bir çırpıda okuyan hasletlere sahip.

Geçmişten bu yana, Türk Kağanları, Türk Hükümdarları, Türk Milletinin önderleri, liderleri Türk Milletinin yaralarını sarmaya öncelik vermişlerdi.

Türk milleti olarak; Vicdanlı bir milletiz, merhametli bir milletiz. Düşene tekme vuran, bir tekmede ben vurayım bir daha hiç doğrulamasın diyen değil, düşenin elinden tutan, kaldıran bir milletiz.

Bu hasletlerimizi zaaf olarak yazanlar, anlatanlarda olmadı değil. Amma biz, her ne olursa olsun gönlüne danışıp öyle karar veren bir milletiz.

Bizi diğer milletlerden, ayıran en büyük özelliğimizde bu…

 

AKAN GÖZYAŞLARINI DİNDİREN BİR MİLLETTİR TÜRK MİLLETİ!

Türk Milleti, hiç bilmediği, ayak basmadığı, neredeyse hiç tanımadığı coğrafyalarda büyük devletler kurmuş,

O coğrafyalarda yaşayan mazlumları,

İtilen-kakılan kimsesizleri,

Elinde ne var yok alınan çaresizleri,

Kurtulma ümidini yitirmiş ezilenleri,

Zalimlerin elinde inim-inim inleyenleri

Kanatlarının altına almaktan,

Onları korumaktan ve savunmaktan tarih boyunca vazgeçmemiştir.

Türk Milleti ve onun kurduğu Türk Devletleri;

Yaraları saran,

Akan gözyaşlarını dindiren,

Akan kanları durduran,

Girdiği coğrafyalara barış getiren,

Huzur ve adalet getiren,

Savaşları, kavgaları, tartışmaları sona erdiren,

Zalimin cezasını anında veren bir anlayışı dünyaya hakim kıldılar.

 

UNUTMAK EN BÜYÜK HANDİKAPIMIZ!

Sarmadığımız, sarmak için koşmadığımız yara kalmaz, neredeyse herkesin yaralarını sararız da, kendi yaralarımızı, kendi yaralılarımızı nedendir bilinmez unutuveririz,

Suriye’yi, Irak’ı, Mısırı, Filistin’i, Sudan’ı,  Arakan’ı unutmayız.

Kerkük aklımıza gelmez, Doğu Türkistan aklımızın ucundan geçmez!

Maazallah bize bir şey olsa,

Üzüldüklerimizden,

Ağıt yaktıklarımızdan,

Yaralarını sarmaya koştuklarımızdan hangisi imdadımıza koşardı diye düşünmeye başladık!

Kerkük’te yaşananları,

Doğu Türkistan’da yaşananları yok sayan,

“Öyle mi yav” diye ilk defa duyuyormuş gibi karşılayan,

Davranışlar sergileyen ve bize zerrece yakışmayan anlayışlar geliştirdik!

Çin tarafından, resmen açık bir hapishane haline getirilen Doğu Türkistan’ın halini görmezden, bilmezden gelmek gibi bir umursamazlığın içine kendimizi hapsettik.

Türk Milletinin şehidi için onlarca yıldır, bir tek ağaç diktiğini duymadığımız, görmediğimiz devletlerde yaşanan olaylarda hayatını kaybedenler için,

Yüzlerce ağaçtan oluşan hatıra ormanları diktik.

Bu ormana ağaç dikilirken ve ölenler için ağıt yakılıp ağlanırken,

İki sokak ötede şehit düşmüş iki yiğidimizin,

İki evladımızın cenazesine katılmayı her nedense akıl edemedik!

Başsağlığı dilemeyi de düşünmedik!

Bu nedenlerdir ki…

Kendi başını bağlayamayan, gelin başı bağlar konumlarına düştük!

 

“YARALARIM SARILACAK YARA DEĞİL!”

Kendimizi unuturcasına, koştuğumuz,  yönlendirildiğimiz, zihnimize empoze edilen düşüncelerin temeli geçmişe dayalı.

Görünmez eller, bundan yıllar önce de, Türk Milletinin nesillerine, evlatlarına kendilerinden binlerce kilometre uzaklıktaki hiç tanımadıkları, hiç bilmedikleri milletlere ağlattılar, yandırdılar, onların yaraları sarmaya yönlendirildiler.

Onların kahramanlarını, kendi kahramanlarıymış gibi sevmeleri yönünde telkinlerle zihinleri allak-bullak edildi.

Bugün yaşadığımız bunun çok daha farklı bir versiyonu.

Yine silkinip kendimize gelemedik, yine kendi tarihimize, kendi geçmişimize dönemedik, yine algılardan, kendimizi kurtaramadık.

Suriye’deki savaş sonrasında, ülkemize sığınan sığınmacı Suriyelilerin yaralarını sarmaya öyle bir kaptırdık ki, kendimizi, kendi vatandaşımızı, kendi fakir-fukaramızın, garip gurabamızın ne hallerde olduğunu görmezden gelmeye başladık.

Onların yaralarını sararken, yaraladığımız, yarasına bakmadığımız, halini-hatırını sormadığımız kendi insanımızın boynunu bükük bıraktık!

Yaralarını sardıklarımız refaha, rahata, huzura kavuşup, yokluğa ve yoksulluğa elveda derken, bizler ikinci el sebze-meyve, ikinci el eşya alma durumuna düşmüşsek ve akabinde ikinci sınıf vatandaş konumundaymışız gibi kendimizi hissetmeye başlamışsak, ikinci el piyasaları sırf bu yüzden zirve yapmışsa, bizim yaralarımızı sarmasını beklediklerimiz, yaralarımızı değil sarmak, kendi başının çaresine bak dercesine bir yaklaşım sergiliyorsa, ya da artık bizlere öyle gelmeye başlamışsa, bu duygu ve düşüncelerimiz her geçen gün daha da artıyorsa, bizim insanımızın yaralarını kim saracak?

“Açma tabip yaralarım sarılacak yara değil” şarkısını mırıldanarak, yakamıza mı küselim, ya da bağrımıza taş mı basalım?

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum