Eğitim ve Yaşam Koçu – Yazar Elif Eken
Diplomaları var, peki ya vefa?
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir videoya denk geldim. Bir huzurevinde yaşayan insanlara meslekleri soruluyordu. Kimi öğretmendi, kimi mühendis, kimi yıllarca emek vermiş, hayatın içinde önemli sorumluluklar üstlenmiş insanlardı. Her birinin bir hikâyesi, bir ömrü, belki de ardında büyüttüğü evlatları vardı.
İzlerken aklıma takılan soru şuydu: Biz çocuklarımızı yetiştirirken nerede hata yapıyoruz?
Elbette bir insanın huzurevinde yaşaması, evlatlarının onu terk ettiği anlamına gelmez. Bazen hayatın şartları, sağlık sorunları ve babakım ihtiyaçları insanları böyle bir tercihe yöneltebilir. Her hikâyenin arkasında bilmediğimiz sebepler vardır. Ancak bu görüntüler, üzerinde düşünmemiz gereken çok önemli bir meseleyi yeniden hatırlatıyor: Yaşlılık, aile bağları ve vefa.
Bugün çocuklarımız iyi okullarda okusun, güzel meslekler edinsin, kendi ayakları üzerinde dursun istiyoruz. Bunun için emek veriyor, imkânlarımızı zorluyor, geleceklerini güvence altına almaya çalışıyoruz. Matematik netlerini, sınav sonuçlarını, yabancı dil seviyelerini takip ediyoruz. Başarılı olmaları için elimizden geleni yapıyoruz.
Peki hiç kendimize şu soruyu soruyor muyuz: Çocuğumun vicdanını yetiştirmek için ne yapıyorum?
Bir çocuk doktor, öğretmen, mühendis ya da yönetici olabilir. Çok iyi bir üniversiteden mezun olabilir. Birçok insanın hayatına dokunabilir. Fakat kendi anne babasının yaşlılığında onların hâlini hatırını sormayı, bir ihtiyacını fark etmeyi, yalnızlığını paylaşmayı öğrenememişse eğitim hayatında kazandıklarının yanında önemli bir insani sorumluluğu eksik kalmış olabilir.
Çünkü diploma insana bir meslek kazandırır; merhamet ise insan olmanın sorumluluğunu hatırlatır.
Biz bazen çocuklarımıza sevgimizi onların her isteğini yerine getirerek gösteriyoruz. İstedikleri oyuncakları alıyor, en iyi imkânları sunuyor, üzülmesinler diye önlerine çıkan engelleri kaldırıyoruz. Ancak onları mutlu etmeye çalışırken beklemeyi, paylaşmayı, fedakârlığı ve başkasının ihtiyacını görebilmeyi öğretmeyi ihmal edebiliyoruz.
Oysa çocuk, merhameti yalnızca nasihat dinleyerek öğrenmez. Yaşayarak öğrenir.
Annesinin kendi annesini aradığını görerek öğrenir. Babasının yaşlı bir insanın yükünü taşımak için durduğunu görerek öğrenir. Evde birinin canı sıkkın olduğunda diğerlerinin ona nasıl yaklaştığını izleyerek öğrenir. Bir hata yaptığında özür dilemeyi, birinden yardım gördüğünde teşekkür etmeyi, kendisinden güçsüz olana incitmeden davranmayı yaşayarak öğrenir.
Çocuklarımızın hafızasında yalnızca onlara söylediklerimiz değil, onlara gösterdiğimiz davranışlar da yer eder.
Peki biz çocuklarımızın gözünde nasıl bir anne, nasıl bir baba örneğiyiz? Kendi anne babamızla nasıl konuşuyoruz? Onların tekrar eden sorularına sabırla cevap veriyor muyuz? Aynı hikâyeyi beşinci kez anlattıklarında yüzümüzü mü ekşitiyoruz, yoksa yaşlılığın bazen insanı geçmişe daha çok bağladığını anlayabiliyor muyuz?
Bir gün bizim de yavaşlayacağımızı, bazı işleri eskisi kadar kolay yapamayacağımızı, belki aynı cümleleri tekrar edeceğimizi çocuklarımıza anlatabiliyor muyuz?
Daha da önemlisi, onlara yaşlılığın bir yük değil, insan ömrünün doğal bir dönemi olduğunu gösterebiliyor muyuz?
Çocuğumuzun başarısıyla gurur duymak istiyoruz. Peki onun bir gün bir yaşlının elinden tutmasıyla, ihtiyacı olan birine karşılıksız yardım etmesiyle, kimse görmediğinde bile doğru olanı yapmasıyla da aynı gururu duyabiliyor muyuz?
Belki de dönüp yeniden düşünmemiz gereken yer tam burası.
Çocuklarımızı hayata hazırlarken yalnızca nasıl kazanacaklarını değil, gerektiğinde nasıl paylaşacaklarını da öğretmeliyiz. Haklarını savunmayı öğretirken başkasının hakkına saygı duymayı, güçlü olmayı öğretirken güçsüzü incitmemeyi, bağımsız olmayı öğretirken bağlarını korumayı da anlatmalıyız.
Çünkü iyi yetişmiş bir insan yalnızca kendisine bir hayat kurabilen insan değildir. Başkasının hayatına da değer katabilen insandır.
Bir de şu gerçeği unutmamalıyız: Evlatlarımızı yalnızca yaşlılığımızda bize baksınlar diye yetiştirmemeliyiz. Onları, bir insanın ihtiyaç duyduğunda yanında olmanın ne demek olduğunu bilen bireyler olarak yetiştirmeliyiz. Vefa, zorla alınan bir borç değil; sevgiyle, örnekle ve sorumluluk duygusuyla büyüyen bir değerdir.
Belki bugün bir huzurevi videosunu izleyip üzüleceğiz, birkaç yorum yazacağız ve sonra günlük telaşımıza döneceğiz. Oysa asıl mesele, o görüntüler karşısında ne kadar üzüldüğümüz değil, kendi evimizde neyi değiştirebildiğimizdir.
Bu akşam çocuklarımızla konuşurken onlara yalnızca okulunu, derslerini, sınavını sormayalım. Bir arkadaşının üzgün olduğunu fark edip etmediğini, birine yardım edip etmediğini, bugün kimin yüzünü güldürdüğünü de soralım.
Ve kendimize de soralım: Çocuklarımıza nasıl bir gelecek hazırlıyoruz? Daha iyi bir meslek mi, daha iyi bir hayat mı, yoksa daha iyi bir insan olabilecekleri bir dünya mı?
Belki de hepsinden önce, çocuklarımızın geleceğini inşa ederken insanlığın temel taşlarını eksik bırakmamayı öğrenmeliyiz.
Çünkü bir gün çocuklarımızın hangi üniversiteden mezun olduklarından çok, nasıl insanlar oldukları konuşulacak. Bizim onlara bıraktığımız en kıymetli miras da sahip oldukları makamlar değil; kalplerinde taşıdıkları merhamet, vicdan ve vefa olacak.
Ve belki bir gün kendimize şu soruyu sormak zorunda kalmamak için bugün başlamalıyız:
Çocuklarımızı hayata hazırladık da hayata insan olarak katılmayı öğretebildik mi?
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.